Hukuki Net Hukuki NET | Forum | Mevzuat Anasayfa | Kaynaklar | Yazarlar | Dizin | Arama | Uyarlama | Giriş | Üye Ol
Hukuk Muhakemeleri Kanununun Getirdikleri Prof. Dr. Ejder YILMAZ
Ekleyen: Av.tayfun Eyilik | Tarih: 15-06-2011 | Kategori: Makale | Okunma : 3831 | Not:
Av.tayfun Eyilik

Hakkımdaki bilgilere http://www.tayfuneyilik.av.tr sitesinden ulaşabilirsiniz


Profil >


Reklam
 
 
 
Prof. Dr. Ejder YILMAZ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNUNUN
GETİRDİKLERİ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
(Nevşehir  Barosu, 04 Haziran 2011)
 
 
 
 
 
 
 
HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNUNUN GETİRDİKLERİ  
 
Prof. Dr. Ejder YILMAZ
 
                         
I)   GENEL AÇIKLAMALAR
 
Bilindiği gibi, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında başlatılan Türk hukuk reformu çerçe-vesinde, İsviçre Federal Medenî Kanunu ve Borçlar Kanununun alımı ile özel hukuk alanında yapılan düzenlemenin hemen ardından, (1925 tarihli) Neuchâtel Medenî Usul Kanunu’nun, küçük bazı değişiklikler ve farklılaştırmalar sonucu yapılan çevi-risinden yararlanılarak hazırlanan metnin, 1927 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisince benimsenmesi  ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumuz  kabul edildi[1]. Mahkemelerimiz hukuk davalarını, Kanunun kabulünden bugüne kadar geçen yaklaşık seksen yıldan fazla bir dönemde bu Kanundaki kurallar çerçevesinde gördüler. Zamanla ortaya çıkan ihtiyaçların etkisiyle 1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumuz, seksen yıl zarfında, küçük veya büyük çapta olmak üzere otuzaltı  kez değişti[2] ve bugüne kadar uygulandı. Bu arada belirtmek isterim ki, başka bir ülkeden alınan ve alındığı tarih itibariyle bize oldukça yabancı olan 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunumuz, ihtiyaçlar sebebiyle  zamanla yapılan değişiklikler sonucunda, millî bir kanun haline gelmiştir.
 
Ülkemiz son dönemde, çok büyük çaplı yeni bir kanunlaştırma hareketi[3]  içerisine girmiş bulunmaktadır. Bu kanunlaştırma hareketinin temelinde, esas itibariyle, Avrupa Birliği hukuk kuralları (AB müktesebatı) ile uyum düşüncesi vardır.
 
Kısa bir süre önce, temel kanunlarımızdan Türk Medenî Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve  Türk Borçlar Kanunu (tümüyle) değişti. Bunlardan bir kısmı yürürlüğe girdi; bir kısmı da yakın zamanda yürürlüğe girecektir.
 
Temel kanunlardaki yeniliklerin yanı sıra, özel kanunlarda  yapılan değişikliklerin  ve yeni kabul edilen kanunların sayısını  söyleyebilmek  neredeyse imkânsız haldedir. Son zamanlarda sayıları giderek artan  “torba kanun” uygulamasına bakıldığında, ka-nun değişikliklerini takip etmek, hukukçular için bile zor hale geldi. Ancak hukukçular olarak görevimiz; bunları en kısa zamanda en iyi şekilde öğrenmek, hâkim olarak uygulamak (HUMK m.76; HMK m.33) veya avukat olarak hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamaktır (Avukatlık K. m.2).
 
Geçtiğimiz dönemde, yukarıda belirtilen temel kanunların yanı sıra medenî yargı ala-nında da çeşitli değişiklikler oldu. 26.09.2004  tarihinde   5235 sayılı “Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye  Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun” kabul edildi. Aynı gün çıkartılan 5236 sayılı Kanunla  Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumuzda da büyük çapta çeşitli değişiklikler yapıldı ve ancak bunların önemli bir bölümü, yeni kabul edilen “istinaf mahkemeleri”nin[4]  faaliyete geçmemesi[5]  sebebiyle yürürlüğe giremedi.   
 
Bu gelişme sürecinde, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumuzun da  tümden  yenilenmesi  gündeme geldi;  bu konuda hazırlanmış bulunan “Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı”[6], 16.04.2008 tarihinde  Türkiye  Büyük Millet  Meclisine intikal etti[7] ve bu Tasarı, 12.01.2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda görüşülerek, küçük  bazı değişikliklerle, aynı gün kabul edildi.
 
Hukuk Muhakemeleri Kanununun Getirdikleri” konusunda hazırlanmış bulunan elinizdeki bu metinde, 12.01.2001 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu-nunun neler getirdiği, genel bir çerçeve ile Kanunun sistematiği içinde ele alınarak açıklanacaktır.
 
1)  6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 452 maddeden oluşmaktadır. Oysa  HUMK,  582 madde olup, bunlardan yaklaşık 80 adedinin değişik tarihlerde yürür-lükten kaldırıldığı göz önüne alındığında dahi, HMK’nun, HUMK’na oranla daha kısa olduğu anlaşılmaktadır.
 
Aşağıdaki açıklamalardan da görüleceği üzere HMK’na, HUMK’ndan farklı olarak yeni müesseseler ve buna ilişkin hükümler konulmasına rağmen, kısalmanın ne-denleri, HUMK’nun kabulünden bu yana uygulaması pek görülmeyen yahut günümüz şartlarına artık uymayan bazı hükümlere HMK’nda yer verilmemesi ve HUMK’ndaki bazı hükümlerin HMK’na birleştirilerek alınmasından kaynaklanmaktadır.
 
HMK,  toplam “on iki kısım”dan oluşmaktadır:
 
Birinci kısım (m.1-104), “Genel hükümler” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda birinci bölüm (m.1-23),  “görev, yetki ve yargı yeri belirlenmesi”; ikinci bölüm (m.24-33), “yargılamaya hâkim olan ilkeler”; üçüncü bölüm (m.34-49), “hâkimin yasaklılığı, reddi ve hukuki sorumluluğu”; dördüncü bölüm (m.50-83), “taraflar ve davaya katılan üçüncü kişiler”; beşinci bölüm (m.84-89), “teminat”; altıncı bölüm (m.90-104), “süreler, eski hale getirme ve adli tatil”i düzenlemektedir.
 
İkinci kısım (m.105-117), “dava çeşitleri, dava şartları ve ilk itirazlar” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda  birinci bölüm (m.105-113), “dava çeşitleri”;  ikinci bölüm (m.114-117), “dava şartları ve ilk itirazlar”ı düzenlemektedir.
 
Üçüncü kısım (m.118-186), “yazılı yargılama usulü” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda birinci bölüm (m.118-125), “davanın açılması”; ikinci bölüm (m.126-135), “cevap dilekçesi”; üçüncü bölüm (m.136) “cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi”;  dördüncü bölüm (m.137-142), “ön inceleme”; beşinci bölüm (m.143-182),     “tahkikat ve tahkikat sırasındaki özel durumlar”; altıncı bölüm (m.183-186), “tahkikatın son ermesi ve sözlü yargılama”yı düzenlemektedir.
 
Dördüncü kısım (m.187-293), “ispat ve deliller” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda birinci bölüm (m.187-198), “genel hükümler”; ikinci bölüm (m.199-224), “belge ve senet”; üçüncü bölüm (m.225-239), “yemin”; dördüncü bölüm (m.240-265), “tanık”; beşinci bölüm (m.266-287), “bilirkişi incelemesi”; altıncı bölüm (m.288-292), “keşif”; yedinci bölüm (m.293), “uzman görüşü”nü düzenlemektedir.
 
Beşinci kısım (m.294-315), “hüküm ve davaya son veren taraf işlemleri” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda, birinci bölüm (m.294-303), “hüküm”; ikinci bölüm (m.304-306), “hükmün tashihi ve tavzihi”; üçüncü bölüm (m.307-315), “davaya son veren taraf işlemleri” ni düzenlemektedir.
 
Altıncı kısım (m.316-322), “basit yargılama usulü”  üst başlığını taşımaktadır.
 
Yedinci kısım (m.323-340), “yargılama giderleri ve adli yardım” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda birinci bölüm (m.323-333), “yargılama giderleri”; ikinci bölüm (m.334-340), “adli yardım”ı  düzenlemektedir.
 
Sekizinci kısım (m.341-381), “kanun yolları” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda, birinci bölüm (m.341-360), “istinaf”; ikinci bölüm (m.361-373), “temyiz”; üçüncü bölüm (m.374-381), “yargılamanın iadesi”ni düzenlemektedir.
 
Dokuzuncu kısım (m.382-388), “çekişmesiz yargı” üst başlığını taşımaktadır.
 
Onuncu kısım (m.389-406), “geçici  hukukî  korumalar” üst başlığını taşımaktadır. Bu kısımda birinci bölüm (m.389-399), “ihtiyatî tedbir”; ikinci bölüm (m.400-406), “delil tespiti ve diğer geçici hukukî korumalar”ı düzenlemektedir
 
Onbirinci kısım (m.407-444), “tahkim” ve Onikinci kısım (m.445-452), “son hü-kümler üst başlığını taşımaktadır.
 
Bu sistematikten de görüldüğü üzere HMK, HUMK’nun sistematiğinden farklı bir sistematik izlemiştir.
 
HMK’nun tamamının değiştirilmesine bağlı olarak Kanunun madde numaraları da (HUMK’nun maddelerinden ) farklılaşmıştır.
 
Bundan önce kabul edilen Türk Medenî Kanunu, Türk Ceza  Kanunu veya Ceza Mu-hakemesi Kanunu gibi temel yasalarda da izlenen bu  yöntem, çoğu HUMK madde-sini ezbere bilen bazı hukukçuların eleştirilerine neden olabilir. Ancak HUMK’nun seksen yılda geçirdiği evrim[8] ve çeşitli müesseselerin (örneğin, davetiyeler ve tebligatla ilgili m.114-148; sulh hâkimleri  kararlarıyla ilgili m.394-397; gıyapla ilgili m. 398-408; haczi caiz olmayan şeylerle ilgili m.460-464; boşanma işlerinde sulh teşeb-büsü, evlilik birliğini himaye tedbirleri ile ilgili m.494-500; ecnebi mahkemelerinden verilen ilâmların sureti tenfizi ile ilgili m.537-545 gibi hükümlerin)  HUMK metninden çıkartılmış olması; 5236 sayılı Kanunla, HUMK’na 426/A-426/U gibi mükerrer mad-delerin eklenmiş bulunması; HUMK’nda yer almasına rağmen uygulamada hemen hemen hiç karşımıza çıkmayan ve çoğu hukukçunun varlığından dahi haberi olmadığı “muhasebeye muhtaç davalarda ihzarî muameleler”le ilgili m.226-229, “temhir usulü” ile ilgili m.546-552; “tahrir” ile ilgili m.553-560 hükümlerinin mevcudiyeti (ki, bu hükümler HMK’nda yer almamaktadır) ve HMK ile getirilen bazı yeni müesseseler  nedenleriyle, ben HMK’nun madde numaralarını da değiştirmiş olmasını kaçınılmaz  bir yöntem olarak değerlendirmekteyim.
 
2)  Kanunun adı,  “Hukuk Muhakemeleri Kanunu” olarak değiştirilmektedir. Bu  ada katılamamaktayım.
 
Bilindiği ülkemizde farklı yargı dalları, ayrı ayrı kanunlarla düzenlenmiştir.  Örneğin idarî yargı için  “İdarî Yargılama Usulü Kanunu”; ceza yargısı için  “Ceza Muhakemesi
Kanunu”[9]; anayasa yargısı için “Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun”; askerî yargı için “Askerî Mahkemeler Kuruluşu ve Yargı-lama Usulü Kanunu”; medenî yargının bir parçası olarak aile yargısı bakımından, “Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun”  yürür-lüktedir.
 
Dikkat edilirse, yargılama ile ilgili kanunlarda ağırlıklı olarak  “usul” kelimesine de yer verilmekte ve “yargılama”  kavramı, genellikle “usul” ibaresi ile birlikte olarak ve   “yargılama usulü” şeklinde  kullanılmaktadır.  
 
Öte yandan, HMK’nun  üçüncü kısmının (m.118-186) üst başlığı,  “yazılı yargılama usulü”; altıncı kısmının (m.316-322) üst başlığı, “basit yargılama usulü”dür ve HMK’ nun genel gerekçesinde ve madde gerekçelerinde,  “usul kanunu”, “yeni usul kanunu” gibi  alışılmış ifadelerin kullanılmaya devam edildiği görülmektedir.
 
Taslak’ta kullanılan başlığın, “Ceza Muhakemesi Kanunu” ile paralellik taşıdığı düşü-nülebilirse de, bu adın isabeti de   tartışmalıdır[10].
 
Eğer Kanunumuzun adı değişecekse, benzeri diğer kanun adlarına da bakarak, bu adın “Medenî Yargılama Usulü Kanunu” olmasını tercih ederim.
 
3) HMK’nun Genel Gerekçesinde ve madde gerekçelerinde, sıklıkla ülkemizde hu-kuk davaları bakımından içinde bulunulan durum eleştirilmekte ve adaletin gerçekle-şebilmesini temin edici çeşitli düzenlemeler getirilmiştir.
 
Aşağıda yeri geldikçe belirteceğim üzere, bu düzenlemelerin büyük kısmına ilke olarak katılmaktayım ve bu düzenlemelerin  gereği gibi uygulanması durumunda davaların  âdil, hızlı ve düzenli yürümesine (Anayasa m.141,IV; HMK m.30) katkı vereceği tartışılmazdır.
 
Ancak kanımca,  hukuk davalarının arzu edildiği  şekilde yürüyebilmesi, hak arayan-ların  beklentilerine hizmet edebilmesi ve “âdil yargılama hakkı”nın (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.6) gerçekleşebilmesi için kanundaki hükümlerin varlığı, tek başına kesinlikle yetmeyecektir. Çünkü, ülkemizde “aksak” yürüyen[11] ve bundan dolayı yaygın bir şekilde şikâyet edilen adalet hizmetlerinin bugünkü durumunu etkileyen pek çok faktör vardır[12].  Bunların çoğu, doğrudan doğruya Hukuk  Muhake-meleri Kanunu ile  ilgisi olmayan nedenlerdir.
 
Adalet hizmetlerinde yaşanan sıkıntıların  resmî kanıtı (belgesi); her  adlî yılın başın-da  Yargıtay Başkanlarının ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlarının, adaletin karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmekle birinci derecede görevli, yetkili ve sorumlu “Devlet büyükleri” önünde   hem sözlü olarak hem de broşürler halinde basıp dağıt-tıkları “bıkıp usanmadan tekrarladıkları”dır!
 
Demek istediğim odur ki, yalnızca Hukuk  Muhakemeleri Kanunumuzun değiştiril-mesi ile  adalet hizmetlerimizdeki aksaklıklar, kesinlikle sona ermeyecektir. Adalet hizmetlerindeki aksamaların en aza indirilebilmesi, toplumda adalete olması gereken  inancın  en üst düzeyde  tesis edilebilmesi ve  yargı dışı yollardan hak aramaya yö-nelmenin sona erdirilebilmesi için, Kanun değişikliğinin yanı sıra, ondan daha da önemli olan pek çok tedbirin derhal alınarak  yürürlüğe konulması  zorunluluğu vardır.
 
Bunun için, daha önce yayınladığım çeşitli makalelerimde[13] de belirttiğim ve tekrar-laya geldiğim üzere, kanaatimce bu konuda kısa, orta ve uzun vadeli tedbirlere ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu sebeple, hukuk davalarının maddî gerçekliğe ve  ada-lete varır şekilde en çabuk, en ucuz ve vatandaşı en az yorar (usul ekonomisine uyar[14]) şekilde sonuçlanabilmesinin yolu, her şeyden önce insandan yani, hâkimden geçmektedir. Bu sebeple, kanımca kısa vadede ve öncelikle; bilgili, çalışkan, ahlâklı, kültürlü, âdil, hümanist ve diğer yüksek niteliklere hâkim istihdam edilmesine önem verilmelidir. Bunun için hâkimlik mesleğinin özendirilmesine yönelik olarak, hâkim maaşları (cumhurbaşkanı dahil) herhangi bir kamu görevlisi emsal alın-maksızın belirlenerek bugünkü seviyelerinin en az üç katına çıkartılmalı ve hâki-min maddî ve manevî bağımsızlığı / tarafsızlığı en üst düzeyde sağlanmalıdır.  
 
Hâkim başına düşen dava sayısı, çağdaş ülkelerde olduğu gibi yılda 250-300’e indirilmeli ve bunun için hâkim sayısı en az üç katına çıkartılmalıdır. Hâkimlik mesleğinin özendirilmesi sayesinde,  yetişmiş olan iyi hukukçuların ve bu arada  özel-likle deneyimli avukatların hâkimlik mesleğine yönelmelerinin, adalet hizmetlerinin kalitesini arttıracağını  düşünüyorum.
 
Eğer bir hâkim bugün ülkemizde  olduğu üzere yılda 1000-1200 davaya bakmaya mecbur edilir ve buna bağlı olarak (sayıları az da olsa) Fakültede öğrendikleri ile yetinerek gelişen hukuka ayak uyduramayan az çalışkan, yorgun, bıkkın ve adalet fikrine yeterince ayak uyduramamış hâkim istihdamına göz yumulursa, “devletin temeli olan adalet” yara almaya  devam edecektir. Tarih, “adaletin yürümediği hiç bir devletin yaşadığını göstermemektedir”!
 
Bu vesileyle, teorinin ve uygulamanın içindeki bir bilim adamı olarak konunun önemine ve ülkemizde adalet hizmetlerinde gittikçe genişleyip derinlik kazandığını üzülerek gözlemlediğim aksaklığa,  bir kez daha dikkat çekmeyi görev sayıyorum. HMK’nun gereği gibi uygulanması halinde, adalet hizmetlerinin kalitesinin yüksele-ceğine  inanıyorum.
 
4)  Aşağıda daha yakından görüleceği üzere, HMK’nda esas itibariyle, HUMK’nun hükümleri büyük çapta korunmuştur. Bununla birlikte:
 
HUMK’nun dilinin günümüze göre oldukça eskidiği düşüncesiyle, yerinde olarak, metnin tümü yeniden yazılmıştır. HMK’nda genellikle günümüz Türkçesinin (başka bir ifadeyle: Anayasa dilinin) benimsenmiş (kullanılmış) olması  yerindedir. Ancak bazı kelimelerin  eski halinde kaldığı gözlemlenmektedir. Örneğin, m.9’daki “mutad”; m.24’dan önce yer alan ikinci bölüm başlığındaki (“egemen” veya “geçerli” anla-mındaki)  “hakim”; m.46/d’deki ”tahrif”;  m.61’deki  “tevali” gibi. Sayıları az da olsa bu tür  kelimelerin HMK’nda kullanılmaması daha uygun olurdu.
 
Ayrıca HMK’nun, gerek kendi içerisindeki gerek mevzuat çerçevesindeki  terim birliğinin  önemini hatırlatmak gereği duymaktayım. Bu anlamda örneğin, HMK m. 12’de kullanılan  “alıkoyma hakkı”, HUMK m.13’deki “hapis hakkı”nın karşılığını oluşturmaktadır.  Bunun yerindeliğinden şüphem vardır. Belirtmek isterim ki  (yeni) Türk Medenî Kanunu (m.950 vd) da,  “hapis hakkı” tabirini kullanmaktadır.
 
Yine bu çerçevede, anlaşılmak uğruna  gereksiz ifadelerin kullanılmış olması  da, kanun yapma tekniği bakımından tartışılabilir. Örneğin, HUMK m.11,II’deki, “Terekeden bir mal hakkında istihkak davası ... mal nerede bulunur ise orada dahi ikame olunabilir” ifadesi yerine, HMK m.11/2’de  kullanılan,  “Terekede bulunan bir mal hakkında açılmak istenen istihkak davası, ... mal nerede bulunuyorsa, orada da açılabilir” ifadesindeki  “açılmak istenen”  kelimeleri gereksizdir. Ayrıca bu kullanım,  benzeri yetki kurallarında kullanılan ifadelere göre de yabancıdır.
 
5)  Süre, şekilcilik yanı ağır basan yargılamanın en önemli özelliklerinden biridir ve Kanunumuzdaki çoğu süre, hak düşürücü  niteliktedir.
 
HMK’ndaki süreler, genellikle (HUMK’daki gibi  gün değil)  haftalık süreler olarak ka-bul edilmiştir. Örneğin, cevap süresi iki hafta (m.127); istinaf süresi iki hafta (m.345);  ihtiyati tedbire itiraz süresi bir hafta (m.394); ihtiyati tedbirden sonra dava açma süresi iki hafta (m.397) gibi…
 
HUMK’daki sürelerin, bazen  hukukçuları bile yanıltabilen çeşitliliği, hak kayıplarına yol açabilmektedir. HMK’daki sürelerin, çeşitli makalelerimde[15] önerdiğim şekilde HUMK’na oranla  yeknesaklaştırılmış olması yerinde olmuştur.  
 
6) HMK’nda (HUMK’ndan farklı olarak) “Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik” uyarınca   her maddeye başlık (kenarbaşlığı) konulmuş ve ayrıca fıkra numaraları verilmiştir.
 
 
 
II)  HMK’NUN  MADDELER BAZINDA GETİRDİKLERİ
     (HUMK hükümleri ile karşılaştırmalı olarak)
 
Aşağıda, HMK’nun maddeler bazında getirdiği önemli değişikliklere yer verilmektedir.
Değişik bir ifadeyle, aşağıdaki açıklamalar dışında, başka değişiklikler de vardır. Ancak inceleme konusunun yayınlanma amacı itibariyle,  ikincil derecedeki diğer değişikliklere aşağıda yer verilmemiştir.
 
1) GÖREV
 
HMK’nun görevle ilgili hükümleri, HUMK’ndan farklıdır. Bilindiği üzere,  HUMK m.8’de sulh hukuk mahkemesinin görevleri iki grup halinde belirtilmiştir. Buna göre, sulh hukuk mahkemeleri (ismen sayılan bazı  davalarla) belli bir sınırın (tutarın) altında kalan malvarlığı davalarına bakar; bu sınırın üstündeki davalar ise, asliye hukuk mahkemelerinin görevine girer. Bu kural nedeniyle, dava konusunun değer ve miktarı büyük önem taşır; buna bağlı olarak uygulamada sulh hukuk mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi arasında önemli görev sorunları çıkmaktadır.
 
Asliye hukuk mahkemelerinin görevlerini gösteren HMK m.2 hükmüne göre, dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı davalarında (genel) görevli mahkeme, asliye hukuk mahkemesidir.  Yani, dava konusunun değer veya miktarının örneğin beşyüz (500) TL  veya  yüzbin (100.000 ) TL olduğuna bakılmak-sızın malvarlığı davalarındaki genel görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Oysa, HUMK m.8 uygulansa idi, beşyüz liralık davanın (belli sınırın altında kalması sebebiyle) sulh hukuk mahkemesinde görülmesi gerekirdi.
 
HMK m.2’deki düzenlemeye paralel olarak, sulh hukuk mahkemelerinin görevini gös-teren HMK m.4’e göre de sulh hukuk mahkemeleri; 4 üncü maddenin a,b,c ve ç bentlerinde ismen sayılan davalarda görevlidir. HMK m.4’de, HUMK m.8’deki gibi “belli sınırın altında kalan malvarlığı davalarını sulh mahkemelerinin göreceği”- ne dair düzenleme yer almamaktadır.
 
HMK m.4 hükmüne ilişkin TBMM Genel Kurul Değişiklik Gerekçesine göre:  “Bugüne kadar, malvarlığına ilişkin davalarda, sulh hukuk ve asliye hukuk arasında miktara göre yapılan ayrım, bir çok soruna yol açmıştır. Bu ayrımın pratik ve ihtiyaçlara da tam olarak cevap verdiği söylenemez. Ayrıca aynı konuda karar vermeye yetkili olan bir mahkemenin, miktarın azlığı ya da çokluğuna göre yapacağı inceleme, harca-yacağı zaman ve kullanacağı bilgi özünde değişiklik göstermemektedir. Sadece rakamsal olarak vereceği karar değişmektedir. Böyle bir durumda, salt miktardaki azlığın veya çokluğun görev yönünden bir öneminin olmaması gerekir. Uygulamada miktar ve değere bağlı görev sınırının tespitinde ortaya çıkan sorunlar sebebiyle görevsizlik kararları verilmekte ve davalar salt bu yüzden gereksiz yere uzamaktadır. Esasen hak arayan kişi bakımından bu sınırın hiç bir önemi de yoktur, onun için önemli olan hakkının yerine gelmesidir. Bu sınıra ilişkin periyodik değişiklikler de diğer bir sorun olup, zaman zaman karışıklığa yol açabilmektedir. Bu sebeple, mal varlığına ilişkin davalarda sulh hukuk asliye hukuk arasındaki ayrım kaldırıla-rak, kanunlarda belirtilen istisnalar dışında malvarlığına ilişkin davalarda asliye hukuk mahkemesi, asıl görevli mahkeme hâline getirilmiştir”.
 
Sulh hukuk mahkemesinin görevlerini gösteren HMK m.4, HUMK m.8’den farklı olarak, “kira ilişkisinden doğan tüm uyuşmazlıkları konu alan davaları” sulh mah-kemesinin görevleri arasında sayarak,  HUMK m.8’de yer alan,  “kira sözleşmesine dayanan hertürlü tahliye, akdin feshi yahut tespit davaları, bu davalarla birlikte açılmış kira alacağı ve tazminat davaları”  hükmünü genişletmiştir.
 
HMK m.383’e göre, çekişmesiz yargı işleri (aksine yasal düzenleme bulunma-dıkça), sulh hukuk mahkemesi görevlidir.
 
HMK m.2 ve 4’ün, malvarlığı davalarında değer ve miktarına bakarak, sulh hukuk mahkemesi veya asliye hukuk mahkemesinin görevinin belirlenmesine son verdiği  içindir ki, HUMK’nun,   tarafların dava konusunun değeri üzerinde uzlaşmamaları ile ilgili 2 nci; dava yığılmasında görevle ve seçimlik davada görevle ilgili 3 üncü; kısmî davada görevle ilgili 4 üncü; karşılık davada görevle ilgili 5 inci ve irtifak haklarıyla ilgili davalarda görevle ilgili 6 ncı maddeleri HMK’na alınmamıştır.
 
HMK’nun, “ölüm ve vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların taz-mini davalarında görev” kenarbaşlıklı 3 üncü maddesi yeni bir düzenlemedir. Bu hükme göre: “Her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar. İdarenin sorumluluğu dışında kalan sebeplerden doğan aynı tür zararların tazminine ilişkin davalarda dahi bu hüküm uygulanır. 30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri saklıdır”.
 
HMK m.3’deki düzenleme çerçevesinde, (askerî olsun veya olmasın)  her türlü idarî işlem, eylem ve diğer sebeplerden kaynaklanan insan zararlarına ilişkin davalar (vücut bütünlüğünün kaybı, ölüm sebepleri ile iş göremezlik, destekten yoksun kalma, manevi tazminat talepleri) da, idarî yargıda değil, asliye hukuk mahkemelerinde görülecektir.
 
Bu düzenleme sonucunda, bundan önce çeşitli Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına da konu olan görev uyuşmazlıklarına son verilmiştir. Davaların uzamasına son vermesi nedeniyle, düzenleme çok yerindedir.
 
“Asliye hukuk mahkemesinin görevi”ni düzenleyen HMK m.2, öğreti ve uygulamanın kabul edegeldiği, “(aksine yasal düzenleme olmadıkça) şahıs varlığı davalarında asliye hukuk mahkemesi görevlidir” kuralını, açık bir yasal düzenleme haline getir-miştir.
 
2)  YETKİ
 
HMK’nun 5-19 uncu maddeleri, yetki kurallarını düzenlemektedir.
 
HUMK’ndaki yetki kuralları, geneli itibariyle, HMK hükümleri haline gelmiştir. Ancak, yetki bakımından bazı farklılıklar ve yenilikler mevcuttur:
 
a) HUMK m.16 hükmü, Türkiye’de yerleşim yeri ve meskeni bulunmayanlar aleyhindeki mal davalarının, davalının Türkiye’de herhangi bir malının, alacağının veya teminatının bulunduğu yerlerde de açılabilmesine olanak tanımış iken; HMK m.9 c.2’de bu olanak,  yalnızca uyuşmazlık konusu malvarlığı unsuru ile sınırlandırılmıştır.
Buna göre, Türkiyede yerleşim yeri ve meskeni bulunmayanlar hakkındaki mahke-mesinin yetkisi, Türkiye’deki malvarlığı unsurunun dava konusu olması halinde sözkonusudur, aksi takdirde Türk mahkemesinde dava açılamaz. Bu değişikliğe katılmıyorum.
 
b)  HUMK m.10 hükmünde yeralan sözleşmesinin yapıldığı (düzenlediği) yer mah-kemesinin (davalı veya vekilinin dava zamanında orada olması şartı ile kabul edilen yetkisi, HMK’ya alınmamıştır (HMK m.10).
 
c)  HMK m.15’de sigorta sözleşmesinden doğan davalardaki yetki, HUMK m.19’ dan farklı olarak, yalnızca sigorta sözleşmesinden doğan tazminat davası ile sınırlı olmaktan çıkartılmıştır. Buna göre, sigorta sözleşmesinden doğan her türlü  dava-larda m.15’deki yetki uygulanır.
 
Bu vesile ile belirtmek isterim ki, HMK m.15,3 (HUMK m.19,III)’deki “deniz sigortaları” ile ilgili hükmün 6102 sayılı TTK’nun yürürlüğe girmesi ile bir anlamı kalmayacaktır; çünkü, 6102 sayılı TTK’nda “denizcilik sigortalarına karşı sigortalar” hükümlerine yer verilmemiştir.
 
d) Haksız fiillerde yetki ile ilgili 16 ncı maddede yapılan  “veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu” (yer mahkemesinin de yetkili olması) ibaresi, öğreti ile uygulamaya açıklık kazandıran  yeni bir ifadedir.
 
e) HMK’da, hangi yetkilerin kesin yetki olduğu konusunda açık hükümler getiril-miştir. Bu arada, HUMK m11’i karşılayan HMK m.11’e, ölen kimsenin son yerleşim yeri mahkemesinin kesin yetki olduğu davalar arasına, ölüme bağlı tasarrufların iptali, tenkis ve miras sebebiyle istihkak davaları da eklenmiştir.
 
f) Yetki sözleşmesi bakımından önemli  iki değişiklik vardır:
 
 i) HMK m.17 hükmüne göre,  yalnızca tacirler ve kamu tüzel kişileri yetki sözleş-mesi yapabilirler. Buna göre sadece,  tacir ile tacir; kamu tüzel kişisi ile kamu tüzel kişisi;  tacir ile kamu tüzel kişisi yetki sözleşmesi akdedebilirler. Buna karşılık, tacir veya kamu tüzel kişisi olmayan diğer kimselerin kendi aralarında yetki söz-leşmesi yapma olanakları yoktur[16]. HMK m.17, HUMK m.22’ye göre herkesin yetki sözleşmesi yapabilme olanağını ortadan kaldırmıştır. Bunun gerekçesi, esas iti-bariyle, tacir ve kamu tüzel kişilerinin,  diğer kişiler karşısındaki güçlü konumlarıdır. Hükûmet Gerekçesi’nde özellikle tüketicinin korunması bakımından bu sonuca varıl-dığı anlaşılmaktadır. Kanımca, tacir ve kamu tüzel kişisi olmayan kişilerin kendi aralarında yetki sözleşmesi yapılmasına olanak verilmesi, özel hukuk ilişkileri  bakı-mından daha yerinde olurdu.
 
 ii) Bilindiği üzere öğretinin çoğunluğuna ve Yargıtayın yerleşik kararlarına göre;  HUMK uygulamasında yetki sözleşmesi ile kararlaştırılan yetki kuralı, kanunen yetkili diğer mahkemelerin yetkilerini ortadan kaldırmaz ve yetki sözleşmesi ile diğer yetkili mahkemelerin yanı sıra davacıya ek bir olanak dava verir. Oysa, HMK  m.17’ye göre (taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça)  dava, sadece yetki sözleşmesi ile belirlenen mahkemede açılır; yani, yetki sözleşmesi ile kanunen yetkili diğer mahkemelerin yetkileri ortadan kaldırılmaktadır. HMK m.17 hükmü bu şekilde, daha önce öğretide tartışmalı olan “münhasır yetki sözleşmesi” yapılabilmesine olanak tanımıştır.
 
Bunların dışında, HMK m.18,2’deki yeni düzenlemeyle, birden fazla yer mahke-mesinin yetkisinin kararlaştırılabileceği de açıklığa kavuşturulmaktadır.
 
3) GÖREVSİZLİK VE YETKİSİZLİK KARARI ÜZERİNE YAPILACAK İŞLEMLER
 
HMK’nun 20 inci maddesi, HUMK’nun 193 üncü maddenin düzenlediği  “görevsizlik ve yetkisizlik kararı üzerine yapılacak işlemler”le ilgilidir.  HMK m.20, HUMK m.193’den farklı  olarak; dosyanın görevli veya yetkili mahkeme intikali için gerekli  başvuru süresini on günden iki haftaya çıkartmıştır.
 
Ayrıca HMK m.20’ye göre, başvuru, yalnızca görevsizlik veya yetkisizlik kararı ve-ren mahkemeye yapılır; görevsizlik veya yetkisizlik kararında gösterilen mahkemeye başvuru yapılmaz. 20 nci maddenin Hükûmet Gerekçesi’ne göre; kendisinde dava açılmamış veya dosya diğer mahkeme tarafından kendisine henüz gönderilmemiş bir mahkemeden davaya devamın istenmesi,pratik değildir.
 
HUMK m.193’de, davalının başvuru hakkının bulunup bulunmadığı konusunda bir açıklık yoktu. Öğretide davalının rızası olmadan davanın geri alınamayacağı ilkesi gerekçe gösterilerek davalının başvuru hakkının olduğu kabul edilmekte idi. HMK m.20’de, “taraflardan biri” denilerek açık hüküm konulmuştur.
 
4) YARGI YERİ BELİRLENMESİ
 
Yargı yeri belirlenmesi ile ilgili  HMK m.21-23 hükümleri, HUMK m.25-26’ya oldukça oldukça paralel olmakla birlikte; HMK m.21,1/a’da, “hukukî ve fiilî engel” tabiri yerine, isabetli bir şekilde, “herhangi bir engel” ifadesi tercih edilmiştir.  
 
5)  YARGILAMA EGEMEN İLKELER
 
HMK m.24-33 hükümleri,  yargılamaya egemen olan ilkelerini düzenlemektedir. Bu düzenleme, aslında HUMK m.72-79’un genişletilmiş halidir. 24 üncü madde, “tasarruf ilkesi”ni; 25 inci madde, “taraflarca getirilme ilkesi”ni; 26 ncı  madde, “taleple bağlılık ilkesi”ni; 27 nci madde “hukukî dinlenilme hakkı”nı; 28 inci madde, aleniyet ilkesi”ni; 29 uncu madde, “dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü”nü; 30 uncu madde “usul ekonomisi ilkesi”ni; 31 inci madde, ”hâkimin davayı aydınlatma ödevi”ni; 32 nci madde, “yargılamanın sevk ve idaresi”ni; 33 üncü madde “hukukun uygulanması”nı düzenlemektedir.
 
HUMK m.73 hükmünün düzenlemiş olduğu,  “duruşma yapılması  kuralı”nın HMK’ nda yer almaması kanımca bir eksikliktir. İlk bakışta, HMK m.27’nin  HUMK m.73’ü karşıladığı düşünülebilirse de, 73 üncü madde (kanundaki istisnalar dışında) duruş-ma  yapılmasını şart koşmakta iken; HMK m. 27 (genel olarak) hukuki dinlenilme hak-kını düzenlemektedir. Bununla birlikte, HMK m.27 hükmünün uygulanmasında, bu hükmün “duruşma yapılması kuralı”nı içerdiği yönünde yorum yapılmasının, ihtiyacı gidereceğini değerlendirmekteyim.
 
“Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü” kenarbaşlığını taşıyan  HMK’nun 29 uncu maddesi, aslında Türk Medenî Kanununun 2 nci maddesinde düzenlenmiş bulunan  “dürüstlük kuralı”nın, hukuk davalarında da uygulanacağının   açıklanmasıdır. Bu hükmün, davada  kötüniyetli  işlemler yapanlarla ilgili yaptırımları belirtilen hükümler (örneğin. HMK m.101,1 cümle 2; 327; 329 gibi) dışında pratik değil, daha ziyade etik bir anlamı vardır.
 
HMK m.31, “hâkimin davayı aydınlatma ödevi”ni düzenlemektedir. Aslında bu hüküm HUMK’nun 75 ci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının tekrarıdır. Uygula-madan bilindiği kadarı ile, HUMK m.75,II-III hükümleri, büyük önemine karşılık, çok az bilinen ve uygulanan hükümlerdendir. Kanımca özellikle, “ön inceleme” (HMK m.137 vd) müessesesinin tatbikatında, HMK m.31’in çok iyi bir şekilde bilinmesi ve etkin uygulanması gerekmektedir.
 
6) HÂKİMİN  YASAKLILIĞI VE REDDİ
 
Hâkimin davaya bakmaktan yasaklılığı (memnuiyeti) ve reddi müessesesi, HMK’nun 34-45 inci maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümler, HUMK m.28-37’ye paraleldir.
 
Bununla birlikte, nişanlılık hali de yasaklılık hallerinden biri olarak kabul edilmiş (HMK m.29,1/e); HUMK m.28/2’deki “karısının davası” ibaresi, öğretiye ve uygula-maya uygun olarak, “eşinin davası” olarak düzeltilmiş (HMK m.34,1/b),  yasaklılık hali ile ilgili bulunan  ikinci dereceye kadar kayın hısımlığı, üçüncü derece kayın hısımlığı olarak değiştirilmiş (HMK m.34,1/d); HUMK m.24,IV’te yeralan ve bugün için Anayasamıza göre hakimlerin başka bir görev alamayacakları yönündeki kural sebebiyle anlamı bulunmayan,  “Hini davada heyeti idaresinden bulunduğu cemiyete, belediyeye veya diğer hükmi bir şahsa ait davalarda” ibaresi HMK’na alınmamıştır.
 
HUMK m.30’un birinci cümlesindeki   “Davaya bakmaktan memnu bulunan hakim ancak iki tarafı teşkil edenlerin cümlesinin sarih ve tahrirî muvafakatleriyle muhakemede hazır bulunabilir” ifadesine, yasaklılık sebeplerinin kamu düzenine ilişkin olduğu gerekçesiyle HMK’da  yer verilmemiştir.
 
HUMK’nun 31 nci maddenin  ikinci fıkrasında bulunan   “İki taraf muvafakat etseler bile ret sebeplerinden biri varsa, hakim bizzat istinkaf edebilir” ibaresi de HMK’a  yer almamaktadır.
 
HUMK m.34,IV’deki  hâkimin reddi halinde karşı tarafın vereceği cevabı ve hakimin dosyayı incelemesi için yazılı 5’er günlük süre, HMK  m.38,5’te  bir haftaya çıkar-tılmıştır.
 
Hâkimin reddi talebinin kabul edilmemesi halinde para cezası verilebilmesi için, HMK m.42,4)  “kötüniyetle yapıldığının anlaşılması” şartını getirmektedir.
 
HMK’nun  45 inci maddesi, HUMK m.37’den  farklı olarak, hâkimin yasaklılığı için öngörülen sebepleri de, zabıt kâtibinin reddi sebebi olarak öngörmekte; yasaklılık hallerinde zabıt kâtibinin görevden çekinebileceğini, bu halde gerekli kararın görev yaptığı mahkeme tarafından verileceğini; aynı işte hâkim ve zabıt kâtibinin reddi durumunda ise, hâkim hakkında karar verecek olan merciin,  zabıt kâtibi hakkında da karar vereceğini düzenlemektedir.
 
7) HÂKİMİN HUKUKΠ SORUMLULUĞU
 
HMK’nun (m.46-49) getirdiği en önemli değişikliklerden biri, hâkimin yargılama faaliyeti sırasındaki  işlem ve kararları dolayısıyla verdiği zararlardan dolayı hukukî sorumluluğu  ile ilgilidir.
Bilindiği üzere, HUMK  m.573-576 hükümlerine göre,  hâkimin hukuki sorumluluğu davası, doğrudan doğruya hâkime karşı  açılmaktadır. HMK m.46,1 hükmü bu ilkeyi değiştirerek,  Devlet’in birinci derecede sorumluluğu  esasını getirmektedir.  Bu düzenleme, Anayasamızın,  memurların ve diğer kamu görevlilerinin Anayasa ve ka-nunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlü oldukları ve bunların yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabileceğine ilişkin 129 uncu maddesiyle de uyumludur[17].
HMK’nun 46 ncı maddesinin gerekçesi göre, hükümde geçen “hâkim” kavramı, genel anlamda kullanılmıştır. Buna, yargı yetkisini kullanan tüm hâkimler dahildir. Örneğin, ilk derece mahkemesi hâkimleri, bölge adliye mahkemesi hâkimleri, Yargıtay, Da­nış­tay başkan ve üyeleri, keza ceza mahkemesi hâkimleri de buraya da­hildir.
 
HMK m.46 hükmünde, hâkimlerin sorumluluğunu gerektiren sebepler, genel ola­rak belirtilmemiş ve  HUMK’nun 573 üncü madde­sinde olduğu gibi tahdidî olarak sayma yoluna gidilmiş, böylece, hâkim­lerin daha ağır bir sorumluluk rejimiyle karşılaşmaları engellenmek istenmiştir. Ancak, hâkime emir ve talimat verilmesi zaten yasak olduğu ve görevini yapmakta ihmal ve terahi göstermesinin de, hâkimin görevini yapmaktan kaçınması kapsamında değerlendirilebileceği gerekçesiyle mevcut 573 üncü mad-denin (7) numaralı bendinde gösterilen nedene HMK m.46’da yer verilmemiştir.
 
HMK’nun 46 ncı maddesinin  2 nci fıkrasına göre, tazminat davasının açılması, hâkime karşı bir ceza soruşturmasının yapılması veya mahkûmiyet şartına bağla-namaz.
 
HMK m.46,3 hükmünde, Devletin ödediği tazminat nedeniyle, sorumlu hâ­kime rücu edebileceği kabul edilmiş, bu rücu için de bir yıllık süre öngörül­müştür.
 
HMK m.47’ye göre Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk de­rece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile, kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve karar-larından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulu­n ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonu­cunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır (fıkra 1). Devletin sorumlu hâkime karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür (fıkra 2).
 
HMK’nun 53 üncü maddesi, dava dilekçesinde, hangi sorumluluk sebebine dayanıldığı ve delilleri açıkça belirtileceğini ve varsa belgelerin  de ekle­neceğini, tazminat davasını inceleyecek mahkemenin, belirtilen hususlarda eksiklik görürse, eksikliğin giderilmesi için süre vermeden dilekçenin red­dine karar vereceği ve mahkeme, açılan tazminat davasını, ilgili hakime re’sen ihbar edeceğini; 54 üncü madde ise, dava esastan reddi halinde davacının, disiplin para cezasına mahkûm edileceğini  düzenlemektedir.
 
8)  DAVADA TARAFLARIN EHLİYETLERİ
 
HMK’nun 50-56 ncı maddelerinin üst başlığı,  “tarafların ehliyetleri” şeklindedir.
 
50 inci maddede, “taraf ehliyeti”; 51 inci maddede, “dava ehliyeti”; 52 nci maddede, “davada kanunî temsil” ve 53 üncü maddede, “dava takip yetkisi” tanımlanmıştır. Bu tanımlar Kanunumuza yeni girmiş olup,  öğretiye ve yabancı usul kanunlarına paraleldir. 
 
54 üncü madde, kanunî temsilcilerin  ve tüzel kişilerin organlarının gerekli izin ve temsil belgelerini  verme yükümlülüklerini  düzenlemektedir.
 
Dava sırasında taraflardan birinin ölümü halini düzenleyen 55 inci madde, HUMK’nun  41 nci maddesindeki eksikliği tamamlar şekilde değiştirmiştir. Buna göre,  taraflardan birinin ölümü hâlinde, mirasçılar mirası kabul veya reddetmemişse, bu hususta kanunla belirlenen süreler geçinceye kadar dava ertelenir. Bununla beraber hâ-kim, gecikme­sinde sakınca bulunan hâllerde, talep üzerine davayı takip için kayyım atan­masına karar verebilir. 
 
56 ncı madde, HUMK’nun 42 nci maddesinin günümüz  Türkçesine uyarlanmış halidir.
 
9)  DAVA ARKADAŞLIĞI
 
HMK’nun 57-60 ncı maddeleri, “dava arkadaşlığı”nı  düzenlemektedir.
 
İhtiyarî dava arkadaşlığı düzenleyen 58 ve 59 uncu maddeler, HUMK m.43 ve 44’e benzer şekilde düzenlenmiştir. Ancak, HMK m.57’deki yeni düzenlemeye göre,  davaların temelini oluşturan vakıaların ve hukukî sebeplerin  “birbirine benzer olması halinde de  ihtiyarî dava arkadaşlığına olanak tanınmıştır. Esasen bu husus, Alman,  Avusturya ve Nöşatel usul kanunlarında da  mevcut olup, Türk öğretisinde de bu yönde görüşler vardır.
 
HUMK’nun 44 üncü maddenin ikinci cümlesindeki, “Birlikte hareket edenler herhalde davaya bakan mahkemenin dairesi kazası dahilinde  müşterek bir ikametgâh göstermeğe mecburlar” ifadesi  HMK’nda  yer almamaktadır.
 
HMK’nun, mecburî dava arkadaşlığını düzenleyen 59-60 ncı   maddeleri yenidir. 
 
Maddî hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken durumlarda, mecburî dava arkadaşlığı vardır (HMK m.59).
 
HMK’nun 60 ncı maddesine göre; “Mecburî dava arkadaşları, ancak birlikte dava aça­bilir veya aleyhlerine de birlikte dava açılabilir. Bu tür dava arkadaş­lığında, dava arka-daşları birlikte hareket etmek zorundadır. Ancak, duruşmaya gelmiş olan dava arkadaşlarının yapmış oldukları usûl işlemleri, usûlüne uygun olarak davet edil-diği hâlde duruşmaya gelmemiş olan dava arkadaşları bakımından da hüküm ifade eder”.  Bu düzenlemenin gerekçesi şöyledir:  “…Dava arkadaşları hakkında tek hüküm verilmesi esası geçerli olduğundan, mahkemece yapılacak tahkikat ve yargı-lamaya ilişkin işlemlerde dava arkadaşlarının birlikte hareket etmeleri zorun-luluğu esası geçerlidir. Ancak, dava arkadaşlarından bir ya da bir kaçının kötü niyetli olarak veya hukuken geçerli olmayan başka sebeplerle diğer dava arkadaşlarıyla birlikte hareket etmemeleri, örneğin duruşmalara gelmemeleri veya yapılacak usulî işlemlere yanaşmamaları hâlinde, diğer dava arkadaşları bundan zarar gördükleri gibi, bu tür tutum ve davranışlar davaların gecikmesine de sebep olabilmektedir. Bu durum göz önüne alınarak, mukayeseli hukuktaki düzenlemelere paralel şekilde, duruşmaya gelmiş olan dava arkadaşlarının yapmış oldukları usul işlemlerinin, usulüne uygun olarak davet edildikleri hâlde duruşmaya gelmemiş olan dava arkadaşları bakı-mından da hüküm ifade edeceği açıkça belirtilmiştir. Maddedeki, duruşmaya gelmiş olan dava arkadaşlarının yapmış oldukları usul işlemlerinden kasıt, hem tarafın duruşmaya gelmemesi, hem de duruşma dışında süreye tâbi işlemlerde hareketsiz kalınması durumunda geçerli olacağı kabul edilmelidir. Öte yandan bu düzenleme, davada  usul işlemleri bakımından geçerli olup, sulh, feragat ve kabul gibi maddî hukuk içerikli usul işlemleri açısından geçerli değildir. Zira, bu türlü maddî hukuk içerikli tasarruf işlemlerinde dava arkadaşları, ancak birlikte hareket etmek zorun-dadır”.
Bu düzenleme, mecburî dava arkadaşlığı bakımından uygulamada ortaya çıkan önemli bir sorunu ortadan kaldırmaya yönelik olması itibariyle yerindedir.
 
10)  DAVANIN İHBARI VE DAVAYA MÜDAHALE
 
HMK’nun  61-70 inci maddeleri, “davanın ihbarı ve davaya müdahale”  ile ilgilidir.
61 ncı madde, esas itibariyle HUMK’nun 49 uncu ve 52 inci maddelerin  bir araya getirilmiş halidir. Ancak, 61 inci maddeye (HUMK m.49’dan farklı olarak) üçüncü kişinin kendisine rücu ihtimali halinde de tarafın davayı ihbar edebilme olanağı  eklenmiştir.
 
İhbarın şeklini düzenleyen 62 nci madde yenidir.
 
HUMK’nun  50 inci maddesi hükmü,  kendisine ihbar edilen kişinin, ihbar eden yerine geçerek (onun makamına kaim olarak) davayı temsilen yürütmesini düzenlemiş olmasına rağmen, bu durum uygulamada hemen hemen hiç  karşımıza çıkmamak-tadır. Avukatlık tekeline de aykırı olduğu düşünülen bu durum, HMK’na alınmamıştır.
 
Ayrıca yapılan düzenlemeyle, dava kendisine ihbar edilen kişinin  mutlaka ihbar eden tarafın yanında değil, hukuki menfaati bulunuyorsa diğer tarafın da yanında yer alabilmesi imkan dahiline sokulmuştur.
 
İhbarın etkisinin düzenlendiği 64 üncü maddede, ihbarın etkisi, (Alman Medenî Usul Kanununda olduğu gibi) feri müdahale ilgili bulunan 69 uncu maddenin ikinci fıkrasına  yollama yapılarak hükme bağlanmıştır.
 
Bilindiği gibi, medenî yargılama hukukumuzda öğreti ve Yargıtay kararlarında aslî müdahale kabul edilmesine rağmen, bu husus Kanunda bir müessese olarak düzenlenmiş değildi. HMK’nun 65 inci maddesi, aslî  müdahaleyi açık bir şekilde düzenlemektedir. Buna göre, bir yargılamanın konusu olan hak veya şey üzerinde kısmen ya da tamamen hak iddia eden üçüncü kişinin hüküm verilinceye kadar bu durumu ileri sürerek, yargılamanın taraflarına karşı aynı mahkemede  dava açabilmesi mümkün olup, aslî müdahale davası ile asıl yargılama birlikte yürütülür ve karara bağlanır.
 
HMK’nun  66-69 uncu maddeleri,  fer’î müdahaleyi düzenlemektedir. Bu hükümler, HUMK’nun 53-57 nci maddelerine  kısmen  paralel olmakla birlikte, feri müdahale uygulamadaki haliyle yeniden düzenlenmiştir.
 
Kamu düzeniyle ilgili bazı davalarda Cumhuriyet savcısının görevi vardır. HUMK’ nun 58 inci maddesinde bu husus, “İşbu fasıl ahkâmı  kanunen  müddeiumuminin müdahalesi lâzım gelen hukuk davalarında da tatbik olunur” ifadesiyle  yetersiz bir şekilde düzenlenmiştir.
 
HMK’nun 70 ince maddesi hükmü bu konuyu,  “Cumhuriyet savcısının davada yer alması” kenar başlığı altında yeniden düzenlemiştir. Buna göre: “Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça öngörülen hâllerde, hukuk davası açar veya açılmış olan hukuk davasında taraf ola­rak yer alır (fıkra 1).  Cumhuriyet savcısı, resmî dairenin bildiri-mine rağmen dava aç­maz ise ihbar eden resmî daire, Cumhuriyet savcısının yargı çevre­sinde görev yaptığı ağır ceza merkezine en yakın kıdemli asliye hukuk mahke-mesi hâkimine itiraz edebilir. Bu hususta Ceza Muhakemesi Ka­nununun 172 ve 173 üncü maddeleri kıyasen uygulanır (fıkra 2). Cumhuriyet savcısının yer aldığı dava ve işler üzerinde taraf­lar serbestçe tasarruf edemezler (fıkra 3)”.
 
11)  DAVAYA VEKÂLET
 
HMK m.71-83’de,  “davaya vekâlet” düzenlenmiştir.
 
Buradaki değişikliklere girmeden bir hususa değinmek isterim. HMK Tasarısı’nın TBMM’ye gönderilmeden önceki metninde (m.77), (sulh hukuk, iş ve kadastro davaları ile değeri ellibin Türk Lirasından az olan davalar hariç olmak üzere), avukat  ile temsil zorunluluğu vardı[18]. Bu zorunluluk, TBMM’ye gönderilen metinden çıkar-tılmıştır.
 
Davaya vekâlet ile ilgili olarak, HMK m.71-83 hükümleri ile  HUMK m. 59-71 hüküm-leri karşılaştırıldığında şu farklar  tespit edilmektedir:
 
HMK’nun 74 üncü maddesi, HUMK m.63'e paralel olmakla birlikte, vekile özel izin verilmesi gereken haller  arasına; “hakem sözleşmesi yapma, konkordato veya ser-maye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yenilen yapılandırılması teklifinde bulunma ve bunlara muvafakat verme, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına  baş-vurma, hâkimlerin fiilleri sebebiyle Devlet aleyhine tazminat davası açılması, hangileri hakkında yetki verildiği açıklanmadıkça kişiye sıkı sıkıya bağlı  haklarla ilgili dava açma ve takip etme” de dahil edilmiştir.
 
HUMK’nun 65 inci maddesindeki nahiye meclisi veya ihtiyar heyetinin veyahut sulh hâkiminin vekaletname verme yetkisi (ki, uygulaması bulunmamakta idi), HMK’na alınmamıştır. Buna karşılık  HMK’nun 76 ncı maddesinin ikinci fıkrası ile “Kamu ku-rum ve kuruluşlarının  avukatlarına, yetkili amirleri tarafından usulüne  uygun ola-rak düzenlenip verilmiş olan temsil belgeleri de geçerli olup, ayrıca noterce onaylan-masına gerek yoktur” hükmü getirilmiştir.
 
12)  DAVADA TEMİNAT
 
HMK’nun  84-89 uncu maddeleri  “teminat”ı düzenlemektedir.
 
HUMK’nun  96 ncı maddesi hükmündeki  “Bir dâvada verilecek teminat mahkemenin takdir edeceği nakit veya mahkemece kabul olunacak sehim ve tahvil veya gayri-menkul rehin veyahut muteber bir banka kefaleti veya kâtibiadilden musaddak senet-le kefil iraesi suretiyle yapılır. İki taraf teminatın nevi ve şeklini mukavelenamelerinde tasrih etmişlerse teminat ona göre tâyin olunur. Kanunun başka şekilde teminat gösterilmesine müsaade ettiği haller bundan müstesnadır” ifadesi yerine, HMK’nun 87 nci maddesinin birinci fıkrasında,  “Bir davada verilecek teminatın tutarını ve şek-lini hakim serbestçe tayin eder. Ancak, tarafların teminatın şeklini sözleşmeyle karar-laştırmaları halinde, teminat ona göre belirlenir” ifadesi  tercih edilmiştir.
 
Teminatın süresi içinde verilmemesinin yaptırımı, HUMK’nun 99 uncu maddesinde “yargılamada hazır bulunulmamış addolunur” şeklinde belirlenmişken, HMK m.88,1 hükmü bu esası değiştirerek davanın usulden reddi haline getirmiştir. Bu değişiklik, HUMK’a göre yatırılacak teminatın, HUMK m.187 nci maddesinin birinci fıkrasında olduğu gibi bir ilk itiraz değil, HMK’nun 114,1/ğ bendine göre dava şartı haline getirilmesinden kaynaklanmaktadır.
 
HMK’nun  teminatın iadesine ilişkin 89 uncu maddesi yenidir. Buna göre: “Temi-nat gösterilmesini gerektiren sebep ortadan kalktığı takdirde, ilgilinin talebi üzerine mah keme, teminatın iadesine karar verir”. Bu düzenlemenin gerekçesi, uygulamada ortaya çıkan tereddütleri ortadan kaldırmadır.
 
13)  SÜRELER, ESKİ HALE GETİDRME, ADLΠ TATİL
 
HMK’nun “genel hükümler”ini içeren birinci kısmının son (altıncı) bölümü (m.90-114)  “süreler, eski hale getirme ve adlî tatil”e ayrılmıştır.
 
HMK’nun sürelerle ilgili 90-94 üncü maddeleri, HUMK’nun 159-165’in genellikle tekrarı niteliğindedir. Bununla birlikte, kendisine  süre verilen kişinin  ikametgâhının işlem yapacağı yerden altı saat veya daha fazla uzakta ise her bir altı saat için ek bir gün verileceğine ilişkin 164 üncü madde hükmü, günümüzde değerini kaybettiği için HMK’na alınmamıştır.
 
Eski hale getirme ile ilgili HMK m.95-101 hükümleri, HUMK’nun 166-174’üncü mad-delerinin genellikle tekrarı niteliğindedir. Bununla birlikte, eski hale getirme talebinde bulunma süresi on günden (HUMK m.168), iki haftaya (HMK m.96,1) çıkartılmıştır.
 
HMK’nun eski hale getirme giderlerini düzenleyen 101 inci maddesinin ikinci cümlesindeki  “Karşı taraf eski hale getirme talebine karşı asılsız itirazlar ileri süre-rek giderlerin artmasına sebep olmuşsa, hâkim giderlerin tümünün veya bir kısmı-nın karşı tarafa yükletilmesine karar verebilir” hükmü yenidir.
 
HUMK’nun 174 üncü maddesindeki  “Bir davada aynı tarafın birden ziyade hali sabıka ircaı talebi kabul olunamaz” hükmü, HMK’na alınmamıştır. Kanımca, aynı davada birden fazla  şekilde elde olmayan sebeple sürenin kaçırılabilmesi mümkün olduğundan, bu husus yerindedir.
 
HMK (m.102-104), adlî tatil müessesesini muhafaza etmiştir. Fakat, HUMK m. 176’ya göre sulh hukuk mahkemelerinin görevine giren iş ve davalara adlî tatilde de bakılır iken;  HMK m.103’de sulh hukuk mahkemelerinin görevine giren iş ve davalar, adlî tatilde görülecek dava ve işler kapsamından çıkartılmıştır.
 
14)  DAVA ÇEŞİTLERİ
 
HMK’nun 105-113 üncü maddeleri;  dava çeşitlerini düzenlemektedir.
 
HMK’nda, sırasıyla eda davası (m.105), tespit davası (m.106), belirsiz alacak ve tespit davası  (m.107), inşaî dava (m.108), kısmî dava (m.109), davaların yığılması (m.110);  terditli dava (m.111); seçimlik dava (m.112) ve topluluk davasına (m.113) ilişkin hükümler konulmuştur.
 
HUMK’nda yer almayan  bu hükümler yenidir.
 
Bunlar arasında özellikle, “belirsiz alacak ve tespit davası” (m.107) ile “topluluk davası” (m.113) dikkat çekicidir.
 
Kanunda yapılan bu düzenlemelerin, geneli itibariyle  öğretinin ve Yargıtay’ın kabul etmiş olduğu düzenlemeler olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, getirilen bazı hü-kümler, bugüne kadarki kabullerin aksi yöndedir.
 
a) Belirsiz alacak ve tespit davasını düzenleyen HMK m.107’ye göre:  Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilme-sinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, ala-caklı, hukukî ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz ala-cak davası açabilir (fıkra 1).  Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. Ayrıca, kısmî eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukukî yararın var olduğu kabul edilir.
 
 HMK m.107’nin gerekçesi özetle şöyledir:
 
“…Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir… Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. … Kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez. … Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gel-mişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. … Edâ davasının açılabildiği hallerde tespit davası açılamaz yollu önermenin hak arama özgürlüğünün ulaştığı kapasite ve hukuki yarar koşulunun muhtevası karşısında geçerliği yoktur. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin var olduğu hallerde yalnızca tespit yahut kısmi edâ ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir.  Davacı, söz gelimi bir tazminatın tahsili yerine alacağın miktarının ve borçlunun sorumlu olduğunun tespitini hedefleyen bir dava açabilir, açabilmelidir. Bu dava, zamanaşımını kesecek, davada istihsal olunan ilâm genel haciz yoluyla takibe konabilecek, itiraz halinde borçlunun göze alamayabileceği icra-inkar tazminatı yaptırımı devreye girebilecektir. Öte yandan tespit davası, dava ekonomisi yönünden edâ davasına nazaran taraflar için daha avantajlıdır.  Tespit davasının taraf barışını kolaylaştıran bir karakteri de vardır. - Alacaklı, yalnızca edâ davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi edâ ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahiptir. Hak arama özgürlüğünün (Any. m.36, İHAS m.6) özünde var olan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamaz. Model, belirtilen seçenekleri alacaklıya usulî bir hak olarak tanımaktadır. … Tasarıda öngö-rülen modelde, tespit davasının hukuki ilişkilerin tespiti yanında hakkın tespitinin de istenebilmesi, edâ davasının açılabildiği hallerde hukuki menfaat koşulunun gerçek-leşmiş sayılması kabulü çözümünü (paradigmayı) güçlendirmektedir. Bir davanın açılması ile doğacak olan maddi ve şekli hukuk sonuçlarının (zaman aşımının kesil-mesi ve diğerleri) tespit davalarında aynen geçerli olacağı kuşkusuzdur.  Önerge ile var olması gereken bir usulî imkân hukukumuza kazandırılmış olacaktır”. 
 
b) Kısmî dava  ile ilgili  109 uncu  maddenin üçüncü fıkrası önemli bir düzenleme getirmektedir. Buna göre: “Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat olması halini dışında, kısmî dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edilmiş anlamına gelmez”. Bu hükmün gerekçesine göre: Dava açılırken fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmamasına ilişkin  bir kayda yer verilmemiş olması, dava dışı tutulan kısım bakımından feragat anlamına gelmez ve bu konudaki suskunluk, ileride ek dava açılması imkânını ortadan kaldırmaz; buna karşılık, dava dilekçesinde talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmişse, ek dava açma imkânı kullanılamaz.
 
Kanunkoyucunun bu suretle, öğretinin çoğunluk görüşünün ve Yargıtay’ın yerleşik kararlarının aksine bir düzenleme yapmayı tercih ettiği anlaşılmaktadır.
 
c) Topluluk davası kenar başlığını taşıyan 113 üncü maddeye göre: Dernekler ve diğer tüzel kişiler, statüleri çerçe­ve­sinde, üyelerinin veya mensuplarının yahut tem-sil ettikleri kesimin menfa­atlerini korumak için, kendi adlarına, ilgililerin haklarının tespiti veya hu­kuka aykırı durumun giderilmesi yahut ilgililerin gelecekteki haklarının ihlâl edilmesinin önüne geçilmesi için dava açabilir. 
 
Bu düzenlemeyle, batı hukuklarında da kabul edilen  topluluk (grup, sınıf) davası mevzuatımıza da girmiş  olacaktır.
 
 
 
 
 
15)  DAVA ŞARTLARI, İLK İTİRAZLAR
 
HMK’nun ikinci kısmının ikinci bölümü (m.114-117), dava şartlarını ve ilk itirazları düzenlemektedir.
 
HUMK’nda dava şartları bir müessese olarak düzenlenmemişti; bunu karşılık, HMK m.114 ve 115 hükümleri, “dava şartları”nı düzenlemiştir. Dava şartları, bir davanın usulden görülebilmesi için davada bulunması (veya bulunmaması) gereken koşul-lardır. Dava şartı eksikliği halinde, mahkeme davanın esasına girmez,davayı usulden reddeder.
 
HMK m.114’de sayılan dava şartları, esas itibariyle öğretide ve Yargıtay kararlarında kabul edilen hususlardır. HMK m.114, bilinenlere ek olarak, “davacının yatırması gereken  gider avansının yatırılması” (m.114/g), “teminat gösterilmesine ilişkin ka-rarın gereğinin yerine getirilmemesi” (m.114/ğ) ve “derdestlik” (m.114/ı) de  dava şartı olarak kabul edilmiştir.
 
Dava şartlarının incelenmesi ile ilgili HMK m.115 hükmü de yeni olup, bu düzenleme uygulamanın  kanuna aktarılmasıdır.
 
HMK m.116, ilk itirazları “(kesin olmayan) yetki”; “uyuşmazlığın tahkim yoluyla çö-zümlenmesi gerektiği itirazı” ve “işbölümü itirazı” olarak saymıştır. Böylece HUMK m.187’nin ilk itiraz olarak kabul ettiği bazı hususlar (“Türkiyede yerleşim yeri bulun-mayanların teminat göstermesi”; “derdestlik”; “davalar arasında bağlantı bulunması”; “dilekçelerdeki kanunî noksanlık”; karşılık davanın caiz olmaması” -bkz. HUMK .187-) HMK m.116’da ilk itiraz olarak gösterilmemiştir.
 
Aşağıda görüleceği üzere, HMK m.138’e göre, ön incelemede  mahkeme öncelikle, dava şartlarını ve ilk itirazlar hakkında karar vermek zorundadır. Böylece, bugüne kadarki uygulamada çoğunlukla rastlandığı üzere, dava şartları ve ilk itirazların davanın ilerleyen aşamalarında karara bağlanması ve böylece gereksiz zaman, emek kaybedilmesinin ve boş yere masraf yapılmasının önüne geçilmiş olacaktır.
 
 
16)  YAZILI YARGILAMA USULÜ
 
HMK’un üçüncü kısmı (m.118-186), yazılı yargılama usulünü düzenlemektedir.
 
Bu düzenleme, mevcut  düzenlemeye benzemekle birlikte, bu konuda çok önemli yenilikler getirilmektedir. Şöyle ki:
 
a) HMK’nun 118 inci maddede, davanın, dava dilekçesinin  kaydedildiği tarihte açılmış sayılacağı  ve dava dilekçesinin  kaydına ilişkin esas ve usullerin Yönetme-likle belirleneceği ifade edilmektedir. Maddenin gerekçesinde bu düzenlemenin, teknolojik ilerlemelerin etkisiyle dava dilekçelerinin elektronik ortamda da kabul edilmesi gösterilmektedir.
 
Dava dilekçesinde,  Kanunda (HMK m.119/2)  gösterilen eksiklerin bulunması ha-linde, bu eksiklikler hakimin vereceği yeri bir haftalık kesin süre içinde tamamlan-mazsa dava açılmamış sayılacaktır. Oysa, HUMK m.187/7, dava dilekçesindeki ek-siklikleri ilk itiraz olarak kabul etmektedir. HMK m.119/2, hükümde sayılan hususlar-daki eksikliği ilk itiraz olmaktan çıkartmıştır. Yukarıda da belirttiğim üzere, HMK m.116’da gösterilen  ilk itirazlar arasında “dava dilekçesindeki eksiklik” hususu yoktur.
 
HMK m.119’un  gerekçesinde, davacının ileri sürdüğü vakıaların herbirini hangi de-lillerle  ispat edileceğini belirtmesinin  zorunlu olduğu belirtilmektedir.
 

b) “Harç ve avans ödenmesi” kenar başlığını taşıyan HMK m.120 yeni bir hüküm olup, dava açarken davacıya yargılama harçları ve giderlerini avans olarak yatır-ması zorunluluğu getirmektedir. Hükme göre: “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Ba­kanlığınca çıkartılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır (fıkra 1). Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması hâ­linde, mahkemece, bu eksikliğin tamam-lanması için davacıya yedi gün­lük kesin süre verilir (fıkra 2)”.

 
Aslında, yürürlükteki (1947 tarihli) “Hukuk ve Ticaret  Mahkemeleri Yazı İşleri Yönet-meliği’nin 35 inci maddesinde, kolaylık olmak için tarafların  isterlerse, dava dolayı-sıyla ödemeleri gerekebilecek harç ve ödemelere karşılık olmak üzere avans yatıra-bileceklerine dair hüküm vardır. Ancak nedense bu Yönetmelik hükmü uygulamada pek bilinmemekte, tatbik edilmemekte ve bu durum, öğretide eleştiri konusu yapıl-makta idi[19].
 
Uygulamada gözlemlendiği kadarı ile, özellikle tebligat giderlerinin bulunmaması halinde, tebligatta gecikmeler olabilmektedir. HMK m.120 hükmünün, uygulamada özellikle tebligat gideri gibi konularda ortaya çıkan ihtiyacı karşılayacağını ve davalarda bu yönden olan gecikme önlenmiş olacaktır.
 
c) HMK’nun, HUMK’nda açıkça yer almayan  122 nci maddesine göre,  “Dava dilek-çesi, mahkeme tarafından davalıya tebliğ edilir. Davalının iki hafta  içinde devaya ce-vap verebileceği tebliğ zarfından gösterilir”.
 
ç) Uygulamada dava dilekçesinin (benzeri şekilde cevap dilekçesi ile diğer dilek-çelerin) ekleri, yeterli sayıda fazla nüsha verilmemesi gibi sebeplerle, çoğu zaman karşı tarafa gönderilmemektedir. Oysa, savunma hakkının kullanılabilmesi ve dos-yaya giriş hakkı bakımından, eklerin önemi çok büyüktür. Kanımca, eklerin karşı tarafa tebliğe elverişli  olmayacak şekilde az sayıda verilmesi, en azından  dürüstlük kuralına aykırılık oluşturur. Kanımca bu sebeple HMK’nun 122 nci maddesine, dilekçe ile birlikte dilekçe eklerinin de karşı tarafa mutlaka tebliğ edilmesi gerektiği yolunda bir hüküm eklenmesi ve buna uyulmaması halinde  cevap süresinin işlemeyeceği yaptırımı getirilmesi ve bu yöndeki düzenlemenin, cevap dilekçesi ve diğer dilekçeler bakımından da yapılmalıdır.
 
d) HMK m.124’de, karşı tarafın  açık rızası halinde taraf değişikliğinin yapılabilme-sine olanak tanımaktadır. Bu hüküm yenidir. Öte yandan anılan maddeye; dava dilekçesinde taraf gösterilirken yapılmış bulunan maddî hataların, karşı tarafın iznini almaya gerek kalmaksızın hâkim kararıyla düzeltilebileceği yolunda hüküm konul-muştur. Öğretide[20] ve Yargıtay kararlarında da kabul edilen bu husus, yasal daya-nağa kavuşturulmuşur.
 
e) Dava konusunun devrini düzenlendiği HMK’nun 125 inci uncu maddesi, HUMK m.186 nın karşılığıdır. HMK m.125 hükmü, uygulamada ortaya çıkan tereddütleri ortadan kaldırır şekilde yeniden kaleme alınmış ve özellikle dava konusunun davacı tarafından üçüncü kişiyle devri halinde, devralan kişinin davanın yerine geçerek davaya kaldığı yerden itibaren devam edeceği belirtilmiştir.
 
f) HMK’nun 127 nci maddesi,  davalının dava dilekçesine vereceği cevap süresini (HUMK m.195’deki gibi on gün olarak değil)  iki hafta olarak belirlemiştir.
 
Aynı maddeye göre, cevap  dilekçesinin bu süre içinde hazırlanamaması halinde  davalıya   bir defaya mahsus olmak üzere bir ayı geçmemek üzere (karş. HUMK m.197) ek süre verilebileceği belirtilmiştir.
 
Duruşmada talep sonucu verilebilen, cevap süresinin üç gün uzatılabilmesine yönelik HUMK m.198 hükmü,  HMK’na alınmamıştır.
 
HMK’nun 128 inci maddesi, süresinde cevap vermeyen davalının, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılacağını düzenle-mektedir.  HUMK’nda yer almayan ve fakat öğreti ile Yargıtay kararlarında kabul edi-len bu kuralın, bu şekilde Kanuna konulması, tereddütleri ortadan kaldırmak bakımından yerinde olmuştur.
 
Cevap dilekçesinin içeriğini düzenleyen  HMK m.129/b’ye göre, davalı yurt dışında ise, açılan dava ile ilgili işlemlere esas olmak üzere yurt içinde bir adres göster-mek zorundadır. Bu hükmün gerekçesinde yer almamasına rağmen, yurt içinde belirtilen adresin tebligat için de kullanılabilmesi gerektiği kanısındayım.
 
Cevap dilekçesinde bulunan eksiklikler, hakimin vereceği bir haftalık kesin süre içinde tamamlanmazsa cevap dilekçesi verilmemiş sayılır (HMK m.130; karş. HUMK  m.187/7).
 
HMK m.131  de yenidir. Buna göre; “Cevap dilekçesinin verilmesinden sonra, cevap süresi dolmamış olsa bile ilk itirazlar ileri  sürülemez”. Çünkü, cevap dilekçesi verilmiş olmakla, davalı bütün  usulî itirazlarını bildirmiş ve davanın esasına girmiştir.
 
g) HUMK m.187/8 hükmüne göre, karşılık davanın caiz olmaması bir ilk itiraz iken; HMK m.132/2’ye göre, mahkeme, şartları bulunmadan açılan karşı (karşılık) dava-nın, talep üzerine veya re’sen asıl davadan ayrılmasına ve gerekirse, dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesine  karar verir.
 
Yeni olan HMK’nun 134 üncü maddesine göre, “Asıl davanın herhangi bir sebeple sona ermesi, karşı davanın görülüp karara bağlanmasına engel oluşturmaz”.
 
h) HMK’nun “tarafların ikinci  dilekçeleri” başlıklı 136 ncı maddesi, HUMK’nun 208-211 inci maddelerin karşılığıdır. Buna göre davacı, iki hafta içinde cevaba cevap (replik); davalı da iki hafta içinde ikinci cevap (düplik) dilekçesi verebilir. Bu dilekçeler de dava ve cevap dilekçesi gibi düzenlenir.
 
Görüldüğü üzere  HMK m.136, replik ve düplik sürelerini  (HUMK m.209-210’den farklı olarak  on gün değil)  iki hafta olarak tespit etmiştir.
 
ı) HMK m.137-142 hükümleri arasında düzenlenen “ön inceleme”, kanımca, HMK’ nun yeni getirdiği en önemli müesseselerin başında yer almaktadır.
 
Ön inceleme aşaması bitmeden  ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçile-memesi (m.137,2), hâkimlerin davaya  hazırlanmaları için bir vesile olması  amaçlan-maktadır. Madde Gerekçesinde, “bu açık kanun hükmüne aykırı davranışın  hâki-min sorumluluğunu gerektireceği” yazılıdır. Kanımca, konunun önemi sebebiyle, ön incelemenin fiilen işlemesi için, ön incelemeye ilişkin hükümlere uyulmaması halinin hâkimin sorumluluğu sebeplerinden biri olarak da kanun metninde açık bir şekilde yer alması daha uygun olurdu.
 
Dilekçelerin karşılıklı olarak  verilmesinden sonra mahkeme, ön inceleme yapar. Ön incelemede; dava şartları ve ilk itirazlar incelenir, uyuşmazlık konuları tespit edilir, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunmaları ve delillerin toplanması için gereken işlemler yapılır, tarafları  sulhe  yahut arabuluculuğa[21] teşvik eder ve bu hususları tutanağa geçirir. Ön inceleme yapımlardan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemez ve duruşma günü verilemez (HMK m.137).
 
Kanun koyucu bu hüküm sayesinde, hâkimlerin önlerine gelen uyuşmazlık dosyasını (dilekçelerin tamamlanmasından sonra) okumasını ve tahkikatı ona göre belirlemesini amaçlamıştır.
 
HMK’nun 140 ıncı maddesinde düzenlenen “ön inceleme oturumu”nun işlerliğinin sağlanabilmesi ve özellikle  tarafların sulhe veya arabuluculuğa özendirilmesi için; hâkim bu aşamada tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde önüne gelen uyuşmazlık hakkında objektif olarak hukukî açıklamalarda bulunabilmeli, tarafların avukatı bulunması halinde onları Avukatlık K. m.35/A hükmünün işletilebilmelerine  özendirmeli ve  hâkimin bu davranışının, hâkimi red sebebi olmayacağı Kanuna yazılmalıdır.
 
Uyuşmazlıkların sulh yoluyla çözümlenmesinin; ön plânda taraflar  ve geri plânda da  toplumsal barış açısından büyük önem taşıdığı muhakkaktır. Ancak bugüne kadarki uygulamada sulh, çeşitli nedenlerle istisnaî haller olarak karşımıza çıkmak-tadır. Gözlemlediğim kadarı ile bunun nedenlerinin başında, hâkimlerin  (iş çokluğuna bağlı olarak) zamanlarının darlığı,  yapacakları girişimin  hâkimi red sebebi oluştura-bileceği çekincesi ile bu konuda bilgi ve deneyim eksikliği gibi nedenler gelmektedir.
 
Oysa günümüzde alternatif uyuşmazlık çözümü açısından, gelişmiş ülkelerde   uyuş-mazlıkların uzlaşma (sulh) yoluyla çözümlenmesi  üzerinde  önemli bir şekilde durul-maktadır.
 
Madde Gerekçesine göre: “Üçüncü fıkra gereğince, ön inceleme oturumunda veya sulh için süre verilmişse ikinci oturumda tarafların sulh olup olmadıkları açıklığa kavuşacaktır. Taraflar sulh olurlarsa, bu durum; sulh olmazlarsa sulh ol­ma­dıkları tuta-nağa geçirilecektir. Eğer taraflar uyuşmazlığı sürdürerek yargıla­maya devam etmek istiyorlarsa, o zaman da anlaşmazlık noktala­rının neler­den ibaret olduğu tek tek tutanağa geçirilmelidir... Ön inceleme oturumunda, tutulan tuta­nak özel bir öneme
sahiptir. Zira, uyuşmazlık çözümlenmişse bu tutanak bir sulh belgesidir. Uyuşmazlık devam ede­cekse, bu belge adeta yargılamanın yolunu gösteren bir yol haritasıdır. Tutanakta yer almayan hususlar, tahki­katın konusu olmayacaktır. Tahki­kat aşa-masında tereddüt edilen hâllerde bu tutanak, neyin incelenip neyin incelen-meyeceğini gösterecektir. Ön inceleme tutanağının bu önemi ve tarafları bağlaması sebebiyle, altının oturumda ha­zır bulunanlarca imza­lanması kabul edilmiştir”.
 
i) İddia ve savunmanın değiştirilmesi yasağını düzenleyen HMK m.141 hükmü, çok önemli bir değişiklik getirmektedir.
 
Anılan hükme göre; “Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleriyle ser-bestçe; ön inceleme aşamasında ise, ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia ve savunmalarını genişletebilir  yahut değiştirebilir. Ön inceleme duruşmasında taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmak-sızın iddia veya savunmasını genişletebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanma-sından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez”.
 
Oysa, HUMK hükümlerine göre,  davacı davanın açılmasından (HUMK m.185/2); davalı ise cevap dilekçesinin karşı tarafa tebliğinden (HUMK m.202) sonra  iddia ve savunmasını genişletip değiştiremez.
 
HMK m.141 çerçevesinde, davacı cevaba cevap dilekçesinde dava dilekçesindeki talep ve iddialarını (yasakla karşılaşmaksızın) serbestçe değiştirebilecektir. Keza, davalı da cevap dilekçesinde belirtmediği  (ilk itirazlar hariç) yeni savunmalarını ikinci cevap dilekçesinde serbestçe ileri sürebilecektir.
 
j) Hâkim tahkikata başlamadan  önce, ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra, hak düşürücü ve zamanaşımı hakkındaki itiraz ve defileri karara bağlamak zorundadır (m.142). Böylece, uygulamada olduğu üzere mahkemelerin, tarafların ısrarlı taleplerine rağmen süreler konusunda davanın başında karar vermeyerek, bu konuda yargılamada pek çok yargılama işlemi yaptıktan (tanık dinledikten, keşif  icra ettikten, bilirkişi raporu aldıktan) ve   yıllar geçtikten sonra karar vermelerinden doğan sakınca ortadan kaldırılmış olacaktır.
 
k) Yukarıda da belirtildiği üzere davacı, dava dilekçesinde (HMK m.119); davalı ise cevap dilekçesinde (HMK m.129) delillerini göstermek zorundadır. Bu husus, HMK’ nun145 inci maddesinde  “Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra yeni delil gösteremezler” şeklinde bir kez daha vurgulanmıştır. Ancak,  davayı geciktirme amacının bulunmaması veya süresinde ileri sürülmemesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmaması  halinde mahkeme sonradan yeni delil gösterilmesine izin vere-bilecektir.
 
l) HMK m.149’a göre mahkeme, tarafların rızası olmak şartıyla, ken­di­lerinin veya vekillerinin, aynı anda ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla bu­lundukları yerden duruşmaya katılmalarına ve usul işlemleri yapabilmele­rine izin verebilir. Tarafların rızası olmak kaydıyla, mahkeme, bir tanığın, bilirki­şi­nin veya bir tarafın dinlenil-mesi esnasında başka bir yerde bulunmala­rına izin verebilir. Dinleme, ses ve görüntü olarak aynı anda duruşma salonuna nakledilir.
 
m) Duruşma sırasında fotoğraf çekilemez ve hiç­bir şekilde ses ve görüntü kaydı yapılamaz. Ancak, dava dosyasında saklı kal­mak kaydıyla, yargılamanın zorunlu kıl-dığı hâllerde, mahkemece çe­kim yapılabilir ve kayıt alınabilir. Bu şekilde yapılan çekim ve kayıtlar ile kişilik haklarını ilgilendiren konuları içeren dava dosyası içindeki her türlü belge ve tutanak, mahkemenin ve ilgili kişilerin açık izni olmadıkça hiçbir yerde yayımlanamaz (HMK m.153).
 
n) Bekletici sorun,  yargılama hukukunun özellikle usul ekonomisi ve çelişik kararlara meydan verilmemesi açısından önemli ve uygulamada da sıkça başvurulan bir müessese olmasına rağmen, HUMK’nda  ayrı bir müessese olarak düzenlenmemiştir. HMK’nun 165 inci  maddesi  “bekletici sorun”u düzenlemektedir.
 
Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir da­vaya, idarî makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukukî iliş­kinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tama-men bağlı ise mahke­mece o davanın sonuçlanmasına veya idarî makamın kararına kadar yar­gılama bekletilebilir (HMK m.165/1). Bir davanın incelenmesi ve sonuçlan-dırılması başka bir dava­nın veya idarî makamın çözümüne bağlı ise mahkeme, ilgili tarafa gö­revli mah­kemeye veya idarî makama başvurması için uygun bir süre ve­rir. Bu süre içinde görevli mahkemeye veya idarî makama başvurulma­dığı takdirde, ilgili taraf bu husustaki iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas dava hakkında karar verilir (m.165/2). 
 
o) HMK’nun 166 ncı maddesi, davaların birleştirilmesini düzenlemektedir. Bu düzen-leme,  ayrı mahkemelerde görülen davalarda da  kendiliğinden birleştirme kararı verilebilmesini imkan dahiline sokmaktadır. Oysa, HUMK m.45,II’e göre davalar  farklı (ayrı) mahkemelerde görülüyorsa, birleştirme ancak ilk itiraz olarak ileri sürüle-bilmektedir.
 
HMK m.166’daki farklılık nedeniyle,  ayrı mahkemelerde görülen davalar arasındaki irtibat, ilk itiraz (HUMK m.187/7) olmaktan çıkartılmıştır (bkz. HMK m.116).
 
ö) Teknolojik gelişmeler çerçevesinde kabul edilen diğer bir hüküm, mahkemenin yargı çevresi dışında oturan  kişinin bulunduğu yerde aynı anda ses ve görüntü ile  isticvap edilebilmesine ilişkin HMK m.172 nci madde hükmüdür.
 
p) HMK (m.176 vd)  ıslah müessesesini muhafaza etmiştir. Ancak, ıslahla ilgili olarak da bazı değişikler ve yenilikler  öngörülmüştür.
 
Zamanaşımının ıslahla davaya sokulup sokulmayacağı konusu, öğretide tartışmalı ve Yargıtay uygulamasında da çelişik kararlara yol açmış bir konudur[22]. HMK metninde açıkça yer almamasına rağmen, 176 uncu maddenin gerekçesinde  “uygulamada zamanaşımının ıslah yolu ile ileri sürülüp sürülemeyeceğine da bazı tereddütler var ise de, zamanaşımı  bir ilk itiraz olmayıp, ıslah yolu ile de ileri sürülebileceğinde tereddüt etmemek gerekir” ifadesi, uygulamaya yol göstermesi bakımından  önem-lidir. 
 
Tamamen ıslah halinde  yeni dilekçe verme süresi, HUMK m.88’de üç gün iken, HMK m.180 bunu bir hafta olarak değiştirmiştir. HMK m.181, HUMK’ndan farklı ola-rak kısmen ıslahın nasıl yapılacağı ve yapılmaması halinde ne olacağına ilişkin yeni bir düzenleme getirmektedir. Keza, kötüniyetle yapılan ıslahın dikkate alınmaya-cağına[23]  ilişkin düzenleme  (m.182) de yenidir.
 
17)  İSPAT VE DELİLLER
 
HMK’nun  “ispat ve deliller”  üst başlığını taşıyan dördüncü kısmı (m.187-293) da,  HUMK m.236-374 hükümlerine paralel olmakla birlikte, çeşitli yenilikler içer-mektedir.
 
Bunlar, madde sırasıyla özetle şöyledir:
 
a) İkrar (HUMK m.236), HMK m.188’de  muhafaza edilmiştir. 
 
b)  Günümüz yargılama hukukunun önemli konularından olan  “hukuka aykırı delil” hususuna HMK m.189/2’de yer verilmiştir. 
 
Bugün için  Dünyanın benimsediği ilke çerçevesinde; hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan delillerin mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alına-mayacağı,  kanun hükmü  (HMK m.189/2) haline getirilmiştir.
 
Bu hükümle;  “İspat hakkının delillere ilişkin yönünün hukukî çerçevesi çizilmiş, bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş deliller olması esası getirilmiştir. Fıkrada öngörülen düzenlemeye göre, hukuka aykırı olarak elde edildiği anlaşılan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı düzenlenmek suretiyle, yargılama sırasında taraflarca sunulan delillerin elde ediliş biçiminin mahkeme tarafından re’sen göz önüne alınması ve delilin her ne surette olursa olsun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin tespit edilmesi hâlinde, diğer tarafça bir itiraz ileri sürülmese dahi mahkemece caiz olmadığına karar verilerek, dosya kapsamında değerlendirilmemesi ilkesi benimsenmiştir. Bu hususta mahkemece re’sen karar verilebileceği hususu dördüncü fıkra ile öngörülmüştür” (Madde ile ilgili Gerekçe).
 
c) HMK’nun 190 ıncı maddesi,  “ispat yükü[24] kenarbaşlığını taşımaktadır. Bu hükme göre: “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bu­lun­madıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukukî sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir (fıkra 1).  Kanunî bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istis­nalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir (fıkra 2)”.
 
Bu hükmün gerekçesi şöyledir: “İspat yüküne ilişkin kural daha önce Türk Medenî Kanununda düzenlenmiş olmasına rağmen ispat yükü kurallarının maddî hukuk temelli olmakla birlikte bir usul hukuku müessesesi olması sebe­biyle, bu Kanun içe-risinde yeniden düzenlenmiştir. Ayrıca bu durum, ispat huku­kuna ilişkin tüm genel hükümlerin birlikte düzenlenmesinin de bir sonucu­dur. İspat yükü kuralı, Türk Medenî Kanunundaki düzenleniş tarzına göre daha açık ve üzerinde uzlaşılan bir şekilde ifade edilmiştir. Birinci fıkrada, ispat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural vurgulanmıştır. Buna göre, bir vakıaya bağlanan hukukî sonuçtan kendi le­hine hak çıkaran taraf ispat yükünü taşıyacaktır. İspat yükünün belirle­nebil­mesi için önce ilgili maddî hukuk kuralındaki koşul vakıaların doğru bir şekilde tespit edilmiş olması ve buna uygun somut vakıaların ortaya konulmuş olması gerekir. Her bir vakıa bakımından lehine hak çıkarma çerçeve­sinde ispat yükü kuralları belirlenir. Ancak kanunda özel olarak ispat yükü­nün belirlendiği hallerde, genel kurala göre değil, kanunda belirtilen şekilde ispat yükü belirlenecektir.  İkinci fıkrada, karinelerin varlığı halinde ispat yükünün nasıl be­lirle­neceği düzenlenmiştir. Karine söz konusu olduğunda, karine temeli ile ka­rine sonucunu birbirinden ayırt etmek gerekir. Karineye dayanan taraf, sa­dece karine sonucunu ispat yükünden kurtulmuş olur, ancak ka­rine temelini ispat etmek yükü altındadır. Bu durumu vurgulamak için, fıkrada açık dü­zenleme yapılmıştır. Kesin kanunî karineler dışında, karşı taraf karinenin aksini ispat edebilir. Fıkrada, özellikle aksini ispat kavra­mına yer verilmiştir. Zira, aksini ispat ve karşı ispat farklı kavramlardır. Karine söz konusu oldu­ğunda, karşı ispat faaliyetinden değil, karine ile kabul edilen durumun aksini ispat etmek gerekir”.
 
ç) HMK’nun 192 nci maddesi; HUMK m.367’de düzenlenen (ve deyiş yerinde ise, “torba hüküm” olan) “hususî esbabı hüküm”ün  karşılığı olup, mahkemenin, Kanunun açıkça  düzenlememiş olduğu diğer delillerle de başvurabileceğini ifade etmek-tedir.
 
d) HUMK m.287,II  hükmünde düzenlenmiş bulunan “delil sözleşmesi”, HMK’nda (m.193) yeniden kaleme alınmıştır. Buna göre; Taraflar yazılı olarak veya mahkeme önünde tu­tanağa geçirilecek imzalı beyanlarıyla kanunda belirli delillerle ispatı öngö­rülen vakıaların başka delil veya delillerle ispatını kararlaştırabile­cekleri gibi; belirli delillerle ispatı öngörülmeyen vakıaların da sadece belirli delil veya delillerle ispatını kabul edebilirler (fıkra 1). Taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalâde güçleştiren delil sözleşmeleri geçersizdir (fıkra 2)”.
 
Bu hükümle, delil sözleşmesinin önemi sebebiyle, yazılı olması veya tutanağa geçirilecek beyanların im­zalanması suretiyle yapılabi­leceği kabul edilmiştir. Delil sözleşmesinin, ancak açıkça yapılabilmesi kar­şısında, zımnî delil sözleşmesi yapılması mümkün değildir. 193 üncü maddenin ikinci fıkrasında, delil sözleşme-sinin sınırları belirtilmiştir. Delil söz­leşmesi, ispat hakkını doğrudan ilgilendirdiğinden bu konudaki sınır­ların da ortaya konulması gerekir. Özellikle uygulamada zaman zaman güçlü olan tarafın, diğer tarafın ispat hakkını tamamen ortadan kaldı-racak veya güçleş­tirecek nitelikte onu delil sözleşmesi yapmaya zorladığı gö­rül-mektedir. Bu sebeple, taraflardan birinin ispat hakkını kullanmasını imkânsız kılan veya fevkalâde güçleştiren delil sözleşmeleri geçersiz sayılacaktır”.
 
Kanımca bu hüküm sebebiyle,  uygulamada örneğin banka kredi sözleşmelerinde yeralan, “uyuşmazlıklarda  yalnızca  banka kayıtlarının dikkate alınacağı” yolundaki delil sözleşmelerin geçerliliği tartışma konusu olabilecektir.
 
e) “Somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi” kenarbaşlıklı 194 üncü madde yenidir. Buna göre: “Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somut-laştırmalıdırlar (fıkra 1). Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıa­nın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur (fıkra 2)”.
 
Yukarıda dava ve cevap dilekçelerinde de belirtildiği üzere, taraflar delillerini, artık, davanın başında ileri sürmek zorunda kalacaklar ve genel geçer ifadelerle, somut bir şekilde or­taya koymadan iddia veya savunma amacıyla vakıaların ileri sürülmesi du­rumunda, yargılamanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi mümkün olmayacağı gibi, vakıaların anlaşılması için ayrıca bir araştırma yapılması ve zaman kaybedilmesi söz konusu olacaktır.
 
f) HMK’nun “Delil gösteren taraf, karşı tarafın açık izni olmadıkça, o delile da-yanmaktan  vazgeçemez” diyen  196 ncı  maddesi;  “Delili ibraz eden taraf hasmın muvafakati olmadan ana istinattan sarfınazar edemez”, şeklindeki HUMK m.307’nin günümüz Türkçesiyle ifade edilmiş şeklidir. Böylece hüküm, “akılda kalır” hale getiril-miştir.
 
g)  HMK m.199 vd, HUMK’da yer alan (m.287 vd), “senet” kelimesinin yanına,  ondan daha üst bir kavram olarak “belge” kavramını getirmiş ve  199 uncu maddesinde  belgeyi  “Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli, ya­zılı veya basılı metin, se-net, çizim, plân, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elek-tronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belge-dir” şeklinde tanımlamıştır.
 
HMK (m.200-201), “senetle ispat zorunluluğu” ve “senede karşı senetle ispat zorunluluğu (HMK m.201’de daha iyi bir şekilde ifade edildiği üzere “tanıkla ispat yasağı”) müesseselerini korumuştur.
 
HUMK’ndaki senet ve özellikle senedin sahteliği ile ilgili hükümler, esasa ilişkin kurallar değişmeksizin, HMK’nda daha derli toplu ve anlaşılır halde yeniden kaleme alınarak düzenlenmişlerdir.
 
ğ) HMK m.202’de, HUMK m.292’deki “yazılı delil başlangıcı (tahrirî mukaddimei beyine)” tabiri yerine,  “delil başlangıcı” tabirini tercih edilmiştir.
 
Ayrıca, (HUMK m.292’den farklı olarak) 202 nci madde metninde  “gönderilmiş” keli-mesi de kullanılmıştır. Bunun nedeni, hükmün Gerekçesi’nde; “haber­leşmenin önemli bir türünü oluşturan faks mesajlarının delil değerini, delil başlangıcı olarak benim-seyen içtihatlarla uyum sağlanması amacıyla, ...  faks mesajı ve bu konudaki benzer yollarla gön­dermenin, bir belgenin verilip verilmemesi sayılmasına ilişkin tereddüt ve tartışmaların önüne geçilebilecek, teknik araçlarla gönderilen belgeler de delil baş-langıcı sayılabilecektir” açıklaması yer almaktadır.
 
h) HMK (m.225-239);  “tarafın tarafa teklif ettiği  yemin”i (“taraf yemini”ni)  (HUMK m.344 vd), muhafaza etmiş ve fakat  “hâkimin tarafa verdiği (tamamlayıcı)  ye-min”i (HUMK m.355 vd) düzenlememiştir[25].
 
Öte yandan yasal yemin formülü,  “Allah ve namus üzerine” (HUMK m.339) yemin iken; HMK (m.323)  yemin edenin inancını gözönünde bulundurarak, “namus, şeref ve kutsal sayılan bütün inanç ve değerler üzerine”  formülünü benimsemiştir.
 
HMK,  diğer bazı hükümlerinde olduğu gibi,  mahkemenin yargı çevresi dışında otu-ran kişinin,  aynı anda ses ve görüntü yoluyla da yemin yapabilmesini  imkân dahi-line sokmuştur (m.236).
 
ı) HMK’nun  tanık delili ile ilgili hükümleri (m.240-265) de, HUMK m.245-274 hüküm-lerine oldukça paraleldir.
 
Bununla birlikte HMK’nda, yenilik veya değişiklik olarak:
 
“Mahkemenin gösterilen tanıkların bir kısmını dinleyip yeter derecede bilgi edindiği takdirde geri kalanların dinlenilmesinden vazgeçilebilmesine  karar verebileceği  (m.240) açıklığa kavuşturulmuş; tanığın  telefon, faks, elektronik posta gibi teknik araçlardan yararlanılarak davet edilebileceği ve ancak gelmemesi halinde gelme-meye bağlanan sonuçların bu durumda uygulanmayacağı (m.243,3) düzenlenmiş; tanık yemini için HUMK’ndaki hüküm (m.264)  “Allah ve namus” formülü, “namus, şeref ve kutsal sayılan bütün inanç ve değerler üzerine” formülü olarak değiştirilmiş (m.258,3); “tanığın bilgilendirilmesi”  için, “Tanık, dinlenmeden önce hakkında tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak, hâkim tarafından kendisine bilgi verilir ve tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir” hükmü (m.260) getirilmiş; mahkeme tarafından çağrılan tanığa, her yıl Adalet Bakanlığınca hazırlanan Tarifeye göre, kaybettiği zaman ile orantılı bir ücret ile tanık hazır olmak için seyahat etmek zo-runda  kalmışsa yol giderleri ile tanıklığa çağrıldığı yerdeki konaklanma ve beslenme giderlerinin karşılanacağı yolunda yeni bir hüküm (m.265) kabul edilmiş-tir.
 
i) Bilirkişilik (HUMK m.275-286)  uygulamasının çeşitli yakınmalara sebebiyet verdiği ve bu bağlamda,  mahkemelerin gereksiz ve anlamsız şekilde her konuyu bilirkişiye havale ettiği; bilirkişi seçiminde gerekli özenin gösterilmediği;  hâkimin vermesi gereken  kararın (dolaylı bir biçimde) bilirkişiye verdirildiği yolunda haklı eleştiriler yapıldığı ve bilirkişilik uygulamasının “kanayan bir yara olduğu”  hepimizin malûmu-dur[26].
 
Bu durumu göz önüne alınarak, HMK’nda (m.266-287),  “bilirkişi incelemesi” hak-kında  önemli bazı yenilikler ve  değişiklikler  getirilmiştir.
 
HMK m.266’da, “hukuk konusunda bilirkişilik” olmayacağının (HUMK m.275’e oranla) daha da vurgulanması amacıyla, mahkemenin “çözümü hukuk dışında, özel ve  tek-nik bilgiyi gerektiren hallerde” bilirkişiye başvuracağı ifade olunmuştur.
 
HMK m.267,1 hükmünde, HUMK m.276,III’deki “üçten fazla bilirkişi seçilemez” ibare-sine yer vermemiştir.
 
Bilirkişi seçimini düzenleyen HMK m.268, her yıl bölge adliye (istinaf) mahkemesi adlî yargı adalet komisyonları tarafından bilirkişi listeleri oluşturulmasını ve bilirkişilerin (kural olarak) bu  listeden seçilmesi esasını getirmiştir.  Bilirkişi listelerinin düzenlen-mesi, güncellenmesi ve listede bulunan kişilerin liste dışına çıkartılması esas ve usul-leri, Adalet Bakanlığınca hazırlanacak olan yönetmelikte gösterilecektir.
 
Listelere kaydedilen bilirkişilere adlî yargı komisyonu huzurunda yemin edecekler ve görevlendirilen bilirkişilere her davada ayrıca yemin verilmeyecektir (HMK m.271).
 
HMK m.275’e göre, gecikmeye ve sürüncemeye sebebiyet vermemek amacıyla; “Bilgisine başvurulan bilirkişi, kendisine tevdi olunan görevin, uzmanlık alanına girme-diğini, inceleme konusu maddî vakı­aların açıklığa kavuşturulması ve tespiti için,    uzman kimliği bulunan başka bir bilirkişi ile işbirliğine ihtiyaç duyduğunu veya görevi  kabulden kaçınma­sını haklı kılacak mazeretini hemen görevlendirmeyi yapan mah-kemeye bildirmelidir (fıkra 1). Bilirkişi, incelemesini gerçekleştirebilmek için, bazı hususla­rın önceden soruşturulması ve tespiti ile bazı kayıt ve belgelerin getirtil­mesine ihtiyaç duyuyorsa, bunun sağlanması için, hemen kendisini gö­revlendiren mahkeme-ye bilgi vermeli ve talepte bulunmalıdır (fıkra 2)”.  
 
Bilirkişi raporuna itiraz süresi,  HUMK m.283 hükümde bir hafta iken; HMK m.281 bu süreyi iki haftaya çıkartmıştır.
 
HMK m.283, bilirkişi ücret ve giderlerinin her yıl Adalet Bakanlığınca çıkartılacak bir  Tarife ile belirleneceğini  öngörmektedir (karş. HUMK m.285).
 
Bilirkişi, Türk Ceza Kanunu anlamında kamu görevlisi olarak kabul edilmiştir (HMK m.284). Bu hükümle,  bilirkişinin kamu görevlilerinin işleyebileceği suçları (yani bazı mahsus suçlar) işleyebileceği, bu suçların aktif süjesi konumunda bulunabileceğine açıklık getirilmiş ve ayrıca bilirkişilere yöneltilebilecek sözlü ve fiilî tecavüzlerin önüne geçilmesi amacı güdülmüştür.
 
Bilirkişilik konusunda getirilen en önemli hükümlerden biri de HMK m.285’dir. Bilir-kişininhukukî sorumluluğu”nu düzenleyen  bu hükme göre:
 
“Bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle dü­zenlemiş olduğu gerçeğe aykırı raporun, mahkemece hükme esas alınması sebebiyle zarar görmüş olanlar, bu zararın tazmini için Devlete karşı tazmi­nat davası açabilirler (fıkra 1). Zarara uğra-mış olanlar, hukukî yollara başvurmak suretiyle zara­rın doğmasını önlemek imkânına sahip olmalarına rağmen, bu yollara git­memişlerse, tazminat talep edemezler (fıkra 2). Devletin, sorumlu bilirkişiye rücu hakkı saklıdır (fıkra 3)”.
 
Bu önemli düzenlemenin gerekçesi, esas itibariyle bilirkişinin, hâkimin yardımcısı olarak kabul edilmesidir. Gerekçeye göre: “Maddenin birinci fıkrasında yer alan h-kümle, bilirkişilerin hukukî sorumluluğu hususu, bilirkişinin, Tasarıda ağır basan hâki-min yardım­cısı olma niteliği de dikkate alınarak, hâkimlerin hukukî so­rumluluğu konusunda benimsenmiş olan hukukî rejimle ( (HMK m.46) paralellik arz edecek bir biçimde düzenlenmiştir. ... Bilirkişi, yargı düzeni içe­risinde hâkimin yerine kaim olmamakla birlikte, hâkim tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde onun yetki sahasına giren faaliyetin önemli bir kısmını üstlenmek suretiyle, alacağı kararda  büyük ölçüde belirleyici ve etkin bir rol oynamakta; yargı işlevinin daha genel plânda ise klasik kamu hizmetleri arasında yer aldığı tartışmasız kabul edilen adalet hizmetlerinin işleyişine katkıda bulunmaktadır. Bilirkişilik görevi, klasik bir kamu hizmeti olan adli hizmetlerin ifasına yahut işleyişine katkı sağ­lamaya yönelik bir görev olduğuna göre, böyle bir hizmetin karakteristik unsurları olan aslilik ve süreklilik niteliklerini de, bünyesinde doğal olarak barındıracaktır. Her şeyden önce, bilirkişi, adli düzen içerisinde, adli or­ganın faaliyet alanına giren işlerin bir kısmını, hâkim ya da diğer bir adli organ tarafından yapılan görevlendirme çerçevesinde, ona ait kamusal yetkileri kullanmak suretiyle, onun adına daha genel plânda ise Devlet adına gerçekleştirmekte, yani, Devlet adına asli bir görev ifa etmektedir. Anayasa nın 128 inci maddesinde, kamu görevlerinin, memurlar ile diğer kamu görevlileri aracılığıyla yerine getirileceği hususu açıkça hükme bağ­lanmıştır. Kamu görevlisi kavramı, memur kavramını da içeren ve kap­sam itibarıyla ondan daha geniş olan bir kavramdır. Bu durum gözetildi­ğinde, memur kavramını belirlemede kullanılan ölçüt-lerin, diğer kamu görevlisi kavramının kapsamının tayininde kullanılamayacağı kendi-liğin­den ortaya çıkar”.
 
Devlet aleyhine açılacak olan tazminat davası, gerçeğe aykırı bilirkişi raporunun ilk derece mahkemesince hükme esas alındığı hâllerde, bu mahkemenin yargı çevresi içinde yer aldığı bölge adliye (istinaf) mahkemesi hukuk dairesinde; bölge adliye mahkemesince hükme esas alın­dığı hâllerde ise Yargıtay ilgili hukuk dairesinde görülür (fıkra 1). Devletin, sorumlu bilirkişiye karşı açacağı rücu davası, tazmi­nat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür (fıkra 2)  (HMK m.386).
 
Devlet ödediği tazminat nedeniyle, sorumlu bilir­kişiye, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde rücu edebilir. Hükme esas alınan bilirkişi raporu kasten gerçeğe aykırı olarak düzenlenmişse, bu du­rumda, ceza zamanaşımı süresi uygulanır (HMK m.287).
 
j) HMK’nun keşifle ilgili (m.288-292) hükümleri bakımından getirdiği yenilik, esas itibariyle, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına kat-lanmak zorunluluğu ve bu zorunluluğa uymayanlara hâkim kararıyla zor kullanılacağı yolundaki 292 nci madde hükmüdür. Çünkü, soybağı ile ilgili davalar kamu düzenin-dendir;  bu nitelikteki davalarda, hâkim, maddî hadiseyi kendiliğinden araştırır ve ser­bestçe değerlendirir. Uyuşmazlığın çözümü bakımından, davanın ta­rafları yanında üçüncü kişiler de, zorunluluk hâlinde, bilimsel verilere uygun ol­mak, sağlık yönün-den bir tehlike oluşturmamak koşuluyla, vü­cutlarından kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadırlar. İşin önemi dikkate alı­narak böyle bir zorunluluk öngörülmüş ve üçüncü kişi­lerin tanıklıktan çe­kinme haklarını ileri sürerek bu yükümlülükten ka­çınma yolu da kapatılmış­tır (Hükmün Gerekçesi).
 
k) HMK’nun “uzman görüşü”  adlı hükmü (m.293) ile, hukukumuza yeni bir mües-sese getirilmektedir.
 
Hükme göre; “Taraflar, dava konusu olayla ilgili olarak, uz­ma­nından bilimsel müta-lâa alabilirler. Sadece bu nedenle ayrıca süre is­tenemez (fıkra 1). Hâkim, talep üzerine veya re’sen, kendisinden rapor alınan uz­man kişinin davet edilerek dinlenilmesine karar verebilir. Uzman kişi­nin çağrıldığı duruşmada hâkim ve taraflar gerekli soruları sorabilir (fıkra 2). Uzman kişi çağrıldığı duruşmaya geçerli bir özrü olmadan gelmezse, hazırlamış olduğu rapor mahkemece değerlendirmeye tâbi tutulmaz” (fıkra 3).
 
Bu hükmün konulma gerekçesi şöyledir:
 
Maddede yer alan düzenlemeyle, Anglo-Sakson kö­kenli bir kurum olan “taraf bilir-kişisi” veya “uzman tanık” kurumu hüküm altına alınmıştır. Esasında bu kural, Ceza Muhakemesi Kanunun­daki düzen­lemeye paralel bir hükmü içermektedir.  Uzman görüşüne başvurulması bilirkişilikten farklıdır. Gerekli hâl­lerde bilirkişiye başvurul-masına mahkeme kendiliğinden veya talep üzerine karar verebilir. Ancak, tarafların bilirkişi dışında uzmanından bilimsel nite­likli görüş almaları da mümkündür. Böyle-likle, özel ve tek­nik konularda da tarafların uzman görüşünden yararlanmaları ve iddia veya savunmalarını bu görüşlerle desteklemeleri mümkün olacaktır. Bu gerek-çelerle birinci fıkrada, ihtiyaç duyulduğunda uzman görüşüne baş­vurulmasına imkân tanınmıştır. Fakat, taraflara sırf bu sebeple yeni bir süre verilemez ve yargılama ertele­nemez. Hâkim dosyaya sunulan uzman görüşünü serbestçe takdir edecektir. Uzman görüşüne başvuracak tarafın bu konudaki gerekli masrafları kendisi­nin karşı-layacağı doğaldır. Mah­kemeden veya karşı taraftan bu giderlerle ilgili herhangi bir talepte bulu­nulamaz ve bu giderler yargılama giderleri içerisinde sayılmaz. İkinci fıkrada, görüşü alınan uzman kişinin mahkemede dinlene­bile­ceği açıkça düzenlen-miştir. Tarafın iddia veya savunmasını destek­lemek için görüşüne başvurduğu uzman kişi, talep üzerine veya re’sen mahkemeye çağrılarak dinlenebilir. Uz-man kişinin dinlendiği duruşmada hâkim veya taraflar gerekli gördükleri soruları da sorabilirler. Uzman kişinin dinlenmesi imkânının getirilmesi ile  bir yandan uzmanlık gerekti­ren konuların daha iyi aydınlatılabilmesi, diğer yandan da çelişkili ya da eksik veya yanlış bilgi­lerle yargılamanın olumsuz etkilenmesinin önüne geçilmesi amaçlan-mıştır. Uzman kişinin çağrıldığı duruşmaya geçerli bir özrü olmaksızın gelmemesi hâlinde, yargılamanın gecikmesini önlemek amacıyla hâkimin hazırlanan raporu değerlendirmeyeceği hususuna da bir vurgu yapılmıştır. Ayrıca hazırlanan raporla ilgili şüpheler ancak ilgili uzman dinlenerek giderilebileceğinden ve kendisi de gelmediğinde bu rapora dayanmak doğru olmayacağından böyle bir yaptırım düzenlenmiştir.
 
18)  HÜKÜM
 
HMK’nun,  hüküm (m.294-303) ile ilgili düzenlemesi, HUMK (m.237, 381-303, 433) düzenlemesine paraleldir.
 
Bununla birlikte; ilâmın alınması ile ilgili olan HMK m.302; Anayasa Mahkemesinin, Harçlar Kanununun karar ve ilâm harcı ödenmedikçe ilgiliye ilâm verilmeyeceğine dair (m.28,I/a ikinci cümle) hükmünü iptal etmesi[27] nedeniyle, yeni bir düzenleme içermektedir:  “İlâm almak isteyen taraf, karar ve ilâm harcın­dan ancak, hüküm so-nunda kendisine yüklenmiş olan kısmı öder. Diğer tarafın, ödemekle yükümlü olduğu harcın tahsil edilmemiş olması ilâmın verilme­sine engel olmaz. Hükmün kesinleştiği, ilâmın altına veya arkasına yazılıp, tarih ve mahkeme mührü konmak ve başkan veya hâkim tarafından imzalan­mak suretiyle belirtilir”.
 
Bu düzenlemenin gerekçesi, taraf­lardan birinin kendisine yüklenmemiş olan harcı ödemeye zorlan­masının doğru olmaması ve hakkaniyete uygun düşmemesi ve aslında ka­rar ve ilâm harcı süresinde ödenmediği takdirde kanunî yoldan tahsili her zaman mümkün olduğudur. Bu açıdan diğer tarafın, ödemekle yükümlü olduğu har­cın tahsil edilmemiş olması, ilâmın verilmesine engel oluşturmayacaktır.
 
Ayrıca,  HUMK’da “deliller” kısmında yeralan (HUMK m.237) kesin hüküm, HMK’nda “hüküm” kısmına alınmış (HMK m.303); öğreti ve yerleşik Yargıtay kararları doğrul-tusunda yeniden düzenlenmiştir.
 
19) DAVAYA SON VEREN TARAF İŞLEMLERİ
 
HMK’nun 307-315 inci maddelerinin üst başlığı “davaya son veren taraf işlemle-ridir” ve burada davadan feragat, davayı kabul ve sulh müesseseleri düzenlenmiştir.
 
Bilindiği üzere, sulh HUMK’nda ayrı bir müessese olarak düzenlenmemişti. Bu yüzden sulhe ilişkin HMK m.313-315 hükümleri yenidir. Bu hükümlerde  sulhün tanımı  yapılmakta (HMK m.313), sulhün zamanı (HMK m.314) ve sulhün etkisi (HMK m.315) açıklanmaktadır.
 
20) BASİT YARGILAMA USULÜ
 
Bilindiği gibi HUMK’nda dört yargılama usulü düzenlenmiştir. Yazılı yargılama usulü; sözlü yargılama usulü, basit yargılama usulü ve ser’î yargılama usulü. Buna karşılık, HMK’nda  iki yargılama usulü bulunmaktadır; sözlü yargılama usulü ile ser’î yargılama usulü benimsenmemiştir.
 
HMK’ndaki yazılı yargılama  usulüne ilişkin değişik düzenlemeleri yukarıda (16 nolu başlık altında) görmüştük.
 
HMK’nun  altıncı kısmı (m.316-322), “basit yargılama usulü”nü düzenlemektedir.
 
Hangi dava ve işlerde  basit yargılama usulünün uygulanacağı,  HMK’nun 316 ncı maddesinde sayılmıştır (karş. HUMK m.507). Örneğin, sulh hukuk mahkemesinin görevine giren dava ve işlerde; geçici koruma tedbirlerinde; her çeşit nafaka davaları ile velayet vesayet işlerinde; hizmet ilişkisinden doğan davalarda basit yargılama usulü uygulanır.
 
Burada dikkat çeken husus, kanunlarda yeralan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen iş ve davalarda basit yargılama usulünün uygulanacağıdır (HMK m.316/g). HMK, sözlü yargılama ve ser’î yargılama usullerini benimsemediğinden, kanunlarda sözlü yargılama ve ser’î yargılama usullerine atıf yapılan yerlerde, bu atıflar basit yargılama usulü olarak algılanacaktır.
 
Basit yargılama usulünde dava, dava dilekçesiyle açılır ve davalı da iki hafta içinde  dilekçeyle cevap verir. Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi vere-mezler  (HMK m.317,1-3).
 
Dava ve cevap dilekçeleri, Yönetmelikte düzenlenecek formun  doldurulması sure-tiyle de verilebilir (HMK m.317,4).
 
Taraflar dilekçelerinde delillerini de göstermek zorundadırlar (HMK m.318).
 
Dava değiştirme yasağı davanın açılmasıyla; savunmayı değiştirme yasağı cevap dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlar (HMK m.319; karş. HMK m.141).
 
Mahkeme, mümkün olan hallerde tarafları duruşmaya çağırmadan dosya üzerinden karar verir (HMK m.320,1).
 
Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlar ile hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları husus-ları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe yahut arabuluculuğa teşvik eder. Tarafla­rın sulh olup olmadıkları, sulh olma-dıkları takdirde anlaşamadıkları hu­susların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazı-lır; tutanağın altı hazır bulu­nan taraf­larca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yü­rütülür (HMK m.320,2).
 
Mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tah­ki­kat işlemlerinin yapıl-masını yukarıdaki fıkrada belirtilen duruşma hariç, iki duruşmada tamamlar. Duruş-malar arasındaki süre bir aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incele-mesinin uzaması, istinabe yo­luyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim ge­rekçesini belirterek bir aydan sonrası için de duruşma günü belirleyebilir ve iki­den fazla duruşma yapa­bilir (m.320,3).
 
Basit yargılama usulüne tâbi davalarda, işlemden kaldırılma­sına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakı­lırsa, dava açılmamış sayılır (m. 320/4; karş. HMK m.150,6).
 
Basit yargılama usulü hakkında açık hüküm bulunmayan durumlarda, yazılı yargı-lama usulüne ilişkin hükümler uygulanır (HMK m.322).
 
21)  YARGILAMA GİDERLERİ  VE ADLΠ YARDIM
 
HMK’nun  yargılama giderleri ve adlî  yardımla ilgili (m.323-340) hükümleri, geneli itibariyle, HUMK’ndaki düzenlemelere  (m.413-426, 465-472) paraleldir.
 
22)  KANUN YOLLARI
 
HMK’nun kanun yollarını düzenleyen 341-381 inci maddeleri  arasında sırasıyla;  istinaf (m.341-360),  temyiz[28] (m.361-373) ve yargılamanın iadesi (m.374-381) dü-zenlenmiştir.
 
a) HMK’ndaki  istinaf ve temyizle ilgili hükümler, 7.10.2004 tarihli ve 5235 sayılı  Kanunla kurulan  bölge adliye (istinaf) mahkemeleri paralelinde, Hukuk Usulü Muha-kemeleri Kanununu değiştiren 5236 sayılı Kanunun getirdiği hükümlerin hemen hemen aynen tekrarıdır[29].  Bu sebeple burada  bunlar hakkında  açıklama yapılma-yacaktır.
 
Bu arada belirtmek isterim ki; (6100 sayılı HMK’nun Resmî Gazete’de yayımlanma-sından sonra) kabul edilen 31.03.2011 tarihli ve 6217 sayılı  “Yargı Hizmetlerinin Hız-landırılması  Amacıyla Bazı kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un[30]  28 nci maddesiyle, 6100 sayılı HMK’nun  temyiz incelemesi ve duruşma ile ilgili  369 uncu maddesindeki (yirmibin liralık) duruşma sınırı,  altmış bin lira olarak değiştiril-miştir.
 
Keza, 6217 sayılı Kanunun 29 uncu maddesiyle de, 6100 sayılı HMK’nun 370 inci maddesinin, “değiştirerek ve düzelterek onama” ile alâkalı ikinci fıkrası (ve 1086 sayılı HUMK’nun 436 ncı maddesinin ikinci fıkrası ve 1086 sayılı HUMK’nun  26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 16 ncı maddesi ile değiştirilmeden önceki 438 inci maddesinin yedinci fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir:
 
“Temyiz olunan kararın, esas yönünden kanuna uygun olup da kanunun olaya uygulanmasında hata edilmiş olmasından dolayı bozulması gerektiği ve kanuna uymayan husus hakkında yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde Yargıtay, kararı düzelterek onayabilir. Esas yönünden kanuna uygun olmayan kararlar ile hâkimin takdir yetkisi kapsamında karara bağladığı edalar hakkında bu fıkra hükmü uygulanmaz”.
 
Böylece, 6100 sayılı HMK’nun bazı maddeleri, henüz  yürürlüğe girmeden değiş-tirilmiştir!
 
Bilindiği gibi, ülkemizde istinaf derecesinin bulunmaması sebebiyle ”karar düzeltme” yolu kabul edilmiştir (HUMK m.440-442/A). HMK’nda ise karar düzeltme yolu yoktur.  Bunun nedeni, istinaf mahkemelerinin faaliyete geçmesinden sonra karar düzeltme müessesesinin varlık nedeninin ortadan kalkacak olmasıdır.
 
Ancak, 6217 sayılı Kanunun 30 uncu maddesiyle, 6100 sayılı HMK’na, Geçici 2 nci maddeden sonra gelmek üzere aşağıdaki geçici 3 üncü madde eklenmiştir:
 
Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazetede ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hüküm-lerinin uygulanmasına devam olunur (fıkra 1). Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkı-nda, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygu-lanmasına devam olunur (fıkra 2). Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hallerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanu-nun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır (fıkra 3).”
 
Bu sebeple, bölge adliye (istinaf) mahkemelerinin faaliyete geçmesinden sonra, uzunca süre, temyiz ve karar düzeltme hakkındaki mevcut hükümler ile  yürürlüğe girecek olan (yeni) temyiz hükümleri  bir arada uygulanmaya devam olunacaktır.
 
b)  HMK’nda yargılamanın  iadesi bakımından bazı değişiklikler vardır. Şöyle ki:
 
Davaya bakan  mahkemenin kanuna uygun olarak  teşekkül etmemesi, yargılamanın iadesi sebepleri arasına alınmıştır (HMK m.375/1,a). HUMK m.445,I/9’deki memnu hâkimin karar vermesi haline;  HMK m.375/1,b’de,  ret talebi merciince (HMK m.40) kesin olarak kabul edilen hâkim de eklenmiştir. Tercümanın gerçeğe aykırı beyanı da, bilirkişi görüşünde olduğu gibi yargılamanın iadesi sebebi olarak sayılmıştır (m. 375/1,f).
 
 
 
 
23)  ÇEKİŞMESİZ YARGI
 
HMK’nun 9 uncu kısmındaki  “çekişmesiz yargı”  (HMK m.382-388 ) hükümleri yeni-dir.
 
 
HMK’nun 382 nci maddesine göre:
 
Çekişmesiz yargı, hukukun, mahkemelerce; a) ilgililer arasında uyuşmazlık olmadığı hal,  b) İlgililerin ileri sürülebileceği herhangi bir hakkının bulunma­dığı hal, c) Hâkimin re’sen harekete geçtiği hal ölçütlerinden  birine veya birkaçına göre bu yargıya giren işlere uygu­lanmasıdır (HMK m.382/1).
 
Çekişmesiz yargı işleri; kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku, borçlar hukuku, ticaret hukuku, icra iflâs hukuku  ve çeşitli kanunlardaki iş ve davalar şeklinde  grup-landırılarak, uzun bir liste halinde sayılmıştır (HMK m.382). Bu sayma, sınırlı sayma (numerus clausus) değildir, yalnızca örnek olarak belirtilmişlerdir.
 
Çekişmesiz yargı işlerinde aksine bir düzenleme bulunmadıkça, görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesi (HMK m.383); yetkili mahkeme, talepte bulunan kişinin veya ilgililerden birinin oturduğu yer mahkemesidir (HMK m.384).
 
Çekişmesiz yargı işlerine, niteliğine uygun düştükçe basit yargılama usulü uygula-nır. Bu işlerde, resen araştırma ilkesi geçerlidir (HMK m.385,2).
 
Mühürleme, deftere  geçirme ve yemin tutanağı düzenlenmesi gibi işlerin düzen-lenmesi usulü, Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılacak olan yönetmelikte belirlenir (HMK m.386).
 
Çekişmesiz yargı kararları karşı, öğrenilmesinden itibaren iki hafta içinde istinaf yoluna başvurulabilir (HMK m.387).
 
Çekişmesiz yargı kararları, aksine hüküm bulunmadıkça, maddî anlamda kesin hüküm  oluşturmaz (HMK m.388).
 
24) GEÇİCİ  HUKUKΠ KORUMALAR
 
HMK’nun  389-406 ncI maddeleri (onuncu kısım), “geçici hukukî korumalar”a ayrıl-mıştır.
 
HMK’nda  “geçici hukukî  koruma” tabiri, bir üst kavram olarak[31] ele alınmış ve bura-da ihtiyati tedbirler (m.389-399) ile delil tespiti ve diğer geçici hukukî korumalar (m.400-406) düzenlenmiştir.
 
a) HMK’nun  ihtiyatî tedbirlerle ilgili 389 uncu maddesinde; “mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebilir” şeklinde genel bir açıklama yapılmıştır.
 
HMK m.390 hükmü; dava açılmasından önceki  ihtiyati tedbir için yetkili ve görevli mahkemeyi, “esas hakkında görevli ve yetkili” mahkeme olarak belirlemiş ve böy-lece, uygulamada tereddütler yaratan ve sıkça  kötüye kullanılan, “ihtiyatî tedbirin en az masrafla ve en çabuk nerede ifası mümkünse o mahal mahkemesince de karar verilebilir”  şeklindeki HUMK m.104 hükmünden ayrılmıştır.
 
HMK’nun 391 inci maddesinin 3 üncü fıkrası, ihtiyati tedbir talebinin reddi halinde (İcra ve İflâs Kanunundaki ihtiyati haciz düzenlemesine -İİK m.258,III- paralel olarak), kanun yoluna başvurma imkânı getirmektedir.
 
Eşitlik ilkesi gerekçesiyle, Devletin teminat yatırmaktan muaf olmasına ilişkin HUMK m.100’deki mevcut düzenleme, HMK’na alınmamıştır.
 
HMK m.392,2’de yeralan, hükmün kesinleşmesinden veya ihtiyatî tedbir kararının kalkmasından itibaren  bir ay içinde tazminat davasının açılmaması halinde temina-tın iade edileceğine dair düzenleme yenidir.
 
HUMK m.196’daki düzenlemenin aksine, (İİK m.264,I’e paralel olarak)  ihtiyatî tedbir kararının uygulanmasının  bir hafta içinde talep edilmesi zorunluluğu getirilmiş ve aksi halde dava açılmış olsa dahi, tedbir kararının kendiliğinden ortadan kalkacağı düzenlenmiştir (HMK m.393,1).
 
Menfaati açıkça ihlal edilen üçüncü kişilerin de, ihtiyati tedbiri öğrenmelerinden itibaren bir hafta içinde itiraz edebilmeleri olanağı  öngörülmüştür (HMK m.394,3). İtiraz hakkında verilen karara karşı kanun yoluna gidilebilir (HMK m.394,5).
 
İhtiyatî tedbirden sonra dava açma süresi, on gün  (HUMK m.109) değil, iki hafta  olarak belirlenmiştir (HMK m.397,1).
 
İhtiyati tedbirin etkisinin, aksi belirtilmediği sürece, nihaî kararın kesinleşmesine kadar devam edeceği öngörülmüştür (HMK m.397,2). Böylece HUMK m.112’deki, çeşitli eleştirilere yol açan,  “esas hakkında hüküm verilmekle ihtiyati tedbirin orta-dan kalkacağı esası” terk edilmiştir (veya deyiş yerinde ise, tersine çevrilmiştir)
 
Bu değişikliğin Gerekçesi  konuya açıklık getirmektedir: “İkinci fıkrada tedbir kararının hangi süre ile devam edeceği ve et­ki­sini sürdüreceği düzenlenmiştir. 1086 sayılı Kanundan farklı olarak tedbirin etkisinin aksi belirtilmedikçe nihaî kararın kesin-leşmesine kadar devam ede­ceği kabul edilmiştir. Eğer şartları oluştuğu kanaatine varılarak tedbire karar verilmişse, ortaya kesin bir nihaî karar çıkıncaya, yani uyuş-mazlık tam olarak açıklığa kavuşuncaya kadar etkisini sürdürmesi ilkesi benim-senmiştir. Ancak, mahkemece bunun aksine de karar verile­bilir. Özellikle, tedbir kararı verildikten sonra, asıl hükümde tedbir talep eden haksız çıkmışsa, mahkeme hükümle birlikte tedbirin de kaldırılma­sına karar verebilir. Bu durumda ka­nun yoluna başvurulduğu aşamada tedbir kalkmış olacaktır. Bununla bir­likte, örneğin usule ilişkin bir karar verilmişse, bu tedbirin kaldırılması için yeterli bir sebep oluşturmayabi­lir. Tüm bu hususlar mahkemece dikkate alınarak, gerekiyorsa hükümle birlikte tedbirin kaldırılmasına karar verilebi­lir. Tedbirin kaldırılmasına karar verilmedikçe, asıl olan nihaî kararın ke­sinleşmesine kadar tedbirin devam etmesidir. Bu fıkra ile uygulamada ortaya çıkan tartışma ve tered­dütler bertaraf edilmeye çalışılmıştır”.
 
Haksız ihtiyati tedbirden dolayı açılacak olan tazminat davasını düzenleyen HMK’ nun  399 uncu maddesi yenidir. Buna göre,  “Lehine ihtiyati tedbir kararı verilen taraf, ihtiyati tedbir talebinde bulunduğu anda haksız olduğu anlaşılır yahut tedbir kararı kendiliğinden kalkar ya da itiraz üzerine kaldırılır ise teminat gösterilmiş olmasından dolayı uğranılan zararı tazminle yükümlüdür (fıkra 1). Haksız ihtiyatî tedbirden kaynaklanan tazminat davası, esas hakkındaki dava­nın karara bağlandığı mahke-mede açılır (fıkra 2). Tazminat davası açma hakkı, hükmün kesinleşmesinden veya ih­tiyatî tedbir kararının kalkmasından itibaren, bir yıl geçmesiyle zama­naşı­mına uğrar (fıkra 3)”.
 
b) Delil tespitine ilişkin HMK m.400-406; HUMK’nun 368-374’e paraleldir.
 
25)  TAHKİM
 
Hukukumuzda tahkimi düzenleyen iki ayrı düzenleme bulunmaktadır. Buna göre iç (millî) tahkim HMK m.407-444 (HUMK m.516-536)’de; milletlerarası tahkim, 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanununda  düzenlenmiştir[32].
 
HMK m.407-444 (onbirinci kısım) hükümleri, yabancılık unsuru içermeyen ve tah-kim yerinin Türkiye olarak belirlendiği uyuşmazlıklarda uygulanır (HMK m.407)[33]. Hükmün gerekçesinde de açıkça ifade edildiği üzere. HMK m.407, iç (millî) tahkim açısından toprak esası ilkesini kabul etmiştir.
 
Tahkim (yani, iç tahkim) bakımından HMK’nun getirdiği  hükümler, HUMK hüküm-lerinden farklıdır. Bu fark, esas itibariyle HMK hükümlerinin, Milletlerarası Tahkim Kanununa paralel olarak düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır.
 
Elinizdeki incelemenin amacını aşacağından, burada, iç tahkim hükümleri açısından  HMK ve HUMK arasındaki farklılıkların ayrıntılarına girilmeyecek  yalnızca çok önemli görülen bazı hususlara değinmekle yetinilecektir:
 
Tahkim itirazının, ilk itiraz olduğu açıkça belirtilmiştir (HMK m.413).
 
Hakemler, tahkim yargılaması sırasında ihtiyati tedbir veya delil tespitine karar vere-bilirler. Bu kararların icra edilebilirliğine devlet mahkemesi karar verir (HMK m.414).
 
Hakemler kendi yetkileri hakkında karar verebilirler (HMK m.422; karş. HUMK m. 519).
 
Tahkim süresi, ilk toplantı tutanağının düzenlenmesinden itibaren (HUMK m.529’ daki gibi altı ay değil), bir yıldır (HMK m.429).
 
Hakem kararına karşı, yalnızca iptal davası açılabilir (HMK m.439; karş. HUMK m.533).
 
Hakem ücreti konusunda Adalet Bakanlığınca yıllık tarife yayınlanır (HMK m.440).
 
26)   SON HÜKÜMLER
 
HMK’nun  son hükümler (m.445-452) başlığı altında; m.445’de, elektronik işlemler; m.446’da  disiplin para cezaları düzenlenmekte; m.447’de,  diğer kanunlardaki sözlü ve seri yargılama usulüne atıfların basit yargılama usulüne olarak kabul edile-ceği; m.448’de,  bu Kanun hükümlerinin yürürlüğe girmesiyle,  tamamlanmış işlem-leri etkilememek kaydıyla derhal uygulanacağı; m.449’da, bu kanunda çıkarılacağı belirtilen yönetmeliklerin Adalet Bakanlığınca  yürürlükten itibaren altı ay içinde çıka-rılacağı, bunlar çıkarılıncaya kadar mevcut yönetmeliklerin kanuna aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam edileceği belirtilmektedir.
 
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu   01 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe gire-cektir (HMK m.451) girecektir.
 
HMK m.450’ye  göre, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükten  kalkacaktır; ancak, yukarıda  (22 nolu başlık altında) belirttiğim  üzere,  6217  s.K. m.30 ile eklenen  geçici 3 üncü maddeye göre,   bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar, HUMK’nun bazı hükümleri yürürlükleri sürdüreceklerdir.
 
 
 
-----------------0-----------------


[1]  Bkz. Ejder Yılmaz, Dünden  Bugüne Hukuk Usulü Muhakemeleri  Kanunumuz (Cumhuriyetin Ku-ruluşundan Bugüne Türk Hukukunun Seksen Yıllık Gelişimi, Sempozyum, Ankara 2003) s.243-278.
[2]  HUMK’nu değiştiren kanunların ve değiştirilen hükümlerinin listesi için bkz.: Baki Kuru/Ramazan  Arslan/Ejder Yılmaz, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve İlgili Mevzuat, 35. Baskı, Ankara 2010, s.22-25.
[3]  Nitelik ve nicelik açısından büyüklük itibariyle Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki kanun-laştırma hareketine  1 inci; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarındaki kanunlaştırma hareketine 2 nci denecek olursa, bugünkü kanunlaştırma hareketine de  3 üncü demek mümkündür.
[4]    Bkz. Ejder Yılmaz, İstinaf, Ankara 2005.
[5]  Ki, istinaf mahkemelerinin 01 Haziran 2007’de faaliyete geçeceği  konusunda Kanunda  hüküm vardı. Ancak bu husus gerçekleşemedi. Daha sonra, Adalet Bakanlığının kararı ile dokuz yerde   (İstanbul, Bursa, İzmir, Ankara, Konya, Samsun, Adana, Erzurum ve Diyarbakır’da) istinaf mahke-mesi kurulduğu açıklandı (Resmî Gazete 5.6.2007, sa.26543). Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı “Yargı Reformu Stratejisi Taslağı” (Ankara 2008) adlı eserde, istinaf mahkemelerinin  2010 yılı  Ocak ayında faaliyete geçeceği belirtilmekte idi (s.19-20); o da olmadı.
[6]  Tasarı hakkındaki görüşlerim için bkz: Ejder Yılmaz, Hukuk  Muhakemeleri Kanunu Tasarısı Üzerine Bazı Notlar  (Medenî Usûl ve İcra-İflâs Hukukçuları Toplantısı - V, Ankara 2007, s.167-231).
[7]    “Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu Raporu” (1/574), Dönem: 23 Yasama Yılı: 3, TBMM (S. Sayısı: 393).
[8]  Bkz. Yılmaz, yuk. dn.7’de anılan makale.
[9]  Bu ad konusunda bkz. Ceza Muhakemesi Kanununa ait TBMM Adalet Komisyonu Raporu.
 
[10]   Bkz. Erdener Yurtcan, CMK  Şerhi, İstanbul 2005 s.35-36.
[11] Ejder Yılmaz, Aksayan Adaletten İşleyen Adalete (Yeni Türkiye, Yargı Reformu Özel Sayısı,  1996/10, s.470-493); Ejder Yılmaz, Hukuk Davaları Bakımından Adalet Hizmetlerinin İyileştirilmesi İhtiyacı ve Yapılması Gerekenler  (Şakir Berki’ye Armağan, Konya 1996 s.55-76).
[12] Örneğin bkz. Baki Kuru, Hukuk Davalarının Uzaması Sebepleri, Ankara 1970 s.31-49; Baki Kuru, Hukuk Davalarında Yargılamanın Çabuklaştırılması İçin Alınması Gereken Tedbirler (İBD 1984/4-6, s.166-186).
[13]  Bkz. yuk. dn.11’de anılan makaleler.
[14] Ejder Yılmaz, Usul Ekonomisi (A.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, cilt 57/1, -Prof.Dr.Necip Bilge   Armağanı- Ankara 2008) s.243-274.   
 
[15]  Bkz. yuk. dipnot 11.
[16]  Bkz. m.17’ya ait Hükûmet Gerekçesi.
[17]  Bu vesile ile belirtmek isterim ki, HUMK’nun 575 ve 576 ncı maddeleri, 09.02.2011 gün ve 6110 s.K. m.14 ile yürürlükten kaldırılmış ve HUMK’nun 573 üncü maddenin birinci fıkrası, “Hâkimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir” yeklinde değiştirilmiştir. Yine, 6110 s.K. m.12 ile 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanu-nunun 93 üncü maddesinden sonra gelmek üzere, 93/A maddesi eklenmiştir. Ayrıca bkz. 6110 s.K. geçici m.2. Böylece hukukumuzda hâkimlerin sorumluluğu, bugün için bu hükümlere tâbidir.
[18]  Bkz. Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı (Adalet Bakanlığı), Ankara 2006, s.22 vd.
[19]  Bu  konu hakkında bkz. Ejder Yılmaz / Ümit Yılmaz, Hukuk  Rehberi, cilt 1, Ankara 2006, s. 239 vd.
[20]  Bkz. Ejder Yılmaz, Medenî Yarğılama Hukukuknda Islah, Ankara 2010 s.52 vd, 352 vd.
[21]  Bkz. bu konuda: Ejder Yılmaz,  Arabuluculuğun Yasa İle Düzenlenmesi  (“Hukuk Uyuşmazlıkların-da Arabuluculuk Kanunu Tasarısı”nın Değerlendirilmesi) (Ankara Barosu Uluslararası Hukuk Kurul-tayı Ankara  2010’da sunulan Tebliğ).
 
[22]  Bkz. Yılmaz, Islah s. 402 vd.
[23] Bkz. Yılmaz, Medeni Yargılama Hukukunda  Islah, İstanbul 1982, s.289-293.
[24]  İspat yükü konusunda bkz.: Bilge Umar / Ejder Yılmaz, İsbat Yükü, İstanbul 1980.
[25]  Bkz. Ejder Yılmaz, Medeni Yargılama Hukukunda Yemin, Ankara  1989.
[26] Bkz. örneğin: Ejder Yılmaz, Hukukumuzda Bilirkişilik Kurumu (Yaklaşım 1996/42 s.26-31); Ejder Yılmaz, Uygulamada Bilirkişilik ve Bilirkişi Raporları (Malî Hukuk 1996/62 s.12-31); Ejder Yılmaz,  Türk Hukuku ile Karşılaştırmalı Olarak Alman, İsviçre ve Avusturya Hukuklarında Bilirkişilik (II. Bilirkişi Eğitim Semineri, Ankara 2000, s.3-27); Ejder Yılmaz, Bilirkişiliğin Kurumsallaştırılması Hakkında Bir Kanun Taslağı (Bilirkişilik Sempozyumu, Samsun 9-10 Kasım 2001, Ankara 2002, s.538 - 550).
 
[27] Anayasa Mahkemesinin, 14.01.2010 tarih ve 27/9 sayılı kararı (Resmî Gazete: 17.02.2010, sa. 27524).
[28] Ve bu arada kanun yararına temyiz (HMK m.363; HUMK m.427,V-VII). Bkz. Ejder Yılmaz,  Ola-ğanüstü Temyiz, Ankara 2003.
[29]  Bkz. bu konular  hakkında: Ejder Yılmaz, İstinaf, Ankara 2005; Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2007 s.635 vd. Muhammet Özekes, Sorularla Medeni Usul Hukukunda Yeni Kanun Yolu Sistemi, Ankara 2008.
[30]  Resmî Gazete  14.04.2011 sa.27905.
[31] Bkz. Ejder Yılmaz, Geçici Hukuki Himaye Tedbirleri, 2 cilt, Ankara 2001.
 [32] Bu konuda bkz. Ejder Yılmaz, Alman Hukukunda Milletlerarası Tahkim  (Milletlerarası Tahkim   Konusunda Yasal Bir Düzenleme Ge­rekir mi? Sempozyum, Ankara 1997) s.127-167. Ejder Yılmaz, Milletlerarası Tahkim Kanunu Taslağı  (Milletlerarası Tahkim Konusunda Yasal Bir Düzenleme Gerekir mi? II, Taslaklar, Tartışmalar, Öneriler, Ankara 1999) s.6 vd., 325-367.
[33] Yabancılık unsuru taşıyan ve tahkim yerinin Türkiye olarak belirlendiği uyuşmazlıklara ise, 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu uygulanır (4686 s.K. m.1,II).

Forum