 |
Yargıtay içtihatları bölümü
Yargıtay Kararı
T.C
Y A R G I T A Y
İçtihadı Birleştirme
Büyük Genel Kurulu
E. 1990/5
K. 1991/4
T. 22.11.1991
* İŞVERENİN İFLASI
* PRİM ALACAĞI
* GECİKME ZAMMI
ÖZET : 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 80. maddesinde öngörülen prim
alacaklarına, aynı maddenin yaptığı yollama ile Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanuna göre uygulanacak gecikme zammı İflasın açılmasından
sonra da işlemeye devam eder.
(506 s. SSK. m. 80) (6183 s. AAK. m. 9, 12, 21, 27, 36, 101, 103)
Sosyal Sigortalar Kurumu'nun vekili 15.1.1990 günlü dilekçe ile Yargıtay Hukuk
Genel Kurulu'nun 1.11.1989 günlü ve Esas: 1988/11-768, Karar: 1989/566
sayılı; 1.11.1989 günlü ve Esas: 1988/12-837, Karar: 1989/587 sayılı;
13.12.1989 günlü ve Esas: 1988/11-706, Karar: 1989/661 sayılı kararları ile
Yargıtay Onikinci Hukuk Dairesi'nin 28.11.1985 günlü ve 4200-10216 sayılı;
30.3.1987 günlü ve Esas: 1986/7964, Karar: 1987/6288 sayılı kararlarında; 506
sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesi gereğince Kurum'a
ödenmesi gereken primlerin süresinde ödenmemesi nedeniyle uygulanacak gecikme
zammının, borçlu işverenin iflasına karar verilmesi halinde; iflasın
açılmasından sonra da işlemeye devam edeceğinin kabul edildiği ve Yargıtay
Onbirinci Hukuk Dairesi'nin 27.10.1987 günlü ve 2465-5709 sayılı; 21.12.1987
günlü ve 5170-7455 sayılı kararlarının da aynı doğrultuda bulunduğu; aynı
Dairenin daha sonra verdiği 26.2.1988 günlü ve 274-1136 sayılı; 28.2.1989
günlü ve 1118-1230 sayılı; 20.11.1989 günlü ve 7292-6385 sayılı kararlarında
ise; anılan gecikme zammının borçlunun iflasına karar verildikten sonra
işlemeye devam etmeyeceği ve kesileceği; ancak tasfiye sonunda borçluya ait
mal veya para kaldığı takdirde iflasın açılmasından sonra Kurum'un tahakkuk
ettirdiği tüm gecikme tazminatının bu kalandan tahsil edileceği görüşünün
benimsendiği; böylece Hukuk Genel Kurulu, Onikinci Hukuk Dairesi ve Onbirinci
Hukuk Dairesi'nin önceki kararları ile Onbirinci Hukuk Dairesi'nin sonraki
kararları arasında içtihat aykırılığının meydana geldiğini ileri sürerek
içtihatların birleştirilmesini istemiş; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nca
konu İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda görüşülmek üzere sevk
edilmiş bulunduğundan; dağıtılan gündem gereğince 22.11.1991 gününde toplanan
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda Raportör Üyenin
açıklamaları dinlendikten sonra gereği görüşüldü: Öncelikle; kararlar
arasında 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesi
gereğince tahakkuk ettirilen gecikme zammının iflasın açılmasından sonra da
işlemeye devam edip etmeyeceği konusunda içtihat aykırılığı bulunduğu ve bu
aykırılığın giderilmesi gerektiğine oybirliği ile karar verilerek işin
esasının görüşülmesine geçilmiştir.
Esasa geçildiği sırada söz alan bazı üyeler, 3749 sayılı Kanunla Yargıtay'da
yeni Daireler kurulduğunu, bunlardan Ondokuzuncu Hukuk Dairesi'nin, evvelce
Onbirinci Hukuk Dairesi'nin bakmakta olduğu iflas davalarına bakmakla
görevlendirildiğini, bu Dairenin henüz yeni faaliyete geçtiği, ilgili Daire
olarak görüş bildirilmesi için uygulamasının beklenmesini ve iflasın
açılmasından sonraki gecikme zammının iflas masasına kaydedilip edilemeyeceği
konusunun kapsama alınarak öncelikle incelenmesi gerektiğini ve bu incelemeye
olanak verilmesi amacıyla görüşmelerin ertelenmesini önererek, bu önerinin
oya sunulmasını istemişlerdir. Diğer bir kısım üyeler ise; bu konunun oya
sunulmasının gerekmediğini bildirmişlerdir. Bu durumda, esasla ilgili olmayan
ve çözümlenmediği takdirde esasın incelenmesini engellemeyen bu konunun oya
sunulması gerekip gerekmediğinin Başkanlıkça takdiri gerekmiştir. Görüşmeler
sırasında ortaya atılan ve esasla ilgili olmayan her konunun mutlaka oya
sunulması gibi bir yol izlenecek olursa, görüşmelerin sağlıklı bir şekilde
sürdürülmesine ve sonuçlandırılmasına olanak kalmaz. Aksi halde öncelikle,
yeni kurulan dairenin ilgili daire olup olmadığı ilgili ise bu konunun oya
sunulması gerekip gerekmediği oylanacak; gerektiği sonucuna varıldığı
takdirde bu defa yeni dairenin uygulamasının, görüşünün beklenmesine gerek
olup olmadığı oylanacak ve tevali eden bu nitelikteki oylamalarla yargı
işlerinin sürüncemede kalması sonucu doğacaktır. Diğer taraftan, içtihadı
birleştirmeye esas tutulan kararlar arasında aykırılık bulunduğuna ve konusu
da belirlenen aykırılığın giderilmesine oybirliği ile karar verildikten
sonra, yeni kurulan Daire'nin görüşünün beklenmesine gerek olup olmadığının
oylanması, esasa girilmesine ilişkin kararla da çelişir. İşte bu nedenle
durum Başkanlıkça değerlendirilerek; içtihat aykırılığı belirlendikten sonra,
Yargıtay'da iflas davaları ile ilgili temyiz incelemelerinin yeni kurulan bir
Daireye verilmiş olmasının, içtihadı birleştirme görüşmelerinin ertelenmesini
gerektirmeyeceği sonucuna varılmıştır. Kaldıki şu husus özellikle
belirtilmelidir ki, ilgili daireden amaç, içtihadı birleştirme görüşmelerine
esas tutulan kararların ait oldukları dairelerdir. İçtihadı birleştirme
görüşmeleri sırasında dahi Onbirinci Hukuk Dairesi bu tür uyuşmazlıklara
bakan daire niteliğinde olup Ondokuzuncu Hukuk Dairesi, Başkanlar Kurulu
Kararı uyarınca ancak 31 Ekim 1991 gününden sonra Yargıtay'a gelen işlere
bakacaktır ve bu konuda da hiçbir kararı bulunmamaktadır. Kararı olmayan bir
daireden görüş sorulması içtihadı birleştirme kurumu ile bağdaştırılamaz. Öte
yandan, İçtihadı Birleştirme Kurulları'na nasıl başvurulacağı, yasa ile
açıkça düzenlenmiş olup, sözü edilen Kurulların re'sen bir konuyu oylama
sureti ile dahi olsa içtihadı birleştirmenin kapsamına almasına yasal olanak
bulunmamaktadır. Sıra cetveline kayıt edilebilip edilememe içtihadı
birleştirme sorununun çözümünden sonra uygulama ile yön verilecek tali bir
konu oluşturmaktadır. Bu gerekçelerle yasaya açıkça aykırı düşecek bir
konunun oya sunulmasına ve ertelenmesine Başkanlıkça gerek görülmediği Büyük
Genel Kurul'un bilgilerine arzolunarak görüşmelere devam olunmuştur.
İçtihadı birleştirmenin konusu, sadece 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun
değişik 80. maddesinde öngörülen, sigorta primlerinin süresinde ödenmemesi
nedeniyle uygulanacak "gecikme zammı"nın, borçlu işverenin iflasına karar
verilmesi halinde; iflasın açıldığı tarihten itibaren işlemeye devam edip
etmeyeceği sorunu ile sınırlıdır. Bu nedenle, diğer bir kısım yasalarda da
yer alan gecikme zammının faiz niteliğinde olup olmadığı yönü üzerinde
durulmasına gerek görülmemiştir. Diğer taraftan, 506 sayılı Yasanın değişik
80. maddesinde öngörülen gecikme zammının, iflasın açılmasından sonra da
işlemeye devam etmesi halinde, gecikme zammının ne şekilde tahsil edileceği,
diğer bir ifade ile, İcra İflas Kanununun değişik 196. maddesinin son fıkrası
gereğince faiz gibi işlem görüp görmeyeceği sorunu da içtihadı birleştirmenin
konusu dışında kalmaktadır. Çünkü bu sorun ancak, gecikme zammının, iflasın
açılmasından sonra da işlemeye devam edeceği kabul edildiği takdirde gündeme
gelebilecek olan tali bir sorundur.
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesinin üçüncü
fıkrasında; primlerin, süresi içinde ve tam olarak ödenmemesi halinde,
ödenmeyen kısmına, sürenin bittiği tarihten başlayarak Amme Alacaklarının
Tahsil Usulü Hakkında Kanunda belirlenen gecikme zammı oranlarının
uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Aynı maddenin döndüncü fıkrasında; "Ay
kesirleri tam ay olarak hesap edilir. Gecikme zammı yalnız prim alacaklarına
uygulanır ve borç ödenene kadar devam eder" ve beşinci fıkrasında da; "Dava
ve icra takibi açılmış olsa bile, primlerin ödenmemiş kısmı için gecikme
zammı tahsil olunur" denilmiştir. Bu hükümler, gecikme zammının, borçlu
işverinin iflası halinde de işlemeye devam edeceğini açıkca göstermektedir.
Aynı maddenin altıncı fıkrasında da; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
Usulü Hakkında Kanunun sadece, 9, 12, 21 ila 27 ile 36, 101 ve 103.
maddelerinin Kurum alacakları hakkında da uygulanacağı gösterilmek suretiyle,
6183 sayılı Yasaya sınırlı bir gönderme yapılmıştır. Anılan Yasanın 52.
maddesine gönderme yapılmadığından, bu maddedeki, amme alacakları ile ilgili
gecikme zammının iflas halinde, iflasın açıldığı tarihe kadar işleyeceğine
dair hükmün, sosyal sigorta primlerinin gecikme zammı hakkında uygulanmasına
olanak görülmemiştir. 506 sayılı Yasanın değişik 80. maddesinde bu yönden bir
boşluk bulunmadığı için, kıyas yolu ile bir uygulama yapılmasına da gerek
bulunmamaktadır. Kaldı ki sosyal sigorta primlerinin, sosyal güvenlik ile
ilgili özelliği nedeniyle 6183 sayılı Yasadaki amme alacaklarına benzetilmesi
de mümkün değildir. Böyle bir benzerlik olsaydı, yasa koyucu 6183 sayılı
Yasanın 52. maddesine de göndermede bulunurdu. Oysa, 6183 sayılı Yasanın
gönderme yapılan maddeleri ayrı ayrı gösterilmek suretiyle, 52. maddenin
uygulanmasının istenmediği açıkca ifade edilmiş olmaktadır. Yasa koyucu
getirdiği düzenlemelerde sosyal güvenlik hukukunun özelliklerini ve büyük
önemini dikkate almıştır. Esasen 506 sayılı Yasanın değişik 80. maddesinde
sigorta prim borçlarının ve gecikme zammının hangi halde ertelenebileceği
ayrıca gösterilmiştir. Bunlar, su baskını ve deprem gibi tabii afetlerdir.
Borçlu işverenin iflas etmesinin, bu nitelikte bir tabii afet olmadığı
kuşkusuzdur. Öte yandan, yasada açıkca öngörülmedikçe, borçlunun iflas
etmesi, kendiliğinden, faizin veya gecikme zammının işlemesini durduracak bir
olgu olarak da kabul edilemez. Nitekim İcra ve İflas Kanununun değişiklikten
önceki 196. maddesinde rehin ile temin edilmemiş bütün alacakların
faizlerinin iflasın açılması ile müflise karşı işlemeyeceği hükme bağlanmış
idi. Aynı şekilde 6183 sayılı Yasanın 52. maddesinde de, gecikme zammının,
borçlunun iflasına kadar işlemeye devam edeceği açıklanmıştır. Görülüyor ki
yasa koyucu, alacağın faizininin veya gecikme zammının, borçlunun iflası
halinde işlemesini arzu etmiyorsa bunu açıkca belirtme yolunu izlemektedir.
Aksi halde, faiz veya gecikme zammı, borçlunun iflasından sonra da işlemeye
devam edecektir.
İcra ve İflas Kanununun 196. maddesinin ilk şeklinde, iflasın açılması ile
birlikte, müflise karşı faizlerin işlemeyeceği hükmü yer aldığından, Yargıtay
Onbirinci Hukuk Dairesi'nin, içtihat aykırılığına neden olan sonraki
kararlarında 506 sayılı Yasanın değişik 80. maddesindeki "gecikme zammı",
faize benzetilerek, 196. maddenin kıyasen uygulanması ve gecikme zammının da
borçlunun iflası halinde işlemeyeceği içtihat edilmiştir. Ne varki 196.
madde, 9.11.1988 günlü ve 3494 sayılı Kanunla değiştirilerek; iflasın
açılması ile birlikte, iflas masasına giren alacaklarda faizin işlemeye devam
edeceği kabul edilmiştir. Bu nedenle artık, gecikme zammı ile faizin aynı
nitelikte olup olmadığı sorunu üzerinde durulmasına gerek kalmamıştır.
Onbirinci Hukuk Dairesi'nin görüşünü benimseyen üyelerin Büyük Genel
Kuruldaki açıklamalarında; alacaklılar arasında eşitliğin sağlanması için,
İcra ve İflas Kanununun değişik 196. maddesinin son fıkrasındaki; bu maddeye
göre tahakkuk edecek faiz ödemelerinin, 195. maddeye göre hesaplanan ana
paralar ödendikten sonra bakiyesi üzerinden yapılacağına dair hükmün, gecikme
zammı hakkında da uygulanması gerektiği görüşü dile getirilerek, içtihadı
birleştirme kararında bu konunun da açıklığa kavuşturulmasını istemişlerse
de; kararlar arasındaki içtihat aykırılığı sadece gecikme zammının iflasın
açılmasınan sonra da işlemeye devam edip etmiyeceği konusu ile sınırlı
bulunduğundan ve bunun sonucu olarak iflastan sonra işlemeye devam eden
gecikme zammının tahsili yönünden İcra ve İflas Kanununun değişik 196.
maddesinin son fıkrası hükmünün uygulanıp uygulanamayacağı sorunu bu içtihadı
birleştirmenin kapsamı dışında kaldığından bu yön üzerinde durulmamıştır.
Oylamaya 111 üye katılmış; üç üye ön sorunun oya sunulmaması nedeniyle işin
esasının görüşülmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle esas hakkında oy
kullanmamış; seksen üye 506 sayılı Yasanın 80. maddesindeki gecikme zammının
iflasın açılmasından sonra da işleyeceği doğrultusunda; yirmisekiz üye ise
işlemeyeceği doğrultusunda görüş bildirmişler ve içtihatlar bu suretle Hukuk
Genel Kurulu, Onikinci Hukuk Dairesi ve Onbirinci Hukuk Dairesi'nin önceki
kararları doğrultusunda birleştirilmiş bulunmaktadır.
S o n u ç : 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesi
gereğince Kurum'a ödenmesi gereken primlerin süresinde ödenmemesi nedeniyle
uygulanacak gecikme zammının, borçlu işverenin iflasına karar verilmesi
halinde; iflasın açılmasından sonra da işlemeye devam edeceğine, içtihatların
bu yolda birleştirilmesine 22.11.1991 günlü ilk toplantıda üçte ikiyi geçen
çoğunlukla karar verildi.
KARŞI OY AÇIKLAMASI
* Yargıtay Kanununun 45/4. maddesinde; "İçtihadı Birleştirme GÖRÜŞMELERİ,
alınmış olan ilke kararları çerçevesinde YÜRÜTÜLÜR...",
Aynı Yasanın 17/1-c maddesinde; "İçtihadı Birleştirme görüşmelerine ve
kararların alınmasına ilişkin olarak ilke kararları ALINIR",
Yargıtay İç Yönetmeliğinin 16. maddesinde; "İçtihadı Birleştirme
kurullarındaki GÖRÜŞMELER, Yargıtay Kanununun 45/4 ve 17/1-c maddeleri
uyarınca Başkanlar Kurulu tarafından verilmiş olan İLKE KARARLARINA ve İÇ
YÖNETMELİK hükümlerine göre yapılır",
Hükümleri yer almaktadır.
19.6.1975 günlü Başkanlar Kurulunca ittihaz edilen ilke kararının:
- 4. Maddesinde; "Kurulda ÖNSORUN olarak kararlar arasında aykırılık olup
olmadığı veya SAİR NEDENLERLE içtihatların birleştirilmesine gerek bulunup
bulunmadığı hususları görüşülüp KARARA BAĞLANIR",
- 7. Maddesinde; "Kurulda öncelikle usule ilişkin hususlar hakkında konuşmak
isteyenlere söz verilir",
- 13. Maddesinde; "ÖNSORUNUN OYLANMASINA ilişkin açıklamalar kararda yer
alır",
İlkeleri saptanmıştır.
Buyurucu bu kuralları belirlendikten sonra İçtihadı Birleştirme görüşmesine
döndüğümüzde;
I - 5 Haziran 1991 günlü Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren
"Yargıtay Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair 3749 sayılı
Kanunla" yeni daireler kurulmuş ve bu İçtihadı Birleştirmeye konu olan husus,
yeni kurulan 19. Hukuk Dairesi'nin görevi olarak açıklanmıştır. Başkan ve
üyeleri seçilen bu daire, temyiz inceleme görevine başlamıştır. Tevhidi
İçtihat görüşmesinin yapıldığı 22.11.1991 tarihinde, İçtihadı Birleştirmeye
konu olan işlere münhasıran, bu daire tarafından bakılmakta ve karara
bağlanmaktadır.
Yukarıda sözü edilen ilke kararının 2. ve Yönetmeliğin 14/2-4. madderi
uyarınca İLGİLİ DAİRE BAŞKANININ, Daire görüşünü bildirmesi gerektiği gibi,
İlke Kararının 9. maddesi gereğince görüşmelerde SON SÖZÜN İLGİLİ DAİRE
sözcüsüne verilmesi öngörülmüştür.
Bu nedenle; öncelikle ve ÖNSORUN OLARAK İLGİLİ DAİRENİN hangi daire olduğunun,
diğer bir deyişle görüşmenin yapıldığı 22.11.1991 günü itibarı ile 19. Hukuk
Dairesi'nin ilgili daire olup olmadığının OYLAMA YAPILMAK SURETİ İLE
BELİRLENMESİ GEREKİR.
Çok sayıda sayın üyenin katıldığını gözlemlediğimiz bu yöndeki ÖNERİMİZ
oylamaya konulmadan, bu önemli ÖNSORUN karara bağlanmadan, "ilgili daire 11.
Hukuk Dairesidir" biçimindeki, Sayın Birinci Bşakan'ın görüşleri
doğrultusunda, 19. Hukuk Dairesi'nin DAİRE GÖRÜŞÜ alınmadan ve SON SÖZ 19.
Hukuk Dairesi sözcüsüne verilmeden, 11. Hukuk Dairesi'nin açıklamasından
sonra esasın oylamasına geçilmiştir.
II - Tevhidi İçtihat raporunda özet olarak; "Sosyal Sigortalar Kurumu'nun prim
alacaklarına uygulanan gecikme zammının iflas açılmasından sonra da işlemeye
DEVAM EDİP ETMEYECEĞİ" biçimindeki anlatımın, yapılacak esasa ilişkin
oylamada sorunu çözmeyeceği, "özetin ve oylama şeklinin değiştirilip Büyük
Genel Kurulca belirlenmesi, zira tüm görüşlerin gecikme zammının iflas
açılmasından sonra da işlemeye devam edeceği yönünde olduğu, ancak gecikme
zammının hukuki niteliğinin ne olduğu ve bunun sonucu olarak da sıra
cetveline yazılıp yazılmayacağı hususunun ihtilaflı olduğu" vurgulanıp bu
konuda ÖNSORUN oylaması yapılması birçok sayın üye tarafından önerilmişse de,
bu konuda da önsorun oylaması yapılmadan, özetteki gibi oylama yapılacağında
Başkanlıkça ısrar edilip, esas oylaması Tek seçenekli yapılmıştır.
III - Önsorun oylaması yapılmadığından, ilgili Daire olup olmadığı
belirlenemeyen 19. Hukuk Dairesi Başkanı Sayın Cengiz Kostakoğlu'nun "ilgili
Dairenin kendi Daireleri olduğu, konu hakkında Daire görüşü oluşturma
olanağına yeni faaliyete geçmiş olmaları nedeniyle olanak bulamadıkları,
inceleme yapmak ve Daire görüşü oluşturup Yüce Kurula arzetmek" yönündeki,
oturum açılır açılmaz vaki istemleri de keza ön sorun olarak kabul edilip
oylanmamış ve Sayın Birinci Başkan tarafından konunun olgunlaşmadığı
belirlendiğinde, bu hususun yeniden değerlendirileceği belirtildiği ve
tarafımızdan da bu husus vurgulandığı halde, İkinci bölümde açıklandığı üzere
konunun olgunlaşmadığı gözetilmeyerek bu ön sorun da oylamaya sunulmamıştır.
Açıklamaya çalıştığımız ÖNSORUN OYLAMALARININ önerildiği ve kanımızca
gerektiği halde oylama yapılmaması karşısında esasa ilişkin oy verme
zorunluluğumuz var mıdır?
Bu sorunun cevabını, Büyük Genel Kurulda da kıyasen uygulanması gereken
Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi vermektedir. Maddeye göre; "Genel
Kurullarda, çözülmesi gereken ön sorun ortaya çıkarsa ilkin o yönden GÖRÜŞME
ve OYLAMA YAPILIR.
ÖNSORUN OYLAMASI sonucu, bir üyenin düşüncesine aykırı düşmüş olsa dahi o üye
de işin esası hakkında oy vermek zorundadır".
BU HÜKME GÖRE ÖNSORUN ORTAYA ÇIKTIĞINDA BÜYÜK GENEL KURULCA OYLANIP
SONUÇLANDIRILMADIKÇA ÜYENİN ESASA İLİŞKİN OY VERME ZORUNLULUĞU (ÖDEVİ)
DOĞMAZ.
S o n u ç : Yukarıda arz ve izah edilen bu usuli nedenlerle, esasa ilişkin oy
ve karar verilemeyeceği görüşündeyim. 28.11.1991
Mehmet UYGUN
Birinci Başkanvekili
MUHALEFET ŞERHİ
* 1 - Yargıtay'da yeni kurulan ve faaliyete geçen 19. Hukuk dairesi 3749
sayılı Kanun ile iflas, konkordato ve sıra cetveline kayıt davalarına
bakmakla görevlendirilmiştir. Daire başkanı henüz müzakereye başlamadan önce
söz alıp konuyu dairelerinde görüştüklerini fakat bir sonuç ve karara da
varamadıklarını bildirerek davranışlarını ve oylarını belirlemek yönünden
görüşmenin ertelenmesini istemiştir. Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel
Kurullarında, bir üyenin dahi oy kullanacak derecede bir kanaate varamadığını
bildirerek konuyu ve dosyayı incelemek istemesi halinde görüşmenin
ertelenmesi bir teamül haline geldiği halde, yeni kurulan ve aynı konudaki
işlere bakmakla görevlendirilen daire mensupları adına yapılan erteleme
talebinin, başkanlık tasarrufuna girdiği gerekçesi ile ve kurulun oyuna
sunulmadan sayın başkan tarafından reddedilmesi usul ve teamüle aykırı bir
davranış olmuştur.
2 - Eksik şekilde tespit edilen İçtihadı Birleştirmenin konusu ve çerçevesi
yüce kurulca tam olarak anlaşılmadan, yapılan seri bir oylama ile bir konu ve
çerçeve kesinleştirilmiş sayılarak, konu ve özetin genişletilmesini isteyen
üyelere konuşma imkanı tanınmamış ve İçtihadı Birleştirme Kararının eksik ve
tereddütlere yol açacak bir şekilde çıkmasına sebebiyet verilmiştir.
İçtihadı birleştirmeye yol açan değişik kararlarda ağırlık noktası, 506 sayılı
Kanunun 80. maddesinde bahsi geçen (gecikme zammı)nın iflas eden prim
borçlusunun sıra cetveline kaydedilip edilmeyeceği ve paylaştırmaya katılıp
katılmayacağı hususudur. İİK.nun 196. maddesinin evvelki şeklinde, faizin
iflasın açılması ile kesileceği hükmünün, bir nevi temerrüt faizi
sayılabilecek gecikme zammına da uygulanmak gerekeceği yolunda uygulama yapan
11. Hukuk Dairesi, 196. maddenin değişik yeni şekline göre gerek faiz gerekse
gecikme zammının iflasın açılmasından sonra işlemeye devam edeceği, ancak ana
borcun ödenmesinden sonra masada bir miktar kalır ise o miktardan ödeneceği
şeklinde bir uygulamaya geçmiştir. Bu sebeple, yasa değişikliği sonucu 11.
Hukuk Dairesi'nin son uygulamaları Hukuk Genel Kurulu ve 12. Hukuk
Dairesi'nin uygulaması ile aynı istikamete dönüştüğünden, içtihadı
birleştirmenin noksan tespit edilen konusu itibarile uyuşmazlık sona
ermiştir. Bu sebeple ittihaz edilen içtihadı birleştirme kararı bu şekli ile
gereksiz ve sonuç vermez bir mahiyet almıştır. Çıkan kararda, iflasın
açılmasından sonra işlemeye devam eden gecikme zammının sıra cetveline
kaydedilip edilmeyeceği hususu cevapsız kalmış olup bu hususun başka bir
içtihadı birleştirme ile halledilebileceği düşüncesi eksik ve etkisiz bir
karara yol açmıştır.
3 - İçtihadı birleştirmeye konu olan gecikme zammının iflas hükümleri yönünden
ele alınıp incelenmesi gerekirken, 506 sayılı Kanunun ve 6183 sayılı Kanun
hükümleri yönünden ele alınıp faiz niteliğinde olup olmadığının tartışılması
yanlış olmuştur.
İİK. iflas hükümlerine göre, iflas halinde müflisten alacaklı olanların
alacakları, iflasın açılmasına kadar gerçekleşen miktarları ile nazara alınıp
sıra cetveline yazılır (İİK. 206 maddesine göre nafaka alacakları istisna
teşkil eder). SSK.nun prime ilişkin gecikme zammı alacağının iflasın açılması
tarihine kadar gerçekleşen miktarının sıra cetveline kaydedileceği tabiidir.
Ancak, iflasın açılmasından sonra işlemeye devam edecek olan bu alacağın
cetvele kaydı iflas hükümleri ile bağdaşmaz.
Gecikme zammının iflastan sonra işleyen bölümünün sıra cetveline
kaydedileceğine dair açık bir yasa hükmü mevcut değildir. Çoğunluk görüşünü
savunanlar 506 sayılı Kanunun 80. maddesindeki (Gecikme zammı, prim borcu
ödenene kadar devam eder) hükmüne dayanmakta ve her ne kadar 6183 sayılı
Yasanın 52. maddesinde (Gecikme zammının tatbik müddeti; iflas halinde
iflasın açlıdığı güne kadar olan müddettir) ifadesi mevcutsa da, 506 sayılı
Yasanın 80. maddesinde 6183 sayılı Yasanın 52. madesinin bu hükmünün
uygulanacağına dair bir atıf olmadığından gecikme zammının iflas tarihinden
sonra da işleyeceğini ileri sürmüşlerdir. Gerçekte, 506 sayılı Yasanın bu
konuda 6183 sayılı Yasa ile ilişkisi, 506 sayılı Yasadaki gecikme zammının
uygulanacak oranı ile şeklinin tespiti yönünden 6183 sayılı Yasaya atıf
yapılmış olmasından ibarettir.
506 sayılı Yasanın 80. maddesindeki gecikme zammının prim borcunun ödenmesine
kadar devam edeceği hükmü ise genel bir kural olup, borçlunun ödeme hususunda
irade serbestliği bulunması halinde uygulanacak bir hükümdür. İflasın
açılması ile borçlunun artık ödeme yapma imkanı yasa gereği ortadan
kalkacağından artık ödeme ile ilgili iflas hükümleri uygulanacaktır.
Yukarıda açıklandığı üzere 506 sayılı Yasa hükmü, iflas kurallarına göre
yorumlanmak gerekir.
4 - Aksinin kabulü, alacaklılar yönünden menfaatler dengesi ve hakkaniyet
kurallarına uygun düşmez.
SSK. çeşitli nedenlerle tahsil edilmeyen prim alacakları büyük miktarlara
ulaşmaktadır. Gecikme zammının sıra cetveline kaydı halinde çok zaman iflas
masasında yeterli karşılık almadığından SSK., prim alacağı ile gecikme
zammını alabilecek, daha az güçlü olan diğer alacaklılara ise belki bir şey
kalmayacaktır. SSK. ile özel ve tüzel kişi diğer alacaklılar arasında böyle
bir ayırım yapmak için bir haklı sebep de yoktur.
Yukarıda arzedilen nedenlerle çoğunluk kararına katılmıyoruz. 28.11.1991
Nihat ARYOL
11. Hukuk Dairesi Üyesi
KARŞI OY
* 1 - Tevhidi içtihat raporunda özet olarak belirtildiği gibi "Sosyal
Sigortalar Kurumu'nun prim alacaklarına uygulanan gecikme zammının iflas
açılmasından sonra da işlemeye devam edip etmeyeceği biçimindeki anlatımın
yapılacak esasa ilişkin oylamada sorunu çözemeyeceği, özetle oylama şeklinin
değiştirilip büyük genel kurulca belirlenmesi, tüm oyların gecikme zammının
iflas açılmasından sonra da işlemeye devam edeceği yönünde olduğu, gecikme
zammının sıra cetveline yazılıp yazılmayacağı hususunun ihtilaflı olduğu,
belirtilerek bu hususun ön sorunu olduğu,
Sayın üyelerce ileri sürülmüş bu husus sayın başkan tarafından oya
sunulmamıştır.
2 - 19. Hukuk Dairesi Başkanı Sayın Cengiz Kostakoğlu'nun; ilgili dairenin
kendi daireleri olduğu, yeni kuruldukları için bu hususta henüz görüş
oluşturmadıkları, inceleme yapmak ve daire görüşü oluşturup Yüce Kurula
sunmak hususundaki istemleri ön sorun yapılarak oylanmamıştır.
Sayın Başkanvekili Mehmet Uygun'un açıkladıkları gerekçeye katılarak Yargıtay
Yasası ve İç Yönetmenlik hükümlerine göre ön sorun ortaya çıktığında Büyük
Genel Kurulca oylanıp sonuçlanmadıkça üyenin esasa ilişkin oy verme
zorunluluğu doğamayacağından esasa ilişkin oy kullanmayarak karara muhalif
bulunmaktayım.
Türkan GÜVEN
1. Ceza Dairesi Başkanı
KARŞI OY
* Sosyal Sigortalar Kurumu'nun prim alacaklarına uygulanan gecikme zammının,
iflasın açılmasından sonra da sürüp sürmeyeceği konusu; 22.11.1991 tarihinde
toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Kurulu'nun ilk oturumunda
görüşülmüş ve sonuçlandırılmıştır.
Ne ki, içtihat; bir dizi yöntem (usul) ve oylama yanılgılarıyla
sakatlandığından ve görünüşte sonuçlandırıldığından, aslında çıkmamıştır.
Çünkü bu sakatlığın yaptırımı, yargılama hukukunda butlandır.
Beni bu sonuca ulaştıran sakatlıkları iki ana başlık altında toplamak ve
aşağıdaki biçimde özetlemek olanaklıdır:
1 - Yöntem yanılgısı :
Bu yanılgı, görüşme sırasında ortaya çıkan önsorunun oylanmamasından
kaynaklanmıştır. Gerçekten, konuyu Yüce Kurula sunan sayın üyeden sonra söz
alan ve 1991-3749 sayılı Yasanın 2. maddesinin anlatımına göre; "iflas ve
konkordatoya ilişkin hüküm ve kararları" denetlemekle görevlendirilen Yüksek
19. Hukuk Dairesi'nin Sayın Başkanı; sorunla doğrudan ilgili bulunduklarını,
ancak Dairenin yeni kurulması nedeniyle henüz bir görüş oluşturamadıklarını,
incelemeyi sürdürdüklerini, içtihadı birleştirme boyutunda bir konunun
herkesi bağlayıcı düzeydeki çözümünün önemli olduğunu, bu hususun gözetilerek
görüşmenin ertelenmesini istemiştir. Bu istek üzerine, görüşmenin ertelenip
ertelenmemesi konusu, başkanlıkça yerinde olarak görüşmeye açılmış, birbirine
karşıt görüşleri savunan sayın üyelere söz verilmiştir. Konunun Yüksek 19.
Hukuk Dairesi'ni doğrudan ilgilendirmediğini, sınırlı olduğunu, bu nedenle de
ertelemeye gerek olmadığını savunan savla tam tersini ileri süren ve bu
yüzden de içtihadı birleştirmenin Yargıtay Yasasının 45. maddesine göre
hazırlanmamış sayıldığını savunan görüş, karşı karşıya gelmiş; böylece ortaya
bir önsorun çıkmıştır. Karşıt savlara savunma olanağı verilerek görşüme
açıldığında, önsorun saydamlaşıp somutlaştığına göre, bunun oylamayla
sonuçlandırılması doğal ve zorunlu bulunduğu halde, oturumu yöneten Sayın
Birinci Başkan, oylamadan özenle kaçınmış; dahası oturum boyunca yinelenen bu
doğrultudaki istekleri önce gözardı etmiş; daha sonra direnişler üzerine şu
gerekçeyle reddederek, ivecenlikle esasa geçmiştir: "Konu bir yıldan beri
tartışılmaktadır ve çözüm bekleyen davalar bulunmaktadır".
a) Bu tutum, ilkin yazılı hukuka ve uygulamaya aykırıdır. Çünkü, hukukun genel
ilkelerine göre, yöntem (usul) sorunu her zaman esas sorunundan; bir yöntem
sorunu içinde önsorun ortaya çıkarsa bu da hepsinden önce çözülmek gerekir.
Çözümün biçimi de bellidir ve şudur: Birden çok yargıcın kaltıldığı toplu
yargılamada önsorun, önce tartışılır, sonra da oylanır. Hukukun, bulduğu tek
çözüm biçimi budur. Nitekim, Yargıtay Yasasının 57. maddesinde yasal dayanağı
bulan Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi de bu doğrultudadır. Böyle bir
hüküm olmasaydı, esasen hukukun genel ilkelerine göre aynı işlemlerin
yapılması gerekecekti. Gerçekten, Yargıtay Yasasından önce 19.6.1975
tarihinde Başkanlar Kurulunca alınan kararın 4. ve 13. maddelerinde de aynı
düzenlemeye gidilmiştir.
Bu durum karşısında, ilkin konunun ertelenip ertelenmemesini görüşmeye açmak,
ardından da oylama yapmayacağını belirterek bu konuda söz isteyen üyelerin
sözlerini kesmek ve kimilerine söz vermemek yazılı hukuka aykırıdır (Yargıtay
İç Yönetmeliği, md. 25, 27; 19.5.1975 tarihli Başkanlar Kurulu Kararı, md.
7). En azından bu konuda oylamaya gerek olup olmayacağı hususunda çıkan
uyuşmazlığın da, oylamayla çözüleceği düşünülmeliydi. Bu da yapılmamıştır.
Sorunun ertelenmemesi konusunda gösterilen "konunun bir yıldan beri
tartışıldığı ve bekleyen davalar bulunduğu" görüşü ise; içinde taşıdığı
çelişki ve içtihadı birleştirme kavramının boyutuyla düştüğü çatışkı bir yana
bırakılsa bile, oylamadan kaçınmanın değil, olsa olsa ertelemeden vazgeçmenin
gerekçelerinden yalnızca birisi olabilir; erteleme oylaması sırasında sayın
üyelerce elbette değerlendirilebilirdi.
Şunu önemle vurgulamak zorundayım: Toplu yargılamada, başkanın yetkisi,
yalnızca ortaya çıkan sorunları sıraya koymaktır (Hukuk Yargılama Yasası, md.
385/2; Ceza Yargılama Yasası, md. 383; Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 27);
bunları kendi bildiğince çözüp sonuçlandırmak değildir. Böyle yapılırsa,
toplu yargılamanın toplu olmaklık (collegialitˆ, coll�gialit�) niteliği
ortadan kalkar, bir çok yargıç yerine, ister istemez, tek yargıcın yargısının
geçtiği tekçi, Batılıların deyişiyle monokratik yargılamaya ulaşılır. O
yüzden, toplu yargılamada başkana verilen görüşmelerin yeterliliğini
değerlendirme yetkisi bile, uyuşmazlık durumunda ancak kurul kararıyla
çözülmektedir (Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 25/son). Üstelik, eğer bir
görüşmede söz verme konusundaki uyuşmazlık dahi kurul kararıyla çözülüyorsa
(Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 25), erteleme konusu öncelikle (a priori,
evleviyyetle) elbette kurul kararıyla sonuçlandırılacaktır; başkanın
kararıyla değil.
Dizge budur ve yerindedir. Bir kez daha vurgulamak isterim ki, böyle bir
dizgede, içtihadı birleştirmenin alınyazısını ilgilendiren bu çapta önemli
bir sorunun başkanın tekeline bırakıldığını ileri sürmek ve bunda direnmek,
bağışlanamaz bir yanılgıdır.
Toplu yargılamada görüşmeye açtığı bir konuyu, ister bir düşünce, ister bir
önsorun olsun, oturum başkanının, önemli-önemsiz, gerekli-gereksiz diye
değerlendirmeye yetkisi yoktur. Olamaz da. Çünkü düşünceler arasında değer
yargısına (jugement de valeur) göre iyerarşi yaratılamaz (Anayasa, md. 25/2).
Bir düşünce, gerçeklik yargısına (jugement de r�alit�) göre ya doğrudur, ya
yanlıştır. Bu yargıyı kuracak olan da, düşünceyi yargılayan kurula aittir.
Kurul bunu elbette oylama yoluyla çözebilir. Elindeki tek araç budur. Yazılı
hukuk bunu böyle düzenlemiştir. "Değil mi ki, Yasa, onu çıkaran yasa
koyucusundan daha akıllıdır" (Radbruch); öyleyse, konumu ne olursa olsun,
kişilerden elbette haydi haydi daha akıllı olacak, kimse onun üzerine
çıkamayacaktır. Hukukun üstünlüğünün özü de bunda saklıdır. Tersi tutum,
nerede duracağı kestirilemeyen keyfiliğin kapısını aralamak demektir.
Yargılamada yargıçların yalnızca yasal yetkileri (arbitrium regulatum)
vardır; sınırsız yetkileri (arbitrium pleneum) söz konusu değildir.
b) İkinci olarak, bu tutum yerindelik (maslahata uygunluk) kuralına da
aykırıdır. Çünkü, Yargıtay Yasasının 45. maddesinde düzenlenen içtihadı
birleştirme kararları, Yargıtay Genel Kurullarını, Dairelerini ve adliye
mahkemelerini bir yasa gibi bağlamaktadır. Unutulmamalıdır ki, yargı
kararlarına yasa boyutunda güç veren böyle bir düzenlemeye, Yargıtay (bozma
mahkemesi) dizgesini benimseyen hiç bir ülkede rastlanmamaktadır. Bu yüzden
de yasa koyucu içtihadı birleştirme konusunda çok duyarlı davranmış;
başvurunun gerekçeli (ciddi) olmasını; bu yola gidilip gidilmeyeceğine Daire
ve Genel Kurulların görüşleri alındıktan sonra Birinci Başkanlık Kurulunca
karar verilmesini öngörmüş; uygulamada ise, her zaman, içtihadı birleştirmeye
gerek olup olmadığı sorunu çözülmeden esasa girilmemiştir (19.6.1975 tarihli
Başkanlar Kurulu Kararı, md. 4, 5).
Kim ki bu duyarlı düzenlemenin ışığında soruna yaklaşırsa ulaşacağı sonuç
şudur:
İçtihadı birleştirme konusundaki yasa koyucunun gösterdiği bu duyarlılık ve
öze uyulmaması; bu yüzde de sorunla doğrudan ilgili Yüksek Dairenin erteleme
isteğine karşın, yetersiz bilgiyle işin ivediyle çözülmesi, düşünceyi
zenginleştirme olanağına kapının kapatılması yerinde olmamıştır. Bu üzücüdür.
Çok sesli bir topluma doğru hızla evrilen Türkiye'de bu tutum onaylanamaz.
Bilmeliyiz ki, Batının bir doğululaşma sorunu yoktur. Ama Türkiye'nin bir
batılılaşma sorunu vardır. Bunun için de, Türkiye, her sorunu geniş bir
yelpazede, dikeylemesine ve yataylamasına, yüksek sesle konuşup tartışmayı
başarmak zorundadır. Diyalojik ilkenin gereklerini gerçekleştiremeyen bir
ülke, elbette Batının marjinalinde kalmaya yargılıdır. Türk toplumu,
diyalektik tartışmayı, demokratikleşme sürecinin gereği olarak
gelenekselleştirmek; Türk yargıcı ise hem demokrasinin hem de mesleğinin
gereği olarak geleneksel bir alışkanlığa dönüştürmek ve böylece topluma örnek
olmak zorundadır.
2 - Oylama yanılgısı :
Bir toplu yargılamada, karara konu toplu işlemin (atto collegiale) yasaya
uygun olabilmesi için, birbirlerine bağlı bir dizi onsuz olmaz (sine qua non)
kural öngörülmüştür.
Bunlardan birincisi, çoğunluk ilkesidir ve yapısal niteliktedir (Hukuk
Yargılama Yasası, md. 386; Ceza Yargılama Yasası, md. 385; Yargıtay Yasası,
md. 39/2, 41/1, 42/1; Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 28).
İkincisi ise fonksiyonel kurallardır. Öğreti ve yargısal görüşlerde sık sık
vurgulandığı üzere, yapısal çoğunluk kuralının sağlıklı sonuca ulaşabilmesi
için, fonksiyonel kurallara uyulması zorunludur. Bu kurallar şunlardır:
Çözülecek sorunların başkanca sıraya (ordo procedendi) konulması (Hukuk
Yargılama Yasası, md. 385/2; Ceza Yargılama Yasası, md. 383); bu sıranın
görüşmede ortaya çıkan karşıt ve seçenekli görüşten birini çözüme ulaştıracak
biçimde düzenlenmesi ve hep birlikte toptancı (cumulatif) sorular sorulmaması
(Ceza Yargılama Yasası, md. 384); bir sorun çözülmeden öbürüne geçilmemesi ve
bir sorun çözüldüğünde daha sonrakiler gereksiz duruma düşmüşlerse,
görüşmenin o noktada kesilmesi (Hukuk Yargılama Yasası, md. 385/2); bir
sorunun çözümünde azınlıkta kalanın sonraki sorun çözülürken, azınlıkta
kaldığı gerekçesiyle oylamaya katılmaktan kaçınamaması (Ceza Yargılama
Yasası, md. 384; Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 27/3).
Toplu yargılamada toplu işlemin geçerlilik koşulları olan bu kurallar, hemen
hemen her ülkenin yargılama yasalarında bulunmaktadır. Bu konuda yalnızca
ceza yargılama yasalarından bir kaç örnek vermekle yetiniyorum: 1913 (md.
455, 456); 1930 (md. 473); 1988 (md. 527/1-2) tarihli İtalyan, 1958 tarihli
Fransız (md. 356) Ceza Yargılama Yasaları gibi.
Görüldüğü gibi, bu kurallar, yüz yıldan fazladır Batıda; en az 64 yıldır
ülkemizde bilinen ve uygulanan ilkelerdir. Özellikle Batı ülkelerinde,
bunlara uyulmaması, toplu işlemin sakat doğmasına yol açmakta ve bu
sakatlığın yaptırımı da butlan olmaktadır. Bilimsel ve yargısal görüşler, bu
konuda görüş birliği içindedirler (Öğreti: Foschini, Sistema del diritto
processuale penale, Milano, 1968, II, s. 507-509; Pisapia, Compendio di
procedura penale, Padova, 1986, s. 408-409; Cordero, Procedura penale,
Milano, 1985, s. 396, 397, 974, 975; Cristiani, Manuale del nuovo processo
penale, Milano, 1989, s. 378; St�fani-Levasseur-Bouloc, Proc�dure P�nale,
Paris, 1990, n. 696 vd. Yargısal görüşler: Fransız Yargıtayının 27.1.1987,
25.11.1987, 27.1.1988, 27.4.1988, 3.5.1988, 4.5.1988 tarihli kararları). Bu
nedenlerle oylama sırasında, önsorun oylanmadığı için esasa girilemeyeceği
yolunda oy kullanılması karşısında "yeni şeyler çıkarıldığı" biçiminde ortaya
konulan tanı; hem tarihsel gerçeklere ve hem de bilimsel tartışmada görüşleri
değer yargısıyla yargılamama kuralına aykırı düşmüştür. Zira, Batının
yüzyıldan bu yana uyguladığı bu eski kuralları kimilerinin bilmemesi ya da
bilmezlikten gelmesi, onları ne "yeni" ne de "icat edilmiş" kılar. Kaldı ki,
konumu ne olursa olsun, kullandığı oy nedeniyle, bir üyeyi bir başkasının
"yeni şeyler icat ediyor" biçiminde yargılamaya hakkı ve yetkisi de yoktur.
Şunu da vurgulamak gerekir ki, bu kurallar bir ülkenin yazılı hukukunda,
özellikle hukuk ve ceza yargılama yasalarında dağınık olarak yer alsalar,
bunlardan birinde bütünüyle bulunmasalar bile, yargılama hukukunun dalları
olarak birbirlerini bütünledikleri için, örnekseme yoluyla boşluklar
doldurulacak ve hepsi uygulamaya konulacaktır.
İşte konuya bu kurallar açısından eğildiğimizde, çoğunluk kuralı; fonksiyonel
kurallara uyulmadığından, sakatlanmıştır.
Şöyle ki:
a) İlkin sıra dışı bırakılıp önsorun oylanmadığından, bir kesim üyeler, haklı
olarak esas hakkında görüş belirtememişlerdir. Çünkü, önsorun
oylanmadığından, azınlıkta kalıp kalmadıkları belli değildir. Zira, bu
üyelerin esas hakkında görüş belirtme hakları, önsorun oylamasında azınlıkta
kalmaları koşuluna bağlıdır. Bir başka deyişle, önsorun oylamasında azınlıkta
kalma koşulu ile daha sonra görüşülen esas sorunda oy kullanabilme hakkı
arasında zorunluluk ilişkisi bulunmaktadır (Ceza Yargılama Yasası, md. 384;
Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 27/3). Bu kural çiğnenerek esasa geçildiğinden,
bir kesim üyeler esas hakkında düşünce belirtmek hakkından ve olanağından
yoksun bırakılmışlardır.
b) İkinci yanılgıya da, sorunun oylamaya sunuluşunda düşülmüştür. Gerçekten,
sorunun "gecikme zammı sürer/sürmez" biçiminde oylanarak sonuçlandırılacağı
bildirilince; Yüksek 11. Hukuk Dairesi'nin çoğunluk görüşünü savunan sayın
üyeleri; buna karşı çıkmışlar ve kendilerinin de iflasın açılmasından sonra
gecikme zammının süreceği; ancak gecikme zammı faiz niteliğinde bir edim
olduğu için İcra ve İflas Yasasının 196. maddesi uyarınca ana borçların
tasfiyesinden sonra masada bir artık para kalmışsa bundan ödeneceği
düşüncesinde olduklarını, bu yüzden oylamanın toptancı biçimde yapılmasının
sorunu çözmeye yetmeyeceğini belirtmişlerdir. Bu uyarıya karşın, oyların bu
sınırlamayla da kullanılabileceği belirtilerek, sorun, "iflastan sonra da
gecikme zammı sürer/sürmez" biçiminde oya sunulmuş ve sonuçlandırılmıştır.
Oysa, oylamanın iki aşamada yapılacağı; birinci aşamada, "iflastan sonra da
gecikme zammı sürer/sürmez" sorununun; "sürer" görüşü çoğunluk sağlarsa,
ikinci aşamada, bunun bir faiz olup olmadığının oylanacağı bildirilmek
gerekirdi. Bu açıklama yapılmamış, toptancı (cumulatif) oylamaya gidilmiştir.
Bu nedenle de, "gecikme zammı iflastan sonra da sürer" görüşünde oldukları
halde, gecikme zammının faiz olarak değil, sıra cetveline geçirilmesi gereken
ve her gün işleyen bir ana alacak olarak değerlendiren görüşe karşı çıkan bir
kesim üyeler, Yüksek 11. Hukuk Dairesi'nin çoğunluk görüşünü savunan üyeleri
gibi, "gecikme zammı iflastan sonra sürmez" biçiminde oy kullanma yolunu
seçmek zorunda kalmışlardır. Aynı durum, elbette "iflastan sonra da gecikme
zammı sürer" oyunu kullanan üyeler için de söz konusudur.
Bu bağlamda düşülen bir yanılgı da şudur:
Oylamada, sonuç açıklanmadan oyunu değiştirmek isteyen Yüksek 11. Hukuk
Dairesi Sayın Başkanına bu olanağı tanımamak; hem toplu yargılamanın varlık
nedenine, özüne ve amacına, hem de yazılı hukuka aykırı düşmüştür.
Gerçekten, toplu yargılama dizgesinin (sisteminin) varlık nedeni, özlü ve
yoğun bir anlatımla, birbirlerini denetleyen çok sayıdaki yargıcın kendi
görüşlerini, karşı görüşlerin ışığında tartarak, bir başka deyişle, görüşüp
tartışarak, kişisellikten arındırılmış, bu yüzden de artık kendine değil,
makama ait bulunan nesnel, ortak, anonim ve genel bir yargıyı oluşturmaktadır
(Foschini, Sistema ..., I, 1965, n. 145, 153). Bu nedenlerle, en iyi, en
sağlam, en nesnel (gayrişahsi) ve güvenceli dizgenin, toplu yargılama olduğu
söylenegelmiştir.
Toplu yargılama görüşmesinde sergilenen düşünceler, görüşme sırasında henüz
yargı (givdizio) düzeyinde değil, yalnızca her yargıcın oylama anındaki
yargısını hazırlayan geçici düşünceler (opinioni) niteliğindedir. Bu ayırım
ve başkanlık, son derece önemlidir. Çünkü her yargıç, başkalarının
görüşlerini mutlaka dinledikten ve kesinkes değerlendirdikten sonra son
yargısını (givdizio) oluşturacaktır. Aslında görüşme, bu geçici düşüncelerin
(opinioni) sergilenmesi ve bu düşüncelerin değil; bu düşüncelerin ışığında
sav-karşısava-bileşim geçidinden süzülüp gelen yargıların oluşturulması ve
oylamaya hazırlanması için yapılmaktadır. Böyle olmasaydı, görüşmeye gerek
kalmaz, doğrudan doğruya oylamaya geçilirdi (Foschini, Sistema ..., I, n.
95). O yüzden tersine bir uygulama; görüşme aşamasının varlık nedenini
yadsımak, görünüşte toplu yargıçlarla ve fakat aslında oylamayla peçelenen
tek yargıçlarla yargılama yapmak demektir.
Nitekim, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 26/3. madde ve fıkrasında, oylama bitmeden
her üyenin oyunu değiştirebileceği belirtilmiştir. Demek oluyor ki, bir
üyenin görüşünün yargıya dönüşmesi, oylama sonucu açıklanıncaya değin
olanaklıdır ve bu düzenleme, yukarıdaki görüşlerin ışığında ele alındığında,
yerindedir. O yüzden, bir üye, daha önce bu görüşte olmadığı gerekçesiyle,
belli yönde oy kullanmaya zorlanamaz. Böyle bir müdahale önemli ve çok ciddi
sakıncaları yaratır. Çünkü, toplu yargılamada görüşmeyi hiçleştirir.
Bu konuda son olarak şunu vurgulamak istiyorum: Toplu yargıç ve yargılama
dizgesinin, tek yargıç ve yargılamak dizgesine üstünlüğünü tartışma
götürmemektedir. Ancak, insanlık adalet dağıtırken, hiç bir zaman kusursuz ve
yetkin bir dizgeyi bugüne değin geliştirememiştir. Toplu yargıç ve yargılama
dizgesine yöneltilen en güçlü eleştiri şudur: Oylama her zaman gerçeğin ve
adaletin ölçütü değildir. Gerçekten yüz kişinin katıldığı bir toplantıda, bir
kişi gerçeği savunmuş ve 99 kişi yanılmış olabilir. 99 yanlış, bir doğruya
eşit demek değildir. O yüzden son çözümlemede, oylama olgusu, gerçeği
yakalamaktan çok, yargılamada uyuşmazlığa son vermek için bulunmuş
çaresizliğin bir çaresidir. İşte toplu yargıç ve yargılamada sonuç çıkarma
evresinin son aşamasını oluşturan oylama aşamasının özünde bulunan bu
sakıncayı önlemek, hiç değilse en aza indirmek için, yukarıdaki ilkelere sıkı
sıkı sarınılmak ve uyulmak gerektiği belirtilmiştir. Eğer bunlara uyulmazsa,
sonuçta ulaşılan toplu yargılamanın işlemi (atto collegiale), sakat ve sonuç
da elbette sağlıksız olacaktır.
Yukarıdan beri yöntem ve yanılgıları sergileyen şu durum göstermektedir ki,
22.11.1991 tarihinde yapılan oylama; sağlıksız, ulaşılan sonuç da sakat ve
batıldır. Çünkü, başlangıçta düşülen yanılgı bulaşıcı olmuş, bir dizi
yanılgıya yol açarak, görüşme ve oylamayı hukuken geçersiz kılmıştır.
Kuşkusuz, batıl (nul, hiçlikle sakat) bir işlem, yasal yollardan ortadan
kaldırılamadığı sürece geçerlidir. O yüzden, söz konusu içtihadı birleştirme
kararı, yayımlanma aşamasını yaşadıktan sonra, yasal düzlemde mutlaka yeniden
gözden geçirilmelidir.
Her kaşıoy yazısının genelde iki işlevi vardır. Birincisi, bütün yargı
kararlarının ve karşıoyların gerekçeli olmasını isteyen Anayasanın (md.
141/3) ve öbür yasaların (Hukuk Yargılama Yasası, md. 388/3 ve son, 389; Ceza
Yargılama Yasası md. 32, 260) buyruklarına uyarak konunun aydınlığa
kavuşmasını sağlamak; ikincisi ise, karşıoyu yanıtlayabilmesi ve unutulması
olası noktaları gün ışığına çıkarabilmesi için, yazılmasında ve gerekçe
gösterilmesinde temel karara yardımcı olmak ve böylelikle onun her açıdan
yetkin ve sağlam bir bütünlükte çıkmasını sağlamak.
Oylamayla sınırlı olarak yazdığım ve başka sayın üyelerce de yazılacağını
umduğum bu karşıoyların ise, üçüncü bir işlevi üstlendikleri inancını
taşımaktayım. O da şudur: Söz konusu içtihadı birleştirme kararının yeniden
ele alınmasına katkıda bulunmak. Bunu yerine getirebilirse, işlevini
yeterince yapmış olacaktır. 22.11.1991
Sami SELÇUK
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı
KARŞI GÖRÜŞ
* 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 80. maddesinde yer alan "gecikme
zammı"nın, iflasın açılmasından sonra da devam edeceği yönünde gerek 12.
Hukuk ve Hukuk Genel Kurulu ve gerekse 11. Hukuk Dairesi'nin içtihatları
arasında bir aykırılık söz konusu değildir. Aykırılık, iflasın açılmasından
sonra işleyecek gecikme zammından doğan alacağın, iflas masasına dahil olup
olmayacağı, diğer bir ifade ile bu alacağın ana para meyanında sıra cetveline
kaydedilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. O halde, içtihatları
birleştirmenin konusunun, yukarıda değinildiği gibi, gecikme zammından doğan
alacağın sıra cetveline kaydedilip edilemeyeceğine ilişkin bulunması
gerekirdi. Bu nedenle, içtihadı birleştirme kararının, içtihat aykırılığının
giderdiği söylenemez.
Diğer yandan, gecikme zammı, bazı yasalarda yer almasına rağmen, açık bir
tanımı yapılmamıştır. Ancak doktirinde, bir para borcunun geç ödenmesini
önleyecek bir tedbir olarak nitelendirilmiş ve hukuki işlemde öngörülen cezai
şartın, yasa ile düzenlenen bir şekli olarak kabul edilmiştir (Dr. Akar Öçal
- Türk Hususi Hukukunda Gecikme Faizi, 1965 - Sh. 35).
Gecikme zammının yukarıda açıklanan özelliği ve yasada faizden ayrı olarak
düzenlenmiş bulunması sebebiyle faiz olarak mütalaası da mümkün değildir.
O halde, faiz olarak kabulü mümkün olmayan ve borcun ödenmesine kadar devam
edeceği 506 sayılı Yasanın 80. maddesinde öngörülen gecikme zammının, iflasın
açılmasından sonra işleyecek kısmının, ana alacak olarak mütalaasının mümkün
olup olmayacağı hususunun irdelenmesi gerekmektedir.
İflas masasına, iflasın açılması anında hukuken mevcut olan alacaklar girer.
Bu alacaklar, İİK.nun 195. maddesi uyarınca ana alacak ile iflasın açıldığı
güne kadar işlemiş faiz ve takip masraflarıdır. Bir başka anlatımla, iflasın
açılmasından sonra doğan alacakların iflas masasına dahil olması düşünülemez.
Hal böyle olunca, iflasın açılmasından sonra işleyecek gecikme zammı
sebebiyle doğacak alacağın iflas masasına dahil edilerek sıra cetveline kaydı
mümkün değildir.
Bu nedenlerle, yukarıda değinilen hususlar tartışma konusu yapılmadan gecikme
zammından doğan alacağın, iflasdan sonra da devam edeceği yolundaki düşünce
iflas hukukunun ana ilkelerine aykırı bir uygulamaya gerekçe
yapılabileceğinden çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
KARŞI OY YAZISI
* 506 sayılı Yasanın 80. maddesinde öngörülen prim "gecikme zammı"nın hukuki
niteliği hakkındaki düşüncemizi, çoğunlukça benimsenen görüşe, hem usul ve
hem de esas yönünden karşı çıktığımızı belirterek açıklayacağız.
İçtihadı birleştirmenin gerek hazırlanışı ve gerekse genel kuruldaki
görüşmeler ile Ondokuzuncu Hukuk Dairesi'nin genel kuruldaki açıklamaları
gözönüne alındığında, usuli yanlışlıklar yapılmıştır. Şöyle ki, 2797 sayılı
Yargıtay Kanunu'nun 45/f, 4 maddesi ile Yargıtay İç Yönetmeliğinin 16.
maddesi ve İçtihadı Birleştirme görüşmeleri ve kararlarının alınış biçimi ile
ilgili olarak Yargıtay Başkanlar Kurulu tarafından alınan 19.6.1975 günlü
ilke kararlarına aykırı biçimde görüşmelere devam edilmiştir. Ön sorun olarak
getirilen konu istemlere karşın oya sunulmamış ve genel kurul başkanının
tasarrufu içinde kaldığı açıklanarak sonuca etkili usuli yanışlıklara yer
verilmiştir. Bu etkili usul yanlışları nedeniyle alınan karar geçersizdir. Bu
konuda ayrıntılı açıklamalar yapan Yargıtay Birinci Başkanvekili sayın Mehmet
Uygun ile Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı sayın Sami Selçuk'un Karşı
Oy Yazılarındaki görüşlere aynen katılıyoruz.
İşin esasına gelince;
İçtihadı Birleştirme kararının özetinde de anlaşılacağı üzere, çözümlenmesi
gereken husus, SSK.nun prim alacaklarına uygulanan gecikme zammının iflasın
açılmasından sonra da işlemeye devam edip etmeyeceğidir. Bu hususun çözümü
için her şeyden önce "gecikme zammı"nın hukuki niteliği üzerinde durmak
gerekmektedir.
Gecikme zammının hukuki niteliği uygulamada tartışmalıdır. Anayasa
Mahkemesi'nin 19.10.1971 gün ve 34/72 sayılı kararında, "gecikme zammının
faiz değil, yasal bir gecikme tazminatı" olarak kabul edilmesine karşın,
Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu 3.7.1989 gün ve 5/3 sayılı kararında
gecikme zammına "bir nevi temerrüt faizi sayılabilecek gecikme zammı ..."
demiştir. İçtihatların birleştirilmesi istenen kararlar dışında, Yargıtay'ın
bu konuda açık ve seçik bir kararı yoktur. Ancak, Yargıtay, gecikme zammına
ayrıca faiz uygulanamayacağını kabul etmek suretiyle, "gecikme zammının",
temerrüt faizi niteliğinde olduğu izlenimini vermiş bulunmaktadır.
Öğretide, gecikme zammının bir tazminat olduğu ileri sürülmesine karşın, bu
gecikme zammının periyodik biçimde uygulanması durumunda hukuki niteliğinin
ne olduğu belirtilmediği gibi "gecikme zammının" geç ödenmesi halinde,
temerrüt faizinin işleyip işlemeyeceği üzerinde herhangi bir açıklama
yapılmamıştır. Öğretideki açıklamalar yeterli gerekçeleri içermediğinden
benimsenmesi olanaksızdır.
Hukukumuzda gecikme zammı, 6183 sayılı Yasa ile vergi yasaları ve 506 sayılı
Yasada öngörülmüştür. Ayrıca, elektrik, su ve telefon ücretlerinin saptanması
ve ödenmesine ilişkin tarifelerde de gecikme zammından söz edilmiştir. Acaba,
gecikme zammının kabulündeki amaç nedir? Anapara borcunun ve özellikle vergi
ve primlerin geç ödenmesi halinde, faiz yerine, gecikme zammının
uygulanmasının amacı ne olabilir? Yasa koyucu, gerek faiz ve gereksez
temerrüt faizinin yüksek oranda saptanmasında, oldukça çekingendir. Çünkü,
faiz ve temerrüt faiz oranlarının yükselmesi ekonomik yaşama ve enflasyona
olumsuz yönde etki yapmaktadır.İşte, bu sakıncayı önlemek ve bir ölçüde genel
bir uygulamadan kaçınmak, kamu alacaklarının enflasyon karşısında erimesini
önlemek için yasaca, yüksek faiz oranı yerine, sadece adı değiştirilerek
"gecikme zammı" kabul edilmiştir. Yani, yasa koyucu temerrüt faizi oranının
artırılmasını ekonomik yaşam için olumsuz görmüş ve fakat bazı kamu
alacaklarına avantaj sağlamaktan da geri kalmamış, temerrüt faizi yerine,
"gecikme zammı" sözcüklerini kullanmayı yeğlemiştir. Böylece temerrüt faiz
oranı yükseltilmeden bazı alacaklılara ek yararlar sağlanmıştır. Kanımızca bu
ek yararlar faiz olmasına karşın, üzüntüyle belirtelim ki, çoğunluk
tarafından faizin dışında bir tür anapara veya gecikme tazminatı (cezai şart)
olarak nitelendirilmiş, dolayısıyla yasa koyucunun az önce değinilen gizli
amacı gözden kaçırılmıştır.
Bugün için yürürlükte olan 506 sayılı Yasanın 80. maddesinde, prim ve gecikme
zammından söz edilmektedir. Bu madde, 3203 sayılı Yasa ile değiştirilmiş ve
anılan değişiklikten önce ödenmeyen primler için gecikme zammı ve faiz
yürütüleceği öngörüldüğü halde, 3203 sayılı Yasa ile faiz kaldırılmış ve
sadece gecikme zammının uygulanması gerektiği kabul edilmiştir. 506 sayılı
Yasanın 80. maddesiyle 6183 sayılı Yasaya gecikme zammı oranları ve tahsil
biçimi için yollama yapılmıştır. Bakanlar Kurulu 3418 sayılı Yasa ile tanınan
yetkiye dayanarak çıkardığı 24.5.1988 gün ve 88/12947 sayılı kararında,
gecikme zammı oranları için aylık sırasıyla 10, 8 ve 6 kabul
edilmiştirki, bunun yıllık toplamı 90 olduğuna ve bu tutar oldukça yüksek
bulunmasına, temerrüt faizi ile reeskont faizlerinin üzerinde olmasına göre,
sigorta priminin veya gecikme zammının geç ödenmesi nedeniyle artık temerrüt
faizinin istenemeyeceği kuralı getirilmiş bulunmaktadır. Başka bir deyişle,
sigorta primlerinin geç ödenmesi sonucu gecikme zammından ayrıca temerrüt
faizi istenemeyeceği 506 sayılı Yasada öngörülmüştür. Yani, sigorta
primlerine temerrüt faizi yürütülemeyeceği gibi, gecikme zammının
oluşmasından sonra bu gecikme zammı da ödenmezse, ödenmeyen bu gecikme
zammınada temerrüt faizi işlemeyecektir. Bunun sonucu olarak gecikme
zammına, temürrüt faizi niteliği verebiliriz. Çünkü, temerrüt faizinden
vazgeçmek olağan bir durum olmadığı için, gecikme zammının temerrüt faizinin
yerine geçtiğini kabul etmek biçimindeki yorum, genel hukuk kurallarına
uygundur.
Öte yandan, Bakanlar Kurulu 24.5.1988 gün ve 88/12947 sayılı Kararının
başlığında aynen "Vadesinde Ödenmeyen Amme Alacaklarına Uygulanan Faiz
Oranlarının Tesbitine Dair Karar" demek suretiyle, 6183 sayılı Yasadaki
gecikme zammını "faiz" olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama ile 506 sayılı
Yasada öngörülen gecikme zammının adı açıkça "faiz" olarak konmuştur. Genel
kurul görüşmelerinde bu hususa çoğunlukça değinilmemiş ve aksi bir görüş
getirilememiştir. Kanımızca da, karşı bir görüşün getirilmesi olanaksızdır.
Çünkü, Bakanlar Kurulunca kabul edilen karar, bir objektif bir hukuk kuralı
olması nedeniyle yasa koyucunun amacını da yansıtmış bulunmaktadır. Öyleyse,
prim gecikme zammı bir faizdir ve faiz gibi işleme tabi tutulmalıdır.
Görüşmelerde gecikme zammının ceza koşuluna benzer bir tazminat ve bunun
yanında ceza işlevi olduğu savunulmuştur. Fakat, açıkça bir ceza koşulu
denememiştir. Eğer, ceza koşulu denseydi, bu ceza koşulunun geç ödenmesi
nedeniyle buna niçin temerrüt faizi yürütülmediği hususunda cevap
verilemeyecek ve hatta çelişkiye düşülecekti. Gecikme zammı, bir tür
tazminattır gibi bir yorum getirilerek kavram kargaşasına neden olunmuştur.
Çünkü, önümüzdeki günlerde elektrik, telefon ve su paralarında öngörülen
gecikme zammı da uyuşmazlıklara neden olacak ve farklı içtihatlar ortaya
çıkacaktır. Bugün için elektrik paralarına yürütülen gecikme zammının hukuki
niteliği hakkında farklı Yargıtay kararları vardır. Bu alacaklar için 6183
sayılı Yasa hükümleri de uygulanmamaktadır. Genel kurulda, elektrik ve
benzeri alacaklar hakkında uygulanması istenen gecikme zammının da hukuki
niteliğinin değerlendirilmesi istenmiş ve fakat bu istem usulüne oylanmadan
görüşme dışı bırakılmıştır. Esasında, gecikme zammı kavramı sadece 6183
sayılı Yasa ile 506 sayılı Yasa bakımından değil, tüm olarak ele alınmalı ve
ileride çıkması olası kavram ve kargaşası ve bununla ilgili uyuşmazlıklara
çözüm getirilmeliydi. Bu yönüyle de İçtihat Birleştirme eksik çıkmıştır.
"Gecikme zammı" kavramı çoğunluğun benimsediği gibi sadece 506 sayılı Yasanın
80. maddesi kapsamı içinde değerlendirilse bile, yukarıda belirtilen elektrik
ve benzeri alacaklarda uygulanan gecikme zammı için de uygulanıp
uygulanmayacağı duraksamalara neden olacak niteliktedir. İlk bakışta bu
alacaklara uygulanmayacak denebilirse de, "gecikme zammı" kavramı bir tür
tazminattır gibi bir sonuca varıldıktan sonra, elektrik ve benzeri alacaklara
da uygulanması gerektiği sonucuna ulaşma olasılığı vardır. Eğer, bu son
alacaklar için farklı bir yorum getirilirse,yani elektrik ve benzeri
alacaklar için uygulanan gecikme zammına temerrüt faizi denirse, kavram
kargaşası genişleyecek ve işin içinden çıkılmaz bir durum yaratılacaktır.
İçtihadı Birleştirmenin bu kabulünden sonra artık hiç kimse temerrüt faizi ve
reeskont faizine yer vermeyecektir. Çünkü, bu kavramlar enflasyon
dönemlerinde alacaklıları koruyamamaktadır. Bugün için gecikme zammı kamu
alacakları ile sigorta prim borçları ve elektrik ve benzeri alacaklarda
uygulanmaktadır. Bunun burada kalacağını düşünmek yanıltıcıdır. "Gecikme
zammı" kavramına, temerrüt faizi değildir gibi bir yorum getirildikten snora
artık özel hukuk sözleşmelerinde de gecikme zammı kavramına yer verilecektir.
Özellikle karz sözleşmelerinde ve banka kredi sözleşmelerinde yer alacak
gecikme zammı, kredilerin pahalılaşmasına ve dolayısıyla enflasyonun
yükselmesine neden olacaktır. Alacaklı olanlar, borçlunun iflas olasılığını
da düşünerek faiz yerine, alacağın tahsili tarihine kadar periyodik olmak
üzere gecikme zammının uygulanmasını tercih ederek sözleşmelerinde bu kavrama
yer vereceklerdir.
İçtihatların Birleştirilmesinde katılamadığımız bir husus ta, uyuşmazlığın
çözümünde karar özetinin oya sunuluş biçimidir. Kanımızca, bu uyuşmazlığın
çözümü için oylamanın "gecikme zammı faiz midir, değil midir" biçiminde
olması gerekirdi. Genel Kurulda bu öneri değerlendirilmemiş ve yanlış bir
sonuca varılmıştır. Çünkü, "gecikme zammı iflastan sonra da işlemeye devam
eder" kararı verilmekle, bu "gecikme zammının" sıra cetveline yazılacağı veya
yazılmasa bile paylaştırmada ödeneceği benimsenmiştir. Bu hususa genel
kurulda bir üye değindiği halde, işin esasının bu olmasına karşın, ne raporda
ve hazırlık çalışmalarında ne de genel kurul görüşmelerinde tartışılmamış ve
konu olgunlaşmadan oylamaya geçilmiştir.
Acaba, iflasın açılmasından sonra doğan alacaklar iflas sıra cetveline
yazılabilir mi? Kural olarak, iflasın açılmasından sonra doğan alacaklar sıra
cetveline yazılamaz. Eğer, iflasın açılmasından sonra doğan alacaklar iflas
masasının borcu ise, bu alacaklar paylaştırmadan önce ödenir. Yok eğer bu
alacaklar yeni bir alacak ise, iflas tasfiyesinin dışında kalır. Yasa koyucu
iflas açılmasından sonra doğan bazı alacaklar için özel kurallar öngörmüştür.
Bunlar, müflisin ilamlı nafaka borçları (İİK. 206/4) ile kaydı hayat ile irat
(BK. 509/3) ve ölünceye kadar bakma akti (BK. 519/I) borçlarıdır. 506 sayılı
Yasada böyle bir ayrık kural öngörülmemiştir. Öyleyse, ya kıyasen az önce
anılan kurallar gibi bir uygulama yapılacak veya iflasın açılmasından sonra
doğan bu alacaklar için yeni bir alacak denmek suretiyle iflas masası dışında
bırakılacaktır.
Yukarıdanberi yaptığımız açıklamaların ışığında özet olarak şunu
söyleyebiliriz:
1- İçtihatların birleştirilmesinde esasa etkili usul yanlışlıkları
yapıldığında alınan İçtihat Birleştirme Kararı geçersizdir.
2- Yasa koyucu temerrüt faizi ile reeskont faizini yükseltmeyi ekonomik yaşam
yönünden sakıncalı gördüğü için, bunun yerine bazı alacaklara ve özellikle
kamu alacaklarına temerrüt faizi yerine uygulanmak üzere başka ad altında
"gecikme zammı" kabul ettiğinden, "gecikme zammı" bir tür tazminat değil,
hukuki niteliği itibariyle temerrüt faizidir.
3- Çoğunluğun kabul ettiği gibi "gecikme zammı" faiz değil de, asıl alacak
ise, bunun sıra cetveline yazılması veya ödenme koşulları görüşülmemiştir.
Kaldı ki, iflasın açılmasından sonra oluşan yeni alacaklar sıra cetveline
yazılamaz.
Bütün bu nedenlerle Yargıtay Büyük Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne
katılamıyorum.
Gönen ERİŞ
Onbirinci Hukuk Dairesi Üyesi
KARŞI OY YAZISI
* 1 - 3749 sayılı ve 30.5.1991 tarihinde kabul edilen Yargıtay Kanunu'nun Bazı
Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 2. maddesi ile 2797 sayılı
Yargıtay Kanunu'nun 14. maddesi değiştirilerek, Başkanlar Kurulu Kararı ile
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nce temyiz incelemesi yapılan İİK.nun 235.
maddesinde düzenlenen sıra cetveline itiraz davaları, bu Daire'den alınarak
Yargıtay 19. Hukuk Dairesi'ne verilmiş ve bu daire yine Yargıtay Başkanlar
Kurulu'nun 31.10.1991 tarihli karar ile faaliyete geçirilmiş bulunmaktadır.
SSK.nun 80. maddesinde belirtilen prim alacağına yürütülmesi gerekli olan
gecikme zammının iflasın açılmasından sonra yürüyüp yürümeyeceği hakkındaki
uyuşmazlık nedeniyle, içtihatlardaki aykırığın giderilmesi amacı ile
çıkarılması gereken İçtihadı Birleştirme kararı için Yargıtay Büyük Genel
Kurulu'nun 22.11.1991 tarihinde yapılan toplantısında uyuşmazlıkların
Yargıtay incelemesi ile görevlendirilmiş bulunan 19. Hukuk Dairesi'nin sayın
Başkanı ve bir kısım sayın üyelerince Dairelerinin yeni kurulduğu, konuyu bu
nedenle Dairece birlikte irdeleyip, değerlendirilebilmeleri ve bundan sonra
görüş açıklaması yapmaları gerektiği düşüncesi ile yüce Kuruldan haklı olarak
süre isteminde bulunmuşlardır.
Bu yöndeki süre istemi Yargıtay Kanunu'nun 15/son fıkrası gereğince çıkarılan
Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi hükmü uyarınca bir ön sorun olarak
kabulü ile, öncelikle bu ön sorunun oylaması yapılarak, bu sorunun
çözümlenmesinden sonra işin esasına girilmesi gerekirken, bu yöndeki
itirazlara rağmen ön sorunun oylaması yapılmadan işin esasına girilmiş
bulunmaktadır. İşin esasına girilmesine bu yönden katılmıyorum.
2 - İçtihadı Birleştirme yoluna gidilmesini gerektiren kararlarda, özellikle
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararlarında,
gecikme zammının iflasın açılmasından sonra işleyip işlemeyeceği sorun
olmamış, sorun gecikme zammının sıra cetveline ana alacak niteliğinde mi
kaydedileceği yoksa, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin benimsediği şekilde
gecikme zammının bir nevi temerrüt faizi niteliğinde kabul edilerek İİK.nun
196. maddesi hükmü uyarınca iflastan sonra da işlemekle beraber anılan
maddenin son fıkrasına mı tabi tutulacağı hususunda toplanmaktadır.
Yoksa, İçtihadı Birleştirmeye konu olan tüm kararları da gecikme zammının
iflastan sonra yürüyeceği tartışmasız olarak kabul edilen bir olgudur.
Bu nedenle oylanacak özetin de yukarıda açıklanan içtihat aykırılığı esas
alınarak düzenlenmesi ve içtihat aykırılığının bu şekilde giderilmesi
gerekirdi. Nitekim, görüşmelerin son aşamalarında bir kısım sayın başkan ve
sayın üyelerce bu husus dile getirilmiş ve özetin bu şekilde netleşmesi ve
oluşturulması istenilmiş bulunmaktadır. Özetin bu ayırım yapılmayarak
oylanması, öncelikle oy kullanmada tereddütlere yol açmış, sonra da özetin
noksan yapılmış olması nedeniyle oylar istenilen yönde kullanılamamıştır.
Buna örnek verilmek istenirse, mensubu olduğum Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin
kararlarında benimsendiği şekilde gecikme zammının bir nevi temerrüt faizi
niteliğinde olduğu görüşünde ve bunun doğal sonucu olarak da bu alacağın
iflastan sonra da yürüyeceği düşüncesinde bulunduğum halde, sırf bu aksaklığı
belirtebilmek amacıyla oylamada red oyu kullanmak zorunda kalmış bulunuyorum.
Sonuç olarak, içtihat aykırılığını gidermeyen, aksine uyuşmazlığı ayakta
bırakır nitelikte özetlenen, oylanan ve çıkarılan içtihadı birleştirme
kararına katılma imkanı bulunmadığından sayın çoğunlun görüşüne iştirak
etmiyorum.
Işıl ULAŞ
Onbirinci Hukuk Dairesi Üyesi
|