Hukuki.NET


Yargıtay içtihatları bölümü

Yargıtay Kararı

 


T.C
Y A R G I T A Y
İçtihadı Birleştirme 
Büyük Genel Kurulu

	E.	1990/5
	K.	1991/4
	T.	22.11.1991

*  İŞVERENİN İFLASI
*  PRİM ALACAĞI
*  GECİKME ZAMMI


ÖZET : 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 80. maddesinde öngörülen prim
 alacaklarına, aynı maddenin yaptığı yollama ile Amme Alacaklarının Tahsil
 Usulü Hakkında Kanuna göre uygulanacak gecikme zammı İflasın açılmasından
 sonra da işlemeye devam eder.

(506 s. SSK. m. 80)  (6183 s. AAK. m. 9, 12, 21, 27, 36, 101, 103)

Sosyal Sigortalar Kurumu'nun vekili 15.1.1990 günlü dilekçe ile Yargıtay Hukuk
 Genel Kurulu'nun 1.11.1989 günlü ve Esas: 1988/11-768, Karar: 1989/566
 sayılı; 1.11.1989 günlü ve Esas: 1988/12-837, Karar: 1989/587 sayılı;
 13.12.1989 günlü ve Esas: 1988/11-706, Karar: 1989/661 sayılı kararları ile
 Yargıtay Onikinci Hukuk Dairesi'nin 28.11.1985 günlü ve 4200-10216 sayılı;
 30.3.1987 günlü ve Esas: 1986/7964, Karar: 1987/6288 sayılı kararlarında; 506
 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesi gereğince Kurum'a
 ödenmesi gereken primlerin süresinde ödenmemesi nedeniyle uygulanacak gecikme
 zammının, borçlu işverenin iflasına karar verilmesi halinde; iflasın
 açılmasından sonra da işlemeye devam edeceğinin kabul edildiği ve Yargıtay
 Onbirinci Hukuk Dairesi'nin 27.10.1987 günlü ve 2465-5709 sayılı; 21.12.1987
 günlü ve 5170-7455 sayılı kararlarının da aynı doğrultuda bulunduğu; aynı
 Dairenin daha sonra verdiği 26.2.1988 günlü ve 274-1136 sayılı; 28.2.1989
 günlü ve 1118-1230 sayılı; 20.11.1989 günlü ve 7292-6385 sayılı kararlarında
 ise; anılan gecikme zammının borçlunun iflasına karar verildikten sonra
 işlemeye devam etmeyeceği ve kesileceği; ancak tasfiye sonunda borçluya ait
 mal veya para kaldığı takdirde iflasın açılmasından sonra Kurum'un tahakkuk
 ettirdiği tüm gecikme tazminatının bu kalandan tahsil edileceği görüşünün
 benimsendiği; böylece Hukuk Genel Kurulu, Onikinci Hukuk Dairesi ve Onbirinci
 Hukuk Dairesi'nin önceki kararları ile Onbirinci Hukuk Dairesi'nin sonraki
 kararları arasında içtihat aykırılığının meydana geldiğini ileri sürerek
 içtihatların birleştirilmesini istemiş; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nca
 konu İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda görüşülmek üzere sevk
 edilmiş bulunduğundan; dağıtılan gündem gereğince 22.11.1991 gününde toplanan
 Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda Raportör Üyenin
 açıklamaları dinlendikten sonra gereği görüşüldü: Öncelikle; kararlar
 arasında 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesi
 gereğince tahakkuk ettirilen gecikme zammının iflasın açılmasından sonra da
 işlemeye devam edip etmeyeceği konusunda içtihat aykırılığı bulunduğu ve bu
 aykırılığın giderilmesi gerektiğine oybirliği ile karar verilerek işin
 esasının görüşülmesine geçilmiştir.

Esasa geçildiği sırada söz alan bazı üyeler, 3749 sayılı Kanunla Yargıtay'da
 yeni Daireler kurulduğunu, bunlardan Ondokuzuncu Hukuk Dairesi'nin, evvelce
 Onbirinci Hukuk Dairesi'nin bakmakta olduğu iflas davalarına bakmakla
 görevlendirildiğini, bu Dairenin henüz yeni faaliyete geçtiği, ilgili Daire
 olarak görüş bildirilmesi için uygulamasının beklenmesini ve iflasın
 açılmasından sonraki gecikme zammının iflas masasına kaydedilip edilemeyeceği
 konusunun kapsama alınarak öncelikle incelenmesi gerektiğini ve bu incelemeye
 olanak verilmesi amacıyla görüşmelerin ertelenmesini önererek, bu önerinin
 oya sunulmasını istemişlerdir. Diğer bir kısım üyeler ise; bu konunun oya
 sunulmasının gerekmediğini bildirmişlerdir. Bu durumda, esasla ilgili olmayan
 ve çözümlenmediği takdirde esasın incelenmesini engellemeyen bu konunun oya
 sunulması gerekip gerekmediğinin Başkanlıkça takdiri gerekmiştir. Görüşmeler
 sırasında ortaya atılan ve esasla ilgili olmayan her konunun mutlaka oya
 sunulması gibi bir yol izlenecek olursa, görüşmelerin sağlıklı bir şekilde
 sürdürülmesine ve sonuçlandırılmasına olanak kalmaz. Aksi halde öncelikle,
 yeni kurulan dairenin ilgili daire olup olmadığı ilgili ise bu konunun oya
 sunulması gerekip gerekmediği oylanacak; gerektiği sonucuna varıldığı
 takdirde bu defa yeni dairenin uygulamasının, görüşünün beklenmesine gerek
 olup olmadığı oylanacak ve tevali eden bu nitelikteki oylamalarla yargı
 işlerinin sürüncemede kalması sonucu doğacaktır. Diğer taraftan, içtihadı
 birleştirmeye esas tutulan kararlar arasında aykırılık bulunduğuna ve konusu
 da belirlenen aykırılığın giderilmesine oybirliği ile karar verildikten
 sonra, yeni kurulan Daire'nin görüşünün beklenmesine gerek olup olmadığının
 oylanması, esasa girilmesine ilişkin kararla da çelişir. İşte bu nedenle
 durum Başkanlıkça değerlendirilerek; içtihat aykırılığı belirlendikten sonra,
 Yargıtay'da iflas davaları ile ilgili temyiz incelemelerinin yeni kurulan bir
 Daireye verilmiş olmasının, içtihadı birleştirme görüşmelerinin ertelenmesini
 gerektirmeyeceği sonucuna varılmıştır. Kaldıki şu husus özellikle
 belirtilmelidir ki, ilgili daireden amaç, içtihadı birleştirme görüşmelerine
 esas tutulan kararların ait oldukları dairelerdir. İçtihadı birleştirme
 görüşmeleri sırasında dahi Onbirinci Hukuk Dairesi bu tür uyuşmazlıklara
 bakan daire niteliğinde olup Ondokuzuncu Hukuk Dairesi, Başkanlar Kurulu
 Kararı uyarınca ancak 31 Ekim 1991 gününden sonra Yargıtay'a gelen işlere
 bakacaktır ve bu konuda da hiçbir kararı bulunmamaktadır. Kararı olmayan bir
 daireden görüş sorulması içtihadı birleştirme kurumu ile bağdaştırılamaz. Öte
 yandan, İçtihadı Birleştirme Kurulları'na nasıl başvurulacağı, yasa ile
 açıkça düzenlenmiş olup, sözü edilen Kurulların re'sen bir konuyu oylama
 sureti ile dahi olsa içtihadı birleştirmenin kapsamına almasına yasal olanak
 bulunmamaktadır. Sıra cetveline kayıt edilebilip edilememe içtihadı
 birleştirme sorununun çözümünden sonra uygulama ile yön verilecek tali bir
 konu oluşturmaktadır. Bu gerekçelerle yasaya açıkça aykırı düşecek bir
 konunun oya sunulmasına ve ertelenmesine Başkanlıkça gerek görülmediği Büyük
 Genel Kurul'un bilgilerine arzolunarak görüşmelere devam olunmuştur.

İçtihadı birleştirmenin konusu, sadece 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun
 değişik 80. maddesinde öngörülen, sigorta primlerinin süresinde ödenmemesi
 nedeniyle uygulanacak "gecikme zammı"nın, borçlu işverenin iflasına karar
 verilmesi halinde; iflasın açıldığı tarihten itibaren işlemeye devam edip
 etmeyeceği sorunu ile sınırlıdır. Bu nedenle, diğer bir kısım yasalarda da
 yer alan gecikme zammının faiz niteliğinde olup olmadığı yönü üzerinde
 durulmasına gerek görülmemiştir. Diğer taraftan, 506 sayılı Yasanın değişik
 80. maddesinde öngörülen gecikme zammının, iflasın açılmasından sonra da
 işlemeye devam etmesi halinde, gecikme zammının ne şekilde tahsil edileceği,
 diğer bir ifade ile, İcra İflas Kanununun değişik 196. maddesinin son fıkrası
 gereğince faiz gibi işlem görüp görmeyeceği sorunu da içtihadı birleştirmenin
 konusu dışında kalmaktadır. Çünkü bu sorun ancak, gecikme zammının, iflasın
 açılmasından sonra da işlemeye devam edeceği kabul edildiği takdirde gündeme
 gelebilecek olan tali bir sorundur.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesinin üçüncü
 fıkrasında; primlerin, süresi içinde ve tam olarak ödenmemesi halinde,
 ödenmeyen kısmına, sürenin bittiği tarihten başlayarak Amme Alacaklarının
 Tahsil Usulü Hakkında Kanunda belirlenen gecikme zammı oranlarının
 uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Aynı maddenin döndüncü fıkrasında; "Ay
 kesirleri tam ay olarak hesap edilir. Gecikme zammı yalnız prim alacaklarına
 uygulanır ve borç ödenene kadar devam eder" ve beşinci fıkrasında da; "Dava
 ve icra takibi açılmış olsa bile, primlerin ödenmemiş kısmı için gecikme
 zammı tahsil olunur" denilmiştir. Bu hükümler, gecikme zammının, borçlu
 işverinin iflası halinde de işlemeye devam edeceğini açıkca göstermektedir.
 Aynı maddenin altıncı fıkrasında da; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil
 Usulü Hakkında Kanunun sadece, 9, 12, 21 ila 27 ile 36, 101 ve 103.
 maddelerinin Kurum alacakları hakkında da uygulanacağı gösterilmek suretiyle,
 6183 sayılı Yasaya sınırlı bir gönderme yapılmıştır. Anılan Yasanın 52.
 maddesine gönderme yapılmadığından, bu maddedeki, amme alacakları ile ilgili
 gecikme zammının iflas halinde, iflasın açıldığı tarihe kadar işleyeceğine
 dair hükmün, sosyal sigorta primlerinin gecikme zammı hakkında uygulanmasına
 olanak görülmemiştir. 506 sayılı Yasanın değişik 80. maddesinde bu yönden bir
 boşluk bulunmadığı için, kıyas yolu ile bir uygulama yapılmasına da gerek
 bulunmamaktadır. Kaldı ki sosyal sigorta primlerinin, sosyal güvenlik ile
 ilgili özelliği nedeniyle 6183 sayılı Yasadaki amme alacaklarına benzetilmesi
 de mümkün değildir. Böyle bir benzerlik olsaydı, yasa koyucu 6183 sayılı
 Yasanın 52. maddesine de göndermede bulunurdu. Oysa, 6183 sayılı Yasanın
 gönderme yapılan maddeleri ayrı ayrı gösterilmek suretiyle, 52. maddenin
 uygulanmasının istenmediği açıkca ifade edilmiş olmaktadır. Yasa koyucu
 getirdiği düzenlemelerde sosyal güvenlik hukukunun özelliklerini ve büyük
 önemini dikkate almıştır. Esasen 506 sayılı Yasanın değişik 80. maddesinde
 sigorta prim borçlarının ve gecikme zammının hangi halde ertelenebileceği
 ayrıca gösterilmiştir. Bunlar, su baskını ve deprem gibi tabii afetlerdir.
 Borçlu işverenin iflas etmesinin, bu nitelikte bir tabii afet olmadığı
 kuşkusuzdur. Öte yandan, yasada açıkca öngörülmedikçe, borçlunun iflas
 etmesi, kendiliğinden, faizin veya gecikme zammının işlemesini durduracak bir
 olgu olarak da kabul edilemez. Nitekim İcra ve İflas Kanununun değişiklikten
 önceki 196. maddesinde rehin ile temin edilmemiş bütün alacakların
 faizlerinin iflasın açılması ile müflise karşı işlemeyeceği hükme bağlanmış
 idi. Aynı şekilde 6183 sayılı Yasanın 52. maddesinde de, gecikme zammının,
 borçlunun iflasına kadar işlemeye devam edeceği açıklanmıştır. Görülüyor ki
 yasa koyucu, alacağın faizininin veya gecikme zammının, borçlunun iflası
 halinde işlemesini arzu etmiyorsa bunu açıkca belirtme yolunu izlemektedir.
 Aksi halde, faiz veya gecikme zammı, borçlunun iflasından sonra da işlemeye
 devam edecektir.

İcra ve İflas Kanununun 196. maddesinin ilk şeklinde, iflasın açılması ile
 birlikte, müflise karşı faizlerin işlemeyeceği hükmü yer aldığından, Yargıtay
 Onbirinci Hukuk Dairesi'nin, içtihat aykırılığına neden olan sonraki
 kararlarında 506 sayılı Yasanın değişik 80. maddesindeki "gecikme zammı",
 faize benzetilerek, 196. maddenin kıyasen uygulanması ve gecikme zammının da
 borçlunun iflası halinde işlemeyeceği içtihat edilmiştir. Ne varki 196.
 madde, 9.11.1988 günlü ve 3494 sayılı Kanunla değiştirilerek; iflasın
 açılması ile birlikte, iflas masasına giren alacaklarda faizin işlemeye devam
 edeceği kabul edilmiştir. Bu nedenle artık, gecikme zammı ile faizin aynı
 nitelikte olup olmadığı sorunu üzerinde durulmasına gerek kalmamıştır.
 Onbirinci Hukuk Dairesi'nin görüşünü benimseyen üyelerin Büyük Genel
 Kuruldaki açıklamalarında; alacaklılar arasında eşitliğin sağlanması için,
 İcra ve İflas Kanununun değişik 196. maddesinin son fıkrasındaki; bu maddeye
 göre tahakkuk edecek faiz ödemelerinin, 195. maddeye göre hesaplanan ana
 paralar ödendikten sonra bakiyesi üzerinden yapılacağına dair hükmün, gecikme
 zammı hakkında da uygulanması gerektiği görüşü dile getirilerek, içtihadı
 birleştirme kararında bu konunun da açıklığa kavuşturulmasını istemişlerse
 de; kararlar arasındaki içtihat aykırılığı sadece gecikme zammının iflasın
 açılmasınan sonra da işlemeye devam edip etmiyeceği konusu ile sınırlı
 bulunduğundan ve bunun sonucu olarak iflastan sonra işlemeye devam eden
 gecikme zammının tahsili yönünden İcra ve İflas Kanununun değişik 196.
 maddesinin son fıkrası hükmünün uygulanıp uygulanamayacağı sorunu bu içtihadı
 birleştirmenin kapsamı dışında kaldığından bu yön üzerinde durulmamıştır.
 Oylamaya 111 üye katılmış; üç üye ön sorunun oya sunulmaması nedeniyle işin
 esasının görüşülmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle esas hakkında oy
 kullanmamış; seksen üye 506 sayılı Yasanın 80. maddesindeki gecikme zammının
 iflasın açılmasından sonra da işleyeceği doğrultusunda; yirmisekiz üye ise
 işlemeyeceği doğrultusunda görüş bildirmişler ve içtihatlar bu suretle Hukuk
 Genel Kurulu, Onikinci Hukuk Dairesi ve Onbirinci Hukuk Dairesi'nin önceki
 kararları doğrultusunda birleştirilmiş bulunmaktadır.

S o n u ç : 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun değişik 80. maddesi
 gereğince Kurum'a ödenmesi gereken primlerin süresinde ödenmemesi nedeniyle
 uygulanacak gecikme zammının, borçlu işverenin iflasına karar verilmesi
 halinde; iflasın açılmasından sonra da işlemeye devam edeceğine, içtihatların
 bu yolda birleştirilmesine 22.11.1991 günlü ilk toplantıda üçte ikiyi geçen
 çoğunlukla karar verildi.

KARŞI OY AÇIKLAMASI

* Yargıtay Kanununun 45/4. maddesinde; "İçtihadı Birleştirme GÖRÜŞMELERİ,
 alınmış olan ilke kararları çerçevesinde YÜRÜTÜLÜR...",

Aynı Yasanın 17/1-c maddesinde; "İçtihadı Birleştirme görüşmelerine ve
 kararların alınmasına ilişkin olarak ilke kararları ALINIR",

Yargıtay İç Yönetmeliğinin 16. maddesinde; "İçtihadı Birleştirme
 kurullarındaki GÖRÜŞMELER, Yargıtay Kanununun 45/4 ve 17/1-c maddeleri
 uyarınca Başkanlar Kurulu tarafından verilmiş olan İLKE KARARLARINA ve İÇ
 YÖNETMELİK hükümlerine göre yapılır",

Hükümleri yer almaktadır.

19.6.1975 günlü Başkanlar Kurulunca ittihaz edilen ilke kararının:

- 4. Maddesinde; "Kurulda ÖNSORUN olarak kararlar arasında aykırılık olup
 olmadığı veya SAİR NEDENLERLE içtihatların birleştirilmesine gerek bulunup
 bulunmadığı hususları görüşülüp KARARA BAĞLANIR",

- 7. Maddesinde; "Kurulda öncelikle usule ilişkin hususlar hakkında konuşmak
 isteyenlere söz verilir",

- 13. Maddesinde; "ÖNSORUNUN OYLANMASINA ilişkin açıklamalar kararda yer
 alır",

İlkeleri saptanmıştır.

Buyurucu bu kuralları belirlendikten sonra İçtihadı Birleştirme görüşmesine
 döndüğümüzde;

I - 5 Haziran 1991 günlü Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren
 "Yargıtay Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair 3749 sayılı
 Kanunla" yeni daireler kurulmuş ve bu İçtihadı Birleştirmeye konu olan husus,
 yeni kurulan 19. Hukuk Dairesi'nin görevi olarak açıklanmıştır. Başkan ve
 üyeleri seçilen bu daire, temyiz inceleme görevine başlamıştır. Tevhidi
 İçtihat görüşmesinin yapıldığı 22.11.1991 tarihinde, İçtihadı Birleştirmeye
 konu olan işlere münhasıran, bu daire tarafından bakılmakta ve karara
 bağlanmaktadır.

Yukarıda sözü edilen ilke kararının 2. ve Yönetmeliğin 14/2-4. madderi
 uyarınca İLGİLİ DAİRE BAŞKANININ, Daire görüşünü bildirmesi gerektiği gibi,
 İlke Kararının 9. maddesi gereğince görüşmelerde SON SÖZÜN İLGİLİ DAİRE
 sözcüsüne verilmesi öngörülmüştür.

Bu nedenle; öncelikle ve ÖNSORUN OLARAK İLGİLİ DAİRENİN hangi daire olduğunun,
 diğer bir deyişle görüşmenin yapıldığı 22.11.1991 günü itibarı ile 19. Hukuk
 Dairesi'nin ilgili daire olup olmadığının OYLAMA YAPILMAK SURETİ İLE
 BELİRLENMESİ GEREKİR.

Çok sayıda sayın üyenin katıldığını gözlemlediğimiz bu yöndeki ÖNERİMİZ
 oylamaya konulmadan, bu önemli ÖNSORUN karara bağlanmadan, "ilgili daire 11.
 Hukuk Dairesidir" biçimindeki, Sayın Birinci Bşakan'ın görüşleri
 doğrultusunda, 19. Hukuk Dairesi'nin DAİRE GÖRÜŞÜ alınmadan ve SON SÖZ 19.
 Hukuk Dairesi sözcüsüne verilmeden, 11. Hukuk Dairesi'nin açıklamasından
 sonra esasın oylamasına geçilmiştir.

II - Tevhidi İçtihat raporunda özet olarak; "Sosyal Sigortalar Kurumu'nun prim
 alacaklarına uygulanan gecikme zammının iflas açılmasından sonra da işlemeye
 DEVAM EDİP ETMEYECEĞİ" biçimindeki anlatımın, yapılacak esasa ilişkin
 oylamada sorunu çözmeyeceği, "özetin ve oylama şeklinin değiştirilip Büyük
 Genel Kurulca belirlenmesi, zira tüm görüşlerin gecikme zammının iflas
 açılmasından sonra da işlemeye devam edeceği yönünde olduğu, ancak gecikme
 zammının hukuki niteliğinin ne olduğu ve bunun sonucu olarak da sıra
 cetveline yazılıp yazılmayacağı hususunun ihtilaflı olduğu" vurgulanıp bu
 konuda ÖNSORUN oylaması yapılması birçok sayın üye tarafından önerilmişse de,
 bu konuda da önsorun oylaması yapılmadan, özetteki gibi oylama yapılacağında
 Başkanlıkça ısrar edilip, esas oylaması Tek seçenekli yapılmıştır.

III - Önsorun oylaması yapılmadığından, ilgili Daire olup olmadığı
 belirlenemeyen 19. Hukuk Dairesi Başkanı Sayın Cengiz Kostakoğlu'nun "ilgili
 Dairenin kendi Daireleri olduğu, konu hakkında Daire görüşü oluşturma
 olanağına yeni faaliyete geçmiş olmaları nedeniyle olanak bulamadıkları,
 inceleme yapmak ve Daire görüşü oluşturup Yüce Kurula arzetmek" yönündeki,
 oturum açılır açılmaz vaki istemleri de keza ön sorun olarak kabul edilip
 oylanmamış ve Sayın Birinci Başkan tarafından konunun olgunlaşmadığı
 belirlendiğinde, bu hususun yeniden değerlendirileceği belirtildiği ve
 tarafımızdan da bu husus vurgulandığı halde, İkinci bölümde açıklandığı üzere
 konunun olgunlaşmadığı gözetilmeyerek bu ön sorun da oylamaya sunulmamıştır.

Açıklamaya çalıştığımız ÖNSORUN OYLAMALARININ önerildiği ve kanımızca
 gerektiği halde oylama yapılmaması karşısında esasa ilişkin oy verme
 zorunluluğumuz var mıdır?
Bu sorunun cevabını, Büyük Genel Kurulda da kıyasen uygulanması gereken
 Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi vermektedir. Maddeye göre; "Genel
 Kurullarda, çözülmesi gereken ön sorun ortaya çıkarsa ilkin o yönden GÖRÜŞME
 ve OYLAMA YAPILIR.

ÖNSORUN OYLAMASI sonucu, bir üyenin düşüncesine aykırı düşmüş olsa dahi o üye
 de işin esası hakkında oy vermek zorundadır".

BU HÜKME GÖRE ÖNSORUN ORTAYA ÇIKTIĞINDA BÜYÜK GENEL KURULCA OYLANIP
 SONUÇLANDIRILMADIKÇA ÜYENİN ESASA İLİŞKİN OY VERME ZORUNLULUĞU (ÖDEVİ)
 DOĞMAZ.

S o n u ç : Yukarıda arz ve izah edilen bu usuli nedenlerle, esasa ilişkin oy
 ve karar verilemeyeceği görüşündeyim. 28.11.1991 
Mehmet UYGUN
Birinci Başkanvekili
MUHALEFET ŞERHİ

* 1 - Yargıtay'da yeni kurulan ve faaliyete geçen 19. Hukuk dairesi 3749
 sayılı Kanun ile iflas, konkordato ve sıra cetveline kayıt davalarına
 bakmakla görevlendirilmiştir. Daire başkanı henüz müzakereye başlamadan önce
 söz alıp konuyu dairelerinde görüştüklerini fakat bir sonuç ve karara da
 varamadıklarını bildirerek davranışlarını ve oylarını belirlemek yönünden
 görüşmenin ertelenmesini istemiştir. Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel
 Kurullarında, bir üyenin dahi oy kullanacak derecede bir kanaate varamadığını
 bildirerek konuyu ve dosyayı incelemek istemesi halinde görüşmenin
 ertelenmesi bir teamül haline geldiği halde, yeni kurulan ve aynı konudaki
 işlere bakmakla görevlendirilen daire mensupları adına yapılan erteleme
 talebinin, başkanlık tasarrufuna girdiği gerekçesi ile ve kurulun oyuna
 sunulmadan sayın başkan tarafından reddedilmesi usul ve teamüle aykırı bir
 davranış olmuştur.

2 - Eksik şekilde tespit edilen İçtihadı Birleştirmenin konusu ve çerçevesi
 yüce kurulca tam olarak anlaşılmadan, yapılan seri bir oylama ile bir konu ve
 çerçeve kesinleştirilmiş sayılarak, konu ve özetin genişletilmesini isteyen
 üyelere konuşma imkanı tanınmamış ve İçtihadı Birleştirme Kararının eksik ve
 tereddütlere yol açacak bir şekilde çıkmasına sebebiyet verilmiştir.

İçtihadı birleştirmeye yol açan değişik kararlarda ağırlık noktası, 506 sayılı
 Kanunun 80. maddesinde bahsi geçen (gecikme zammı)nın iflas eden prim
 borçlusunun sıra cetveline kaydedilip edilmeyeceği ve paylaştırmaya katılıp
 katılmayacağı hususudur. İİK.nun 196. maddesinin evvelki şeklinde, faizin
 iflasın açılması ile kesileceği hükmünün, bir nevi temerrüt faizi
 sayılabilecek gecikme zammına da uygulanmak gerekeceği yolunda uygulama yapan
 11. Hukuk Dairesi, 196. maddenin değişik yeni şekline göre gerek faiz gerekse
 gecikme zammının iflasın açılmasından sonra işlemeye devam edeceği, ancak ana
 borcun ödenmesinden sonra masada bir miktar kalır ise o miktardan ödeneceği
 şeklinde bir uygulamaya geçmiştir. Bu sebeple, yasa değişikliği sonucu 11.
 Hukuk Dairesi'nin son uygulamaları Hukuk Genel Kurulu ve 12. Hukuk
 Dairesi'nin uygulaması ile aynı istikamete dönüştüğünden, içtihadı
 birleştirmenin noksan tespit edilen konusu itibarile uyuşmazlık sona
 ermiştir. Bu sebeple ittihaz edilen içtihadı birleştirme kararı bu şekli ile
 gereksiz ve sonuç vermez bir mahiyet almıştır. Çıkan kararda, iflasın
 açılmasından sonra işlemeye devam eden gecikme zammının sıra cetveline
 kaydedilip edilmeyeceği hususu cevapsız kalmış olup bu hususun başka bir
 içtihadı birleştirme ile halledilebileceği düşüncesi eksik ve etkisiz bir
 karara yol açmıştır.

3 - İçtihadı birleştirmeye konu olan gecikme zammının iflas hükümleri yönünden
 ele alınıp incelenmesi gerekirken, 506 sayılı Kanunun ve 6183 sayılı Kanun
 hükümleri yönünden ele alınıp faiz niteliğinde olup olmadığının tartışılması
 yanlış olmuştur.

İİK. iflas hükümlerine göre, iflas halinde müflisten alacaklı olanların
 alacakları, iflasın açılmasına kadar gerçekleşen miktarları ile nazara alınıp
 sıra cetveline yazılır (İİK. 206 maddesine göre nafaka alacakları istisna
 teşkil eder). SSK.nun prime ilişkin gecikme zammı alacağının iflasın açılması
 tarihine kadar gerçekleşen miktarının sıra cetveline kaydedileceği tabiidir.
 Ancak, iflasın açılmasından sonra işlemeye devam edecek olan bu alacağın
 cetvele kaydı iflas hükümleri ile bağdaşmaz.

Gecikme zammının iflastan sonra işleyen bölümünün sıra cetveline
 kaydedileceğine dair açık bir yasa hükmü mevcut değildir. Çoğunluk görüşünü
 savunanlar 506 sayılı Kanunun 80. maddesindeki (Gecikme zammı, prim borcu
 ödenene kadar devam eder) hükmüne dayanmakta ve her ne kadar 6183 sayılı
 Yasanın 52. maddesinde (Gecikme zammının tatbik müddeti; iflas halinde
 iflasın açlıdığı güne kadar olan müddettir) ifadesi mevcutsa da, 506 sayılı
 Yasanın 80. maddesinde 6183 sayılı Yasanın 52. madesinin bu hükmünün
 uygulanacağına dair bir atıf olmadığından gecikme zammının iflas tarihinden
 sonra da işleyeceğini ileri sürmüşlerdir. Gerçekte, 506 sayılı Yasanın bu
 konuda 6183 sayılı Yasa ile ilişkisi, 506 sayılı Yasadaki gecikme zammının
 uygulanacak oranı ile şeklinin tespiti yönünden 6183 sayılı Yasaya atıf
 yapılmış olmasından ibarettir. 
506 sayılı Yasanın 80. maddesindeki gecikme zammının prim borcunun ödenmesine
 kadar devam edeceği hükmü ise genel bir kural olup, borçlunun ödeme hususunda
 irade serbestliği bulunması halinde uygulanacak bir hükümdür. İflasın
 açılması ile borçlunun artık ödeme yapma imkanı yasa gereği ortadan
 kalkacağından artık ödeme ile ilgili iflas hükümleri uygulanacaktır.

Yukarıda açıklandığı üzere 506 sayılı Yasa hükmü, iflas kurallarına göre
 yorumlanmak gerekir.

4 - Aksinin kabulü, alacaklılar yönünden menfaatler dengesi ve hakkaniyet
 kurallarına uygun düşmez.

SSK. çeşitli nedenlerle tahsil edilmeyen prim alacakları büyük miktarlara
 ulaşmaktadır. Gecikme zammının sıra cetveline kaydı halinde çok zaman iflas
 masasında yeterli karşılık almadığından SSK., prim alacağı ile gecikme
 zammını alabilecek, daha az güçlü olan diğer alacaklılara ise belki bir şey
 kalmayacaktır. SSK. ile özel ve tüzel kişi diğer alacaklılar arasında böyle
 bir ayırım yapmak için bir haklı sebep de yoktur.

Yukarıda arzedilen nedenlerle çoğunluk kararına katılmıyoruz. 28.11.1991
Nihat ARYOL
11. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY

* 1 - Tevhidi içtihat raporunda özet olarak belirtildiği gibi "Sosyal
 Sigortalar Kurumu'nun prim alacaklarına uygulanan gecikme zammının iflas
 açılmasından sonra da işlemeye devam edip etmeyeceği biçimindeki anlatımın
 yapılacak esasa ilişkin oylamada sorunu çözemeyeceği, özetle oylama şeklinin
 değiştirilip büyük genel kurulca belirlenmesi, tüm oyların gecikme zammının
 iflas açılmasından sonra da işlemeye devam edeceği yönünde olduğu, gecikme
 zammının sıra cetveline yazılıp yazılmayacağı hususunun ihtilaflı olduğu,
 belirtilerek bu hususun ön sorunu olduğu,

Sayın üyelerce ileri sürülmüş bu husus sayın başkan tarafından oya
 sunulmamıştır.

2 - 19. Hukuk Dairesi Başkanı Sayın Cengiz Kostakoğlu'nun; ilgili dairenin
 kendi daireleri olduğu, yeni kuruldukları için bu hususta henüz görüş
 oluşturmadıkları, inceleme yapmak ve daire görüşü oluşturup Yüce Kurula
 sunmak hususundaki istemleri ön sorun yapılarak oylanmamıştır.

Sayın Başkanvekili Mehmet Uygun'un açıkladıkları gerekçeye katılarak Yargıtay
 Yasası ve İç Yönetmenlik hükümlerine göre ön sorun ortaya çıktığında Büyük
 Genel Kurulca oylanıp sonuçlanmadıkça üyenin esasa ilişkin oy verme
 zorunluluğu doğamayacağından esasa ilişkin oy kullanmayarak karara muhalif
 bulunmaktayım.

Türkan GÜVEN
1. Ceza Dairesi Başkanı

KARŞI OY

* Sosyal Sigortalar Kurumu'nun prim alacaklarına uygulanan gecikme zammının,
 iflasın açılmasından sonra da sürüp sürmeyeceği konusu; 22.11.1991 tarihinde
 toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Kurulu'nun ilk oturumunda
 görüşülmüş ve sonuçlandırılmıştır.

Ne ki, içtihat; bir dizi yöntem (usul) ve oylama yanılgılarıyla
 sakatlandığından ve görünüşte sonuçlandırıldığından, aslında çıkmamıştır.
 Çünkü bu sakatlığın yaptırımı, yargılama hukukunda butlandır.

Beni bu sonuca ulaştıran sakatlıkları iki ana başlık altında toplamak ve
 aşağıdaki biçimde özetlemek olanaklıdır:

1 - Yöntem yanılgısı :

Bu yanılgı, görüşme sırasında ortaya çıkan önsorunun oylanmamasından
 kaynaklanmıştır. Gerçekten, konuyu Yüce Kurula sunan sayın üyeden sonra söz
 alan ve 1991-3749 sayılı Yasanın 2. maddesinin anlatımına göre; "iflas ve
 konkordatoya ilişkin hüküm ve kararları" denetlemekle görevlendirilen Yüksek
 19. Hukuk Dairesi'nin Sayın Başkanı; sorunla doğrudan ilgili bulunduklarını,
 ancak Dairenin yeni kurulması nedeniyle henüz bir görüş oluşturamadıklarını,
 incelemeyi sürdürdüklerini, içtihadı birleştirme boyutunda bir konunun
 herkesi bağlayıcı düzeydeki çözümünün önemli olduğunu, bu hususun gözetilerek
 görüşmenin ertelenmesini istemiştir. Bu istek üzerine, görüşmenin ertelenip
 ertelenmemesi konusu, başkanlıkça yerinde olarak görüşmeye açılmış, birbirine
 karşıt görüşleri savunan sayın üyelere söz verilmiştir. Konunun Yüksek 19.
 Hukuk Dairesi'ni doğrudan ilgilendirmediğini, sınırlı olduğunu, bu nedenle de
 ertelemeye gerek olmadığını savunan savla tam tersini ileri süren ve bu
 yüzden de içtihadı birleştirmenin Yargıtay Yasasının 45. maddesine göre
 hazırlanmamış sayıldığını savunan görüş, karşı karşıya gelmiş; böylece ortaya
 bir önsorun çıkmıştır. Karşıt savlara savunma olanağı verilerek görşüme
 açıldığında, önsorun saydamlaşıp somutlaştığına göre, bunun oylamayla
 sonuçlandırılması doğal ve zorunlu bulunduğu halde, oturumu yöneten Sayın
 Birinci Başkan, oylamadan özenle kaçınmış; dahası oturum boyunca yinelenen bu
 doğrultudaki istekleri önce gözardı etmiş; daha sonra direnişler üzerine şu
 gerekçeyle reddederek, ivecenlikle esasa geçmiştir: "Konu bir yıldan beri
 tartışılmaktadır ve çözüm bekleyen davalar bulunmaktadır".

a) Bu tutum, ilkin yazılı hukuka ve uygulamaya aykırıdır. Çünkü, hukukun genel
 ilkelerine göre, yöntem (usul) sorunu her zaman esas sorunundan; bir yöntem
 sorunu içinde önsorun ortaya çıkarsa bu da hepsinden önce çözülmek gerekir.
 Çözümün biçimi de bellidir ve şudur: Birden çok yargıcın kaltıldığı toplu
 yargılamada önsorun, önce tartışılır, sonra da oylanır. Hukukun, bulduğu tek
 çözüm biçimi budur. Nitekim, Yargıtay Yasasının 57. maddesinde yasal dayanağı
 bulan Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi de bu doğrultudadır. Böyle bir
 hüküm olmasaydı, esasen hukukun genel ilkelerine göre aynı işlemlerin
 yapılması gerekecekti. Gerçekten, Yargıtay Yasasından önce 19.6.1975
 tarihinde Başkanlar Kurulunca alınan kararın 4. ve 13. maddelerinde de aynı
 düzenlemeye gidilmiştir.

Bu durum karşısında, ilkin konunun ertelenip ertelenmemesini görüşmeye açmak,
 ardından da oylama yapmayacağını belirterek bu konuda söz isteyen üyelerin
 sözlerini kesmek ve kimilerine söz vermemek yazılı hukuka aykırıdır (Yargıtay
 İç Yönetmeliği, md. 25, 27; 19.5.1975 tarihli Başkanlar Kurulu Kararı, md.
 7). En azından bu konuda oylamaya gerek olup olmayacağı hususunda çıkan
 uyuşmazlığın da, oylamayla çözüleceği düşünülmeliydi. Bu da yapılmamıştır.

Sorunun ertelenmemesi konusunda gösterilen "konunun bir yıldan beri
 tartışıldığı ve bekleyen davalar bulunduğu" görüşü ise; içinde taşıdığı
 çelişki ve içtihadı birleştirme kavramının boyutuyla düştüğü çatışkı bir yana
 bırakılsa bile, oylamadan kaçınmanın değil, olsa olsa ertelemeden vazgeçmenin
 gerekçelerinden yalnızca birisi olabilir; erteleme oylaması sırasında sayın
 üyelerce elbette değerlendirilebilirdi.

Şunu önemle vurgulamak zorundayım: Toplu yargılamada, başkanın yetkisi,
 yalnızca ortaya çıkan sorunları sıraya koymaktır (Hukuk Yargılama Yasası, md.
 385/2; Ceza Yargılama Yasası, md. 383; Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 27);
 bunları kendi bildiğince çözüp sonuçlandırmak değildir. Böyle yapılırsa,
 toplu yargılamanın toplu olmaklık (collegialitˆ, coll�gialit�) niteliği
 ortadan kalkar, bir çok yargıç yerine, ister istemez, tek yargıcın yargısının
 geçtiği tekçi, Batılıların deyişiyle monokratik yargılamaya ulaşılır. O
 yüzden, toplu yargılamada başkana verilen görüşmelerin yeterliliğini
 değerlendirme yetkisi bile, uyuşmazlık durumunda ancak kurul kararıyla
 çözülmektedir (Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 25/son). Üstelik, eğer bir
 görüşmede söz verme konusundaki uyuşmazlık dahi kurul kararıyla çözülüyorsa
 (Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 25), erteleme konusu öncelikle (a priori,
 evleviyyetle) elbette kurul kararıyla sonuçlandırılacaktır; başkanın
 kararıyla değil.

Dizge budur ve yerindedir. Bir kez daha vurgulamak isterim ki, böyle bir
 dizgede, içtihadı birleştirmenin alınyazısını ilgilendiren bu çapta önemli
 bir sorunun başkanın tekeline bırakıldığını ileri sürmek ve bunda direnmek,
 bağışlanamaz bir yanılgıdır.

Toplu yargılamada görüşmeye açtığı bir konuyu, ister bir düşünce, ister bir
 önsorun olsun, oturum başkanının, önemli-önemsiz, gerekli-gereksiz diye
 değerlendirmeye yetkisi yoktur. Olamaz da. Çünkü düşünceler arasında değer
 yargısına (jugement de valeur) göre iyerarşi yaratılamaz (Anayasa, md. 25/2).
 Bir düşünce, gerçeklik yargısına (jugement de r�alit�) göre ya doğrudur, ya
 yanlıştır. Bu yargıyı kuracak olan da, düşünceyi yargılayan kurula aittir.
 Kurul bunu elbette oylama yoluyla çözebilir. Elindeki tek araç budur. Yazılı
 hukuk bunu böyle düzenlemiştir. "Değil mi ki, Yasa, onu çıkaran yasa
 koyucusundan daha akıllıdır" (Radbruch); öyleyse, konumu ne olursa olsun,
 kişilerden elbette haydi haydi daha akıllı olacak, kimse onun üzerine
 çıkamayacaktır. Hukukun üstünlüğünün özü de bunda saklıdır. Tersi tutum,
 nerede duracağı kestirilemeyen keyfiliğin kapısını aralamak demektir.
 Yargılamada yargıçların yalnızca yasal yetkileri (arbitrium regulatum)
 vardır; sınırsız yetkileri (arbitrium pleneum) söz konusu değildir.

b) İkinci olarak, bu tutum yerindelik (maslahata uygunluk) kuralına da
 aykırıdır. Çünkü, Yargıtay Yasasının 45. maddesinde düzenlenen içtihadı
 birleştirme kararları, Yargıtay Genel Kurullarını, Dairelerini ve adliye
 mahkemelerini bir yasa gibi bağlamaktadır. Unutulmamalıdır ki, yargı
 kararlarına yasa boyutunda güç veren böyle bir düzenlemeye, Yargıtay (bozma
 mahkemesi) dizgesini benimseyen hiç bir ülkede rastlanmamaktadır. Bu yüzden
 de yasa koyucu içtihadı birleştirme konusunda çok duyarlı davranmış;
 başvurunun gerekçeli (ciddi) olmasını; bu yola gidilip gidilmeyeceğine Daire
 ve Genel Kurulların görüşleri alındıktan sonra Birinci Başkanlık Kurulunca
 karar verilmesini öngörmüş; uygulamada ise, her zaman, içtihadı birleştirmeye
 gerek olup olmadığı sorunu çözülmeden esasa girilmemiştir (19.6.1975 tarihli
 Başkanlar Kurulu Kararı, md. 4, 5).

Kim ki bu duyarlı düzenlemenin ışığında soruna yaklaşırsa ulaşacağı sonuç
 şudur:

İçtihadı birleştirme konusundaki yasa koyucunun gösterdiği bu duyarlılık ve
 öze uyulmaması; bu yüzde de sorunla doğrudan ilgili Yüksek Dairenin erteleme
 isteğine karşın, yetersiz bilgiyle işin ivediyle çözülmesi, düşünceyi
 zenginleştirme olanağına kapının kapatılması yerinde olmamıştır. Bu üzücüdür.
 Çok sesli bir topluma doğru hızla evrilen Türkiye'de bu tutum onaylanamaz.
 Bilmeliyiz ki, Batının bir doğululaşma sorunu yoktur. Ama Türkiye'nin bir
 batılılaşma sorunu vardır. Bunun için de, Türkiye, her sorunu geniş bir
 yelpazede, dikeylemesine ve yataylamasına, yüksek sesle konuşup tartışmayı
 başarmak zorundadır. Diyalojik ilkenin gereklerini gerçekleştiremeyen bir
 ülke, elbette Batının marjinalinde kalmaya yargılıdır. Türk toplumu,
 diyalektik tartışmayı, demokratikleşme sürecinin gereği olarak
 gelenekselleştirmek; Türk yargıcı ise hem demokrasinin hem de mesleğinin
 gereği olarak geleneksel bir alışkanlığa dönüştürmek ve böylece topluma örnek
 olmak zorundadır.

2 - Oylama yanılgısı :

Bir toplu yargılamada, karara konu toplu işlemin (atto collegiale) yasaya
 uygun olabilmesi için, birbirlerine bağlı bir dizi onsuz olmaz (sine qua non)
 kural öngörülmüştür.

Bunlardan birincisi, çoğunluk ilkesidir ve yapısal niteliktedir (Hukuk
 Yargılama Yasası, md. 386; Ceza Yargılama Yasası, md. 385; Yargıtay Yasası,
 md. 39/2, 41/1, 42/1; Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 28).

İkincisi ise fonksiyonel kurallardır. Öğreti ve yargısal görüşlerde sık sık
 vurgulandığı üzere, yapısal çoğunluk kuralının sağlıklı sonuca ulaşabilmesi
 için, fonksiyonel kurallara uyulması zorunludur. Bu kurallar şunlardır:
 Çözülecek sorunların başkanca sıraya (ordo procedendi) konulması (Hukuk
 Yargılama Yasası, md. 385/2; Ceza Yargılama Yasası, md. 383); bu sıranın
 görüşmede ortaya çıkan karşıt ve seçenekli görüşten birini çözüme ulaştıracak
 biçimde düzenlenmesi ve hep birlikte toptancı (cumulatif) sorular sorulmaması
 (Ceza Yargılama Yasası, md. 384); bir sorun çözülmeden öbürüne geçilmemesi ve
 bir sorun çözüldüğünde daha sonrakiler gereksiz duruma düşmüşlerse,
 görüşmenin o noktada kesilmesi (Hukuk Yargılama Yasası, md. 385/2); bir
 sorunun çözümünde azınlıkta kalanın sonraki sorun çözülürken, azınlıkta
 kaldığı gerekçesiyle oylamaya katılmaktan kaçınamaması (Ceza Yargılama
 Yasası, md. 384; Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 27/3).

Toplu yargılamada toplu işlemin geçerlilik koşulları olan bu kurallar, hemen
 hemen her ülkenin yargılama yasalarında bulunmaktadır. Bu konuda yalnızca
 ceza yargılama yasalarından bir kaç örnek vermekle yetiniyorum: 1913 (md.
 455, 456); 1930 (md. 473); 1988 (md. 527/1-2) tarihli İtalyan, 1958 tarihli
 Fransız (md. 356) Ceza Yargılama Yasaları gibi.

Görüldüğü gibi, bu kurallar, yüz yıldan fazladır Batıda; en az 64 yıldır
 ülkemizde bilinen ve uygulanan ilkelerdir. Özellikle Batı ülkelerinde,
 bunlara uyulmaması, toplu işlemin sakat doğmasına yol açmakta ve bu
 sakatlığın yaptırımı da butlan olmaktadır. Bilimsel ve yargısal görüşler, bu
 konuda görüş birliği içindedirler (Öğreti: Foschini, Sistema del diritto
 processuale penale, Milano, 1968, II, s. 507-509; Pisapia, Compendio di
 procedura penale, Padova, 1986, s. 408-409; Cordero, Procedura penale,
 Milano, 1985, s. 396, 397, 974, 975; Cristiani, Manuale del nuovo processo
 penale, Milano, 1989, s. 378; St�fani-Levasseur-Bouloc, Proc�dure P�nale,
 Paris, 1990, n. 696 vd. Yargısal görüşler: Fransız Yargıtayının 27.1.1987,
 25.11.1987, 27.1.1988, 27.4.1988, 3.5.1988, 4.5.1988 tarihli kararları). Bu
 nedenlerle oylama sırasında, önsorun oylanmadığı için esasa girilemeyeceği
 yolunda oy kullanılması karşısında "yeni şeyler çıkarıldığı" biçiminde ortaya
 konulan tanı; hem tarihsel gerçeklere ve hem de bilimsel tartışmada görüşleri
 değer yargısıyla yargılamama kuralına aykırı düşmüştür. Zira, Batının
 yüzyıldan bu yana uyguladığı bu eski kuralları kimilerinin bilmemesi ya da
 bilmezlikten gelmesi, onları ne "yeni" ne de "icat edilmiş" kılar. Kaldı ki,
 konumu ne olursa olsun, kullandığı oy nedeniyle, bir üyeyi bir başkasının
 "yeni şeyler icat ediyor" biçiminde yargılamaya hakkı ve yetkisi de yoktur.

Şunu da vurgulamak gerekir ki, bu kurallar bir ülkenin yazılı hukukunda,
 özellikle hukuk ve ceza yargılama yasalarında dağınık olarak yer alsalar,
 bunlardan birinde bütünüyle bulunmasalar bile, yargılama hukukunun dalları
 olarak birbirlerini bütünledikleri için, örnekseme yoluyla boşluklar
 doldurulacak ve hepsi uygulamaya konulacaktır.

İşte konuya bu kurallar açısından eğildiğimizde, çoğunluk kuralı; fonksiyonel
 kurallara uyulmadığından, sakatlanmıştır.

Şöyle ki:

a) İlkin sıra dışı bırakılıp önsorun oylanmadığından, bir kesim üyeler, haklı
 olarak esas hakkında görüş belirtememişlerdir. Çünkü, önsorun
 oylanmadığından, azınlıkta kalıp kalmadıkları belli değildir. Zira, bu
 üyelerin esas hakkında görüş belirtme hakları, önsorun oylamasında azınlıkta
 kalmaları koşuluna bağlıdır. Bir başka deyişle, önsorun oylamasında azınlıkta
 kalma koşulu ile daha sonra görüşülen esas sorunda oy kullanabilme hakkı
 arasında zorunluluk ilişkisi bulunmaktadır (Ceza Yargılama Yasası, md. 384;
 Yargıtay İç Yönetmeliği, md. 27/3). Bu kural çiğnenerek esasa geçildiğinden,
 bir kesim üyeler esas hakkında düşünce belirtmek hakkından ve olanağından
 yoksun bırakılmışlardır.

b) İkinci yanılgıya da, sorunun oylamaya sunuluşunda düşülmüştür. Gerçekten,
 sorunun "gecikme zammı sürer/sürmez" biçiminde oylanarak sonuçlandırılacağı
 bildirilince; Yüksek 11. Hukuk Dairesi'nin çoğunluk görüşünü savunan sayın
 üyeleri; buna karşı çıkmışlar ve kendilerinin de iflasın açılmasından sonra
 gecikme zammının süreceği; ancak gecikme zammı faiz niteliğinde bir edim
 olduğu için İcra ve İflas Yasasının 196. maddesi uyarınca ana borçların
 tasfiyesinden sonra masada bir artık para kalmışsa bundan ödeneceği
 düşüncesinde olduklarını, bu yüzden oylamanın toptancı biçimde yapılmasının
 sorunu çözmeye yetmeyeceğini belirtmişlerdir. Bu uyarıya karşın, oyların bu
 sınırlamayla da kullanılabileceği belirtilerek, sorun, "iflastan sonra da
 gecikme zammı sürer/sürmez" biçiminde oya sunulmuş ve sonuçlandırılmıştır.
 Oysa, oylamanın iki aşamada yapılacağı; birinci aşamada, "iflastan sonra da
 gecikme zammı sürer/sürmez" sorununun; "sürer" görüşü çoğunluk sağlarsa,
 ikinci aşamada, bunun bir faiz olup olmadığının oylanacağı bildirilmek
 gerekirdi. Bu açıklama yapılmamış, toptancı (cumulatif) oylamaya gidilmiştir.
 Bu nedenle de, "gecikme zammı iflastan sonra da sürer" görüşünde oldukları
 halde, gecikme zammının faiz olarak değil, sıra cetveline geçirilmesi gereken
 ve her gün işleyen bir ana alacak olarak değerlendiren görüşe karşı çıkan bir
 kesim üyeler, Yüksek 11. Hukuk Dairesi'nin çoğunluk görüşünü savunan üyeleri
 gibi, "gecikme zammı iflastan sonra sürmez" biçiminde oy kullanma yolunu
 seçmek zorunda kalmışlardır. Aynı durum, elbette "iflastan sonra da gecikme
 zammı sürer" oyunu kullanan üyeler için de söz konusudur.

Bu bağlamda düşülen bir yanılgı da şudur:

Oylamada, sonuç açıklanmadan oyunu değiştirmek isteyen Yüksek 11. Hukuk
 Dairesi Sayın Başkanına bu olanağı tanımamak; hem toplu yargılamanın varlık
 nedenine, özüne ve amacına, hem de yazılı hukuka aykırı düşmüştür.

Gerçekten, toplu yargılama dizgesinin (sisteminin) varlık nedeni, özlü ve
 yoğun bir anlatımla, birbirlerini denetleyen çok sayıdaki yargıcın kendi
 görüşlerini, karşı görüşlerin ışığında tartarak, bir başka deyişle, görüşüp
 tartışarak, kişisellikten arındırılmış, bu yüzden de artık kendine değil,
 makama ait bulunan nesnel, ortak, anonim ve genel bir yargıyı oluşturmaktadır
 (Foschini, Sistema ..., I, 1965, n. 145, 153). Bu nedenlerle, en iyi, en
 sağlam, en nesnel (gayrişahsi) ve güvenceli dizgenin, toplu yargılama olduğu
 söylenegelmiştir.

Toplu yargılama görüşmesinde sergilenen düşünceler, görüşme sırasında henüz
 yargı (givdizio) düzeyinde değil, yalnızca her yargıcın oylama anındaki
 yargısını hazırlayan geçici düşünceler (opinioni) niteliğindedir. Bu ayırım
 ve başkanlık, son derece önemlidir. Çünkü her yargıç, başkalarının
 görüşlerini mutlaka dinledikten ve kesinkes değerlendirdikten sonra son
 yargısını (givdizio) oluşturacaktır. Aslında görüşme, bu geçici düşüncelerin
 (opinioni) sergilenmesi ve bu düşüncelerin değil; bu düşüncelerin ışığında
 sav-karşısava-bileşim geçidinden süzülüp gelen yargıların oluşturulması ve
 oylamaya hazırlanması için yapılmaktadır. Böyle olmasaydı, görüşmeye gerek
 kalmaz, doğrudan doğruya oylamaya geçilirdi (Foschini, Sistema ..., I, n.
 95). O yüzden tersine bir uygulama; görüşme aşamasının varlık nedenini
 yadsımak, görünüşte toplu yargıçlarla ve fakat aslında oylamayla peçelenen
 tek yargıçlarla yargılama yapmak demektir.

Nitekim, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 26/3. madde ve fıkrasında, oylama bitmeden
 her üyenin oyunu değiştirebileceği belirtilmiştir. Demek oluyor ki, bir
 üyenin görüşünün yargıya dönüşmesi, oylama sonucu açıklanıncaya değin
 olanaklıdır ve bu düzenleme, yukarıdaki görüşlerin ışığında ele alındığında,
 yerindedir. O yüzden, bir üye, daha önce bu görüşte olmadığı gerekçesiyle,
 belli yönde oy kullanmaya zorlanamaz. Böyle bir müdahale önemli ve çok ciddi
 sakıncaları yaratır. Çünkü, toplu yargılamada görüşmeyi hiçleştirir.

Bu konuda son olarak şunu vurgulamak istiyorum: Toplu yargıç ve yargılama
 dizgesinin, tek yargıç ve yargılamak dizgesine üstünlüğünü tartışma
 götürmemektedir. Ancak, insanlık adalet dağıtırken, hiç bir zaman kusursuz ve
 yetkin bir dizgeyi bugüne değin geliştirememiştir. Toplu yargıç ve yargılama
 dizgesine yöneltilen en güçlü eleştiri şudur: Oylama her zaman gerçeğin ve
 adaletin ölçütü değildir. Gerçekten yüz kişinin katıldığı bir toplantıda, bir
 kişi gerçeği savunmuş ve 99 kişi yanılmış olabilir. 99 yanlış, bir doğruya
 eşit demek değildir. O yüzden son çözümlemede, oylama olgusu, gerçeği
 yakalamaktan çok, yargılamada uyuşmazlığa son vermek için bulunmuş
 çaresizliğin bir çaresidir. İşte toplu yargıç ve yargılamada sonuç çıkarma
 evresinin son aşamasını oluşturan oylama aşamasının özünde bulunan bu
 sakıncayı önlemek, hiç değilse en aza indirmek için, yukarıdaki ilkelere sıkı
 sıkı sarınılmak ve uyulmak gerektiği belirtilmiştir. Eğer bunlara uyulmazsa,
 sonuçta ulaşılan toplu yargılamanın işlemi (atto collegiale), sakat ve sonuç
 da elbette sağlıksız olacaktır.

Yukarıdan beri yöntem ve yanılgıları sergileyen şu durum göstermektedir ki,
 22.11.1991 tarihinde yapılan oylama; sağlıksız, ulaşılan sonuç da sakat ve
 batıldır. Çünkü, başlangıçta düşülen yanılgı bulaşıcı olmuş, bir dizi
 yanılgıya yol açarak, görüşme ve oylamayı hukuken geçersiz kılmıştır.

Kuşkusuz, batıl (nul, hiçlikle sakat) bir işlem, yasal yollardan ortadan
 kaldırılamadığı sürece geçerlidir. O yüzden, söz konusu içtihadı birleştirme
 kararı, yayımlanma aşamasını yaşadıktan sonra, yasal düzlemde mutlaka yeniden
 gözden geçirilmelidir.

Her kaşıoy yazısının genelde iki işlevi vardır. Birincisi, bütün yargı
 kararlarının ve karşıoyların gerekçeli olmasını isteyen Anayasanın (md.
 141/3) ve öbür yasaların (Hukuk Yargılama Yasası, md. 388/3 ve son, 389; Ceza
 Yargılama Yasası md. 32, 260) buyruklarına uyarak konunun aydınlığa
 kavuşmasını sağlamak; ikincisi ise, karşıoyu yanıtlayabilmesi ve unutulması
 olası noktaları gün ışığına çıkarabilmesi için, yazılmasında ve gerekçe
 gösterilmesinde temel karara yardımcı olmak ve böylelikle onun her açıdan
 yetkin ve sağlam bir bütünlükte çıkmasını sağlamak.

Oylamayla sınırlı olarak yazdığım ve başka sayın üyelerce de yazılacağını
 umduğum bu karşıoyların ise, üçüncü bir işlevi üstlendikleri inancını
 taşımaktayım. O da şudur: Söz konusu içtihadı birleştirme kararının yeniden
 ele alınmasına katkıda bulunmak. Bunu yerine getirebilirse, işlevini
 yeterince yapmış olacaktır. 22.11.1991
Sami SELÇUK
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı

KARŞI GÖRÜŞ

* 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 80. maddesinde yer alan "gecikme
 zammı"nın, iflasın açılmasından sonra da devam edeceği yönünde gerek 12.
 Hukuk ve Hukuk Genel Kurulu ve gerekse 11. Hukuk Dairesi'nin içtihatları
 arasında bir aykırılık söz konusu değildir. Aykırılık, iflasın açılmasından
 sonra işleyecek gecikme zammından doğan alacağın, iflas masasına dahil olup
 olmayacağı, diğer bir ifade ile bu alacağın ana para meyanında sıra cetveline
 kaydedilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. O halde, içtihatları
 birleştirmenin konusunun, yukarıda değinildiği gibi, gecikme zammından doğan
 alacağın sıra cetveline kaydedilip edilemeyeceğine ilişkin bulunması
 gerekirdi. Bu nedenle, içtihadı birleştirme kararının, içtihat aykırılığının
 giderdiği söylenemez. 
Diğer yandan, gecikme zammı, bazı yasalarda yer almasına rağmen, açık bir
 tanımı yapılmamıştır. Ancak doktirinde, bir para borcunun geç ödenmesini
 önleyecek bir tedbir olarak nitelendirilmiş ve hukuki işlemde öngörülen cezai
 şartın, yasa ile düzenlenen bir şekli olarak kabul edilmiştir (Dr. Akar Öçal
 - Türk Hususi Hukukunda Gecikme Faizi, 1965 - Sh. 35).

Gecikme zammının yukarıda açıklanan özelliği ve yasada faizden ayrı olarak
 düzenlenmiş bulunması sebebiyle faiz olarak mütalaası da mümkün değildir.

O halde, faiz olarak kabulü mümkün olmayan ve borcun ödenmesine kadar devam
 edeceği 506 sayılı Yasanın 80. maddesinde öngörülen gecikme zammının, iflasın
 açılmasından sonra işleyecek kısmının, ana alacak olarak mütalaasının mümkün
 olup olmayacağı hususunun irdelenmesi gerekmektedir.

İflas masasına, iflasın açılması anında hukuken mevcut olan alacaklar girer.
 Bu alacaklar, İİK.nun 195. maddesi uyarınca ana alacak ile iflasın açıldığı
 güne kadar işlemiş faiz ve takip masraflarıdır. Bir başka anlatımla, iflasın
 açılmasından sonra doğan alacakların iflas masasına dahil olması düşünülemez.
 Hal böyle olunca, iflasın açılmasından sonra işleyecek gecikme zammı
 sebebiyle doğacak alacağın iflas masasına dahil edilerek sıra cetveline kaydı
 mümkün değildir.

Bu nedenlerle, yukarıda değinilen hususlar tartışma konusu yapılmadan gecikme
 zammından doğan alacağın, iflasdan sonra da devam edeceği yolundaki düşünce
 iflas hukukunun ana ilkelerine aykırı bir uygulamaya gerekçe
 yapılabileceğinden çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

KARŞI OY YAZISI

* 506 sayılı Yasanın 80. maddesinde öngörülen prim "gecikme zammı"nın hukuki
 niteliği hakkındaki düşüncemizi, çoğunlukça benimsenen görüşe, hem usul ve
 hem de esas yönünden karşı çıktığımızı belirterek açıklayacağız.

İçtihadı birleştirmenin gerek hazırlanışı ve gerekse genel kuruldaki
 görüşmeler ile Ondokuzuncu Hukuk Dairesi'nin genel kuruldaki açıklamaları
 gözönüne alındığında, usuli yanlışlıklar yapılmıştır. Şöyle ki, 2797 sayılı
 Yargıtay Kanunu'nun 45/f, 4 maddesi ile Yargıtay İç Yönetmeliğinin 16.
 maddesi ve İçtihadı Birleştirme görüşmeleri ve kararlarının alınış biçimi ile
 ilgili olarak Yargıtay Başkanlar Kurulu tarafından alınan 19.6.1975 günlü
 ilke kararlarına aykırı biçimde görüşmelere devam edilmiştir. Ön sorun olarak
 getirilen konu istemlere karşın oya sunulmamış ve genel kurul başkanının
 tasarrufu içinde kaldığı açıklanarak sonuca etkili usuli yanışlıklara yer
 verilmiştir. Bu etkili usul yanlışları nedeniyle alınan karar geçersizdir. Bu
 konuda ayrıntılı açıklamalar yapan Yargıtay Birinci Başkanvekili sayın Mehmet
 Uygun ile Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı sayın Sami Selçuk'un Karşı
 Oy Yazılarındaki görüşlere aynen katılıyoruz.

İşin esasına gelince;

İçtihadı Birleştirme kararının özetinde de anlaşılacağı üzere, çözümlenmesi
 gereken husus, SSK.nun prim alacaklarına uygulanan gecikme zammının iflasın
 açılmasından sonra da işlemeye devam edip etmeyeceğidir. Bu hususun çözümü
 için her şeyden önce "gecikme zammı"nın hukuki niteliği üzerinde durmak
 gerekmektedir.

Gecikme zammının hukuki niteliği uygulamada tartışmalıdır. Anayasa
 Mahkemesi'nin 19.10.1971 gün ve 34/72 sayılı kararında, "gecikme zammının
 faiz değil, yasal bir gecikme tazminatı" olarak kabul edilmesine karşın,
 Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu 3.7.1989 gün ve 5/3 sayılı kararında
 gecikme zammına "bir nevi temerrüt faizi sayılabilecek gecikme zammı ..."
 demiştir. İçtihatların birleştirilmesi istenen kararlar dışında, Yargıtay'ın
 bu konuda açık ve seçik bir kararı yoktur. Ancak, Yargıtay, gecikme zammına
 ayrıca faiz uygulanamayacağını kabul etmek suretiyle, "gecikme zammının",
 temerrüt faizi niteliğinde olduğu izlenimini vermiş bulunmaktadır.

Öğretide, gecikme zammının bir tazminat olduğu ileri sürülmesine karşın, bu
 gecikme zammının periyodik biçimde uygulanması durumunda hukuki niteliğinin
 ne olduğu belirtilmediği gibi "gecikme zammının" geç ödenmesi halinde,
 temerrüt faizinin işleyip işlemeyeceği üzerinde herhangi bir açıklama
 yapılmamıştır. Öğretideki açıklamalar yeterli gerekçeleri içermediğinden
 benimsenmesi olanaksızdır.

Hukukumuzda gecikme zammı, 6183 sayılı Yasa ile vergi yasaları ve 506 sayılı
 Yasada öngörülmüştür. Ayrıca, elektrik, su ve telefon ücretlerinin saptanması
 ve ödenmesine ilişkin tarifelerde de gecikme zammından söz edilmiştir. Acaba,
 gecikme zammının kabulündeki amaç nedir? Anapara borcunun ve özellikle vergi
 ve primlerin geç ödenmesi halinde, faiz yerine, gecikme zammının
 uygulanmasının amacı ne olabilir? Yasa koyucu, gerek faiz ve gereksez
 temerrüt faizinin yüksek oranda saptanmasında, oldukça çekingendir. Çünkü,
 faiz ve temerrüt faiz oranlarının yükselmesi ekonomik yaşama ve enflasyona
 olumsuz yönde etki yapmaktadır.İşte, bu sakıncayı önlemek ve bir ölçüde genel
 bir uygulamadan kaçınmak, kamu alacaklarının enflasyon karşısında erimesini
 önlemek için yasaca, yüksek faiz oranı yerine, sadece adı değiştirilerek
 "gecikme zammı" kabul edilmiştir. Yani, yasa koyucu temerrüt faizi oranının
 artırılmasını ekonomik yaşam için olumsuz görmüş ve fakat bazı kamu
 alacaklarına avantaj sağlamaktan da geri kalmamış, temerrüt faizi yerine,
 "gecikme zammı" sözcüklerini kullanmayı yeğlemiştir. Böylece temerrüt faiz
 oranı yükseltilmeden bazı alacaklılara ek yararlar sağlanmıştır. Kanımızca bu
 ek yararlar faiz olmasına karşın, üzüntüyle belirtelim ki, çoğunluk
 tarafından faizin dışında bir tür anapara veya gecikme tazminatı (cezai şart)
 olarak nitelendirilmiş, dolayısıyla yasa koyucunun az önce değinilen gizli
 amacı gözden kaçırılmıştır.

Bugün için yürürlükte olan 506 sayılı Yasanın 80. maddesinde, prim ve gecikme
 zammından söz edilmektedir. Bu madde, 3203 sayılı Yasa ile değiştirilmiş ve
 anılan değişiklikten önce ödenmeyen primler için gecikme zammı ve faiz
 yürütüleceği öngörüldüğü halde, 3203 sayılı Yasa ile faiz kaldırılmış ve
 sadece gecikme zammının uygulanması gerektiği kabul edilmiştir. 506 sayılı
 Yasanın 80. maddesiyle 6183 sayılı Yasaya gecikme zammı oranları ve tahsil
 biçimi için yollama yapılmıştır. Bakanlar Kurulu 3418 sayılı Yasa ile tanınan
 yetkiye dayanarak çıkardığı 24.5.1988 gün ve 88/12947 sayılı kararında,
 gecikme zammı oranları için aylık sırasıyla  10,  8 ve  6 kabul
 edilmiştirki, bunun yıllık toplamı  90 olduğuna ve bu tutar oldukça yüksek
 bulunmasına, temerrüt faizi ile reeskont faizlerinin üzerinde olmasına göre,
 sigorta priminin veya gecikme zammının geç ödenmesi nedeniyle artık temerrüt
 faizinin istenemeyeceği kuralı getirilmiş bulunmaktadır. Başka bir deyişle,
 sigorta primlerinin geç ödenmesi sonucu gecikme zammından ayrıca temerrüt
 faizi istenemeyeceği 506 sayılı Yasada öngörülmüştür. Yani, sigorta
 primlerine temerrüt faizi yürütülemeyeceği gibi, gecikme zammının
 oluşmasından sonra bu gecikme zammı da ödenmezse, ödenmeyen bu gecikme
  zammınada temerrüt faizi işlemeyecektir. Bunun sonucu olarak gecikme
 zammına, temürrüt faizi niteliği verebiliriz. Çünkü, temerrüt faizinden
 vazgeçmek olağan bir durum olmadığı için, gecikme zammının temerrüt faizinin
 yerine geçtiğini kabul etmek biçimindeki yorum, genel hukuk kurallarına
 uygundur.

Öte yandan, Bakanlar Kurulu 24.5.1988 gün ve 88/12947 sayılı Kararının
 başlığında aynen "Vadesinde Ödenmeyen Amme Alacaklarına Uygulanan Faiz
 Oranlarının Tesbitine Dair Karar" demek suretiyle, 6183 sayılı Yasadaki
 gecikme zammını "faiz" olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama ile 506 sayılı
 Yasada öngörülen gecikme zammının adı açıkça "faiz" olarak konmuştur. Genel
 kurul görüşmelerinde bu hususa çoğunlukça değinilmemiş ve aksi bir görüş
 getirilememiştir. Kanımızca da, karşı bir görüşün getirilmesi olanaksızdır.
 Çünkü, Bakanlar Kurulunca kabul edilen karar, bir objektif bir hukuk kuralı
 olması nedeniyle yasa koyucunun amacını da yansıtmış bulunmaktadır. Öyleyse,
 prim gecikme zammı bir faizdir ve faiz gibi işleme tabi tutulmalıdır.

Görüşmelerde gecikme zammının ceza koşuluna benzer bir tazminat ve bunun
 yanında ceza işlevi olduğu savunulmuştur. Fakat, açıkça bir ceza koşulu
 denememiştir. Eğer, ceza koşulu denseydi, bu ceza koşulunun geç ödenmesi
 nedeniyle buna niçin temerrüt faizi yürütülmediği hususunda cevap
 verilemeyecek ve hatta çelişkiye düşülecekti. Gecikme zammı, bir tür
 tazminattır gibi bir yorum getirilerek kavram kargaşasına neden olunmuştur.
 Çünkü, önümüzdeki günlerde elektrik, telefon ve su paralarında öngörülen
 gecikme zammı da uyuşmazlıklara neden olacak ve farklı içtihatlar ortaya
 çıkacaktır. Bugün için elektrik paralarına yürütülen gecikme zammının hukuki
 niteliği hakkında farklı Yargıtay kararları vardır. Bu alacaklar için 6183
 sayılı Yasa hükümleri de uygulanmamaktadır. Genel kurulda, elektrik ve
 benzeri alacaklar hakkında uygulanması istenen gecikme zammının da hukuki
 niteliğinin değerlendirilmesi istenmiş ve fakat bu istem usulüne oylanmadan
 görüşme dışı bırakılmıştır. Esasında, gecikme zammı kavramı sadece 6183
 sayılı Yasa ile 506 sayılı Yasa bakımından değil, tüm olarak ele alınmalı ve
 ileride çıkması olası kavram ve kargaşası ve bununla ilgili uyuşmazlıklara
 çözüm getirilmeliydi. Bu yönüyle de İçtihat Birleştirme eksik çıkmıştır.

"Gecikme zammı" kavramı çoğunluğun benimsediği gibi sadece 506 sayılı Yasanın
 80. maddesi kapsamı içinde değerlendirilse bile, yukarıda belirtilen elektrik
 ve benzeri alacaklarda uygulanan gecikme zammı için de uygulanıp
 uygulanmayacağı duraksamalara neden olacak niteliktedir. İlk bakışta bu
 alacaklara uygulanmayacak denebilirse de, "gecikme zammı" kavramı bir tür
 tazminattır gibi bir sonuca varıldıktan sonra, elektrik ve benzeri alacaklara
 da uygulanması gerektiği sonucuna ulaşma olasılığı vardır. Eğer, bu son
 alacaklar için farklı bir yorum getirilirse,yani elektrik ve benzeri
 alacaklar için uygulanan gecikme zammına temerrüt faizi denirse, kavram
 kargaşası genişleyecek ve işin içinden çıkılmaz bir durum yaratılacaktır.

İçtihadı Birleştirmenin bu kabulünden sonra artık hiç kimse temerrüt faizi ve
 reeskont faizine yer vermeyecektir. Çünkü, bu kavramlar enflasyon
 dönemlerinde alacaklıları koruyamamaktadır. Bugün için gecikme zammı kamu
 alacakları ile sigorta prim borçları ve elektrik ve benzeri alacaklarda
 uygulanmaktadır. Bunun burada kalacağını düşünmek yanıltıcıdır. "Gecikme
 zammı" kavramına, temerrüt faizi değildir gibi bir yorum getirildikten snora
 artık özel hukuk sözleşmelerinde de gecikme zammı kavramına yer verilecektir.
 Özellikle karz sözleşmelerinde ve banka kredi sözleşmelerinde yer alacak
 gecikme zammı, kredilerin pahalılaşmasına ve dolayısıyla enflasyonun
 yükselmesine neden olacaktır. Alacaklı olanlar, borçlunun iflas olasılığını
 da düşünerek faiz yerine, alacağın tahsili tarihine kadar periyodik olmak
 üzere gecikme zammının uygulanmasını tercih ederek sözleşmelerinde bu kavrama
 yer vereceklerdir.

İçtihatların Birleştirilmesinde katılamadığımız bir husus ta, uyuşmazlığın
 çözümünde karar özetinin oya sunuluş biçimidir. Kanımızca, bu uyuşmazlığın
 çözümü için oylamanın "gecikme zammı faiz midir, değil midir" biçiminde
 olması gerekirdi. Genel Kurulda bu öneri değerlendirilmemiş ve yanlış bir
 sonuca varılmıştır. Çünkü, "gecikme zammı iflastan sonra da işlemeye devam
 eder" kararı verilmekle, bu "gecikme zammının" sıra cetveline yazılacağı veya
 yazılmasa bile paylaştırmada ödeneceği benimsenmiştir. Bu hususa genel
 kurulda bir üye değindiği halde, işin esasının bu olmasına karşın, ne raporda
 ve hazırlık çalışmalarında ne de genel kurul görüşmelerinde tartışılmamış ve
 konu olgunlaşmadan oylamaya geçilmiştir.

Acaba, iflasın açılmasından sonra doğan alacaklar iflas sıra cetveline
 yazılabilir mi? Kural olarak, iflasın açılmasından sonra doğan alacaklar sıra
 cetveline yazılamaz. Eğer, iflasın açılmasından sonra doğan alacaklar iflas
 masasının borcu ise, bu alacaklar paylaştırmadan önce ödenir. Yok eğer bu
 alacaklar yeni bir alacak ise, iflas tasfiyesinin dışında kalır. Yasa koyucu
 iflas açılmasından sonra doğan bazı alacaklar için özel kurallar öngörmüştür.
 Bunlar, müflisin ilamlı nafaka borçları (İİK. 206/4) ile kaydı hayat ile irat
 (BK. 509/3) ve ölünceye kadar bakma akti (BK. 519/I) borçlarıdır. 506 sayılı
 Yasada böyle bir ayrık kural öngörülmemiştir. Öyleyse, ya kıyasen az önce
 anılan kurallar gibi bir uygulama yapılacak veya iflasın açılmasından sonra
 doğan bu alacaklar için yeni bir alacak denmek suretiyle iflas masası dışında
 bırakılacaktır.

Yukarıdanberi yaptığımız açıklamaların ışığında özet olarak şunu
 söyleyebiliriz:

1- İçtihatların birleştirilmesinde esasa etkili usul yanlışlıkları
 yapıldığında alınan İçtihat Birleştirme Kararı geçersizdir. 
2- Yasa koyucu temerrüt faizi ile reeskont faizini yükseltmeyi ekonomik yaşam
 yönünden sakıncalı gördüğü için, bunun yerine bazı alacaklara ve özellikle
 kamu alacaklarına temerrüt faizi yerine uygulanmak üzere başka ad altında
 "gecikme zammı" kabul ettiğinden, "gecikme zammı" bir tür tazminat değil,
 hukuki niteliği itibariyle temerrüt faizidir.

3- Çoğunluğun kabul ettiği gibi "gecikme zammı" faiz değil de, asıl alacak
 ise, bunun sıra cetveline yazılması veya ödenme koşulları görüşülmemiştir.
 Kaldı ki, iflasın açılmasından sonra oluşan yeni alacaklar sıra cetveline
 yazılamaz.

Bütün bu nedenlerle Yargıtay Büyük Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne
 katılamıyorum.

Gönen ERİŞ
Onbirinci Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI

* 1 - 3749 sayılı ve 30.5.1991 tarihinde kabul edilen Yargıtay Kanunu'nun Bazı
 Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 2. maddesi ile 2797 sayılı
 Yargıtay Kanunu'nun 14. maddesi değiştirilerek, Başkanlar Kurulu Kararı ile
 Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nce temyiz incelemesi yapılan İİK.nun 235.
 maddesinde düzenlenen sıra cetveline itiraz davaları, bu Daire'den alınarak
 Yargıtay 19. Hukuk Dairesi'ne verilmiş ve bu daire yine Yargıtay Başkanlar
 Kurulu'nun 31.10.1991 tarihli karar ile faaliyete geçirilmiş bulunmaktadır.

SSK.nun 80. maddesinde belirtilen prim alacağına yürütülmesi gerekli olan
 gecikme zammının iflasın açılmasından sonra yürüyüp yürümeyeceği hakkındaki
 uyuşmazlık nedeniyle, içtihatlardaki aykırığın giderilmesi amacı ile
 çıkarılması gereken İçtihadı Birleştirme kararı için Yargıtay Büyük Genel
 Kurulu'nun 22.11.1991 tarihinde yapılan toplantısında uyuşmazlıkların
 Yargıtay incelemesi ile görevlendirilmiş bulunan 19. Hukuk Dairesi'nin sayın
 Başkanı ve bir kısım sayın üyelerince Dairelerinin yeni kurulduğu, konuyu bu
 nedenle Dairece birlikte irdeleyip, değerlendirilebilmeleri ve bundan sonra
 görüş açıklaması yapmaları gerektiği düşüncesi ile yüce Kuruldan haklı olarak
 süre isteminde bulunmuşlardır.

Bu yöndeki süre istemi Yargıtay Kanunu'nun 15/son fıkrası gereğince çıkarılan
 Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi hükmü uyarınca bir ön sorun olarak
 kabulü ile, öncelikle bu ön sorunun oylaması yapılarak, bu sorunun
 çözümlenmesinden sonra işin esasına girilmesi gerekirken, bu yöndeki
 itirazlara rağmen ön sorunun oylaması yapılmadan işin esasına girilmiş
 bulunmaktadır. İşin esasına girilmesine bu yönden katılmıyorum. 
2 - İçtihadı Birleştirme yoluna gidilmesini gerektiren kararlarda, özellikle
 Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararlarında,
 gecikme zammının iflasın açılmasından sonra işleyip işlemeyeceği sorun
 olmamış, sorun gecikme zammının sıra cetveline ana alacak niteliğinde mi
 kaydedileceği yoksa, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin benimsediği şekilde
 gecikme zammının bir nevi temerrüt faizi niteliğinde kabul edilerek İİK.nun
 196. maddesi hükmü uyarınca iflastan sonra da işlemekle beraber anılan
 maddenin son fıkrasına mı tabi tutulacağı hususunda toplanmaktadır.

Yoksa, İçtihadı Birleştirmeye konu olan tüm kararları da gecikme zammının
 iflastan sonra yürüyeceği tartışmasız olarak kabul edilen bir olgudur.

Bu nedenle oylanacak özetin de yukarıda açıklanan içtihat aykırılığı esas
 alınarak düzenlenmesi ve içtihat aykırılığının bu şekilde giderilmesi
 gerekirdi. Nitekim, görüşmelerin son aşamalarında bir kısım sayın başkan ve
 sayın üyelerce bu husus dile getirilmiş ve özetin bu şekilde netleşmesi ve
 oluşturulması istenilmiş bulunmaktadır. Özetin bu ayırım yapılmayarak
 oylanması, öncelikle oy kullanmada tereddütlere yol açmış, sonra da özetin
 noksan yapılmış olması nedeniyle oylar istenilen yönde kullanılamamıştır.

Buna örnek verilmek istenirse, mensubu olduğum Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin
 kararlarında benimsendiği şekilde gecikme zammının bir nevi temerrüt faizi
 niteliğinde olduğu görüşünde ve bunun doğal sonucu olarak da bu alacağın
 iflastan sonra da yürüyeceği düşüncesinde bulunduğum halde, sırf bu aksaklığı
 belirtebilmek amacıyla oylamada red oyu kullanmak zorunda kalmış bulunuyorum.

Sonuç olarak, içtihat aykırılığını gidermeyen, aksine uyuşmazlığı ayakta
 bırakır nitelikte özetlenen, oylanan ve çıkarılan içtihadı birleştirme
 kararına katılma imkanı bulunmadığından sayın çoğunlun görüşüne iştirak
 etmiyorum.

Işıl ULAŞ  
Onbirinci Hukuk Dairesi Üyesi


    
İçtihat:
Hukuk Forumlarından Seçmeler
  • THC (keyif verici yasadışı madde) İçeren Elektronik Sigara Alışverişi Sırasında Suç Üstü Yakalanan Alıcı 
  • 11.10.2026 06:26
  • [Maaş haczi] Vergi dairesi maaş hesabına haksız e-haciz ile ilgili soru 
  • 06.10.2026 08:33
  • [Nafaka davaları] İştirak Nafakası Arttırım Davası 
  • 23.09.2026 17:31
  • Varlık Şirketi Alacakları Zaman Aşımı 
  • 09.09.2026 10:48
  • Mirasçının vesayete bağlanması ve hakim kararı 
  • 03.08.2026 13:06


    Yeni Mevzuat

  • KDV Filo Kiralama Şirketleri (Fleetcorp) Borçlarını Devir ALan Varlık Yönetim Şirketleri 

  • Filo Kiralama Şirketlerinin Borçlarının Varlık Yönetim Şirketlerine Devri Halinde KDV 

  • Trafik kazasında kusuru olmayan alkollü sürücüye kasko hasarı ödenir 

  • Keşide tarihinin tahrif edildiği ve ibraz sürelerinin geçtiği çekler Borçlu olunmadığının Tespiti 

  • İkinci Nesil İnternet Sitelerinin Hukuki Statüsü 




  • YARGITAY KARARLARI :
    İçtihat Arama motoru anasayfa   2007   2006   2005   2004   2003    2002    2001    2000   1999    1998    1997    1996   1995   1994   1993    1992    1991    1990    1989    1988    1987    1986    1985    1984    1983    1982    1981    1980    1979    1978    1977    1976    1975    1974    1973    1927-1972

    Diğer Bölümlerimiz +
    Tüm Hukuki NET forumları + Hukuki Portal + Hukuk Haberleri + Sözleşme ve dilekçe örnekleri + Mevzuat ve bilimsel incelemeler + Hukukçu Blogları + Avukat ilanları + Videolar + Linkler + Ansiklopedi ve Sözlük +

    İçtihat Arşivi  Eski içtihat dizini