Ek bilgi olarak bu
http://www.uhdigm.adalet.gov.tr/ linkten Uluslararasi Hukuk Bülteninden alinti yaziyi sunuyorum yardimci olabilir.
Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi
Dünya liderleri, bundan 16 yıl önce yapılan Çocuklar
için Dünya Zirvesi’nde ortak bir taahhüde giderek, bütün
çocuklara daha iyi bir gelecek sağlanması için ivedi ve
evrensel bir çağrıda bulunmuşlardı. O günden bu yana
çocuk hakları alanında gerek ulusal gerekse uluslararası
platformlarda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.
Çocuklara uygun bir dünya sağlanabilmesi için
yapılan düzenlemelerden biri olan, 1989 yılında kabul
edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi
(ÇHS), medeni ve siyasal haklarla birlikte ekonomik, sosyal
ve kültürel haklar dahil olmak üzere tüm insan haklarını
kapsayan ve hukuki bağlayıcılığı olan ilk uluslararası
belgedir.
Türkiye'nin de taraf olduğu ÇHS’nin âkit devletlere;
çocuğun ana ve babasından onların rızası dışında
ayrılmamasını güvence altına almak, ana ve babasından
veya bunlardan birinden ayrılmasına karar verilen çocuğun
kendi yüksek yararına aykırı olmadıkça ana babanın ikisiyle de düzenli bir biçimde şahsi ilişki
kurmak, bu amaçla çocuğun yasa dışı yollarla ülke dışına çıkarılıp geri döndürülmemesi
hallerine karşı tedbir almak yükümlülüğü getiren 9, 10 ve 11’inci maddelerinin uygulamaya
geçirilmesi çerçevesinde hazırlanan "Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair
Sözleşme” 25 Ekim 1980 tarihinde imzalanmıştır.
Türkiye bakımından 1 Ağustos 2000 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası Çocuk
Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi, çocukların velâyet hakkına sahip
olmayan kişilerce bir ülkeden diğerine haksız olarak götürülmesi olaylarının artması ve bu
olayların yol açtığı sorunlara etkili çözümler getirilebilmesi için, uluslararası düzeyde hukukî
işbirliğine duyulan ihtiyaç sonucunda hazırlanmıştır.
Söz konusu Sözleşme ile; çocuğun, velâyet hakkı ihlâl edilerek bir ülkeden diğer bir
ülkeye götürülmesi veya alıkonulmasının zararlı etkilerinden uluslararası alanda korunması
amacına yönelik olduğundan, çocuğun derhal mutat meskeninin bulunduğu ülkeye geri
dönmesini ve şahsî ilişki kurma hakkına riayet edilmesini sağlamak amaçlanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti açısından Sözleşmenin uygulanmasında “Merkezî Makam” görevini Adalet
Bakanlığı üstlenmiş olup, bu görevini mahalli Cumhuriyet Başsavcılıkları aracılığı ile yerine
getirmektedir.
Mutat meskeni Türkiye’de olup da, velâyet hakkı ihlâl edilmek suretiyle başka bir Âkit
Devlet ülkesine götürülen çocuğun geri dönmesinin sağlanmasında Cumhuriyet başsavcılıkları
“gönderici makam” işlevini görmektedir. Böyle bir başvuruda bulunulması halinde, Cumhuriyet
başsavcılığının ilk görevi, çocuğun bulunduğu Devletin Sözleşmeye taraf olup olmadığını tespit
etmektir. Şayet söz konusu ülke Sözleşmeye taraf ise, başvuru sahibine belgelerinin
düzenlenmesinde yardım edilmesi ve akabinde anılan evrakın ilgili Devlet merkezî makamına
iletilmek üzere Bakanlığımıza gönderilmesi gerekmektedir.
Çocuğun, Türkiye’de bulunması halinde ise, yabancı Devlet merkezî makamından alınan iadeye
ilişkin talep ve belgeler, Sözleşmeye uygunluğu tespit edildikten sonra, gereği yapılmak üzere
çocuğun bulunduğu bildirilen yer Cumhuriyet başsavcılığına gönderilmektedir.
Sözleşmenin uygulanmasında, çocuğun rıza ile teslimi öncelikli olarak tercih edilmektedir. Bu
nedenle, çocuğun bulunduğu yer tam ve kesin olarak belirlendikten sonra, kaçıran kişinin rızası
ile çocuğun teslimi veya taraflar arasında dostane bir çözümün sağlanması için girişimlerde
bulunması gerekmektedir. Bu çerçevede, çocuğu kaçıran kişinin bizzat beyanına başvurulması
ve Sözleşmede öngörülen zorlayıcı tedbirler hatırlatılarak, rıza ile teslimin telkin edilmesi veya
uzlaşma yolu ile bir çözüm bulunmasına çalışılmalıdır. Zira, ebeveynler ayrılmış olsa dahi,
Sayfa 7: Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukukî Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi
çocuğun menfaati gereği birbirleriyle ve birbirlerinin aileleriyle iletişim kurmalıdır. Böylece, daha
sonra yaşanabilecek muhtemel kaçırma olaylarının da önüne geçilmiş olunacaktır.1 Ayrıca,
dostane çözüme ulaşılması, çocukların daha az zarar görmesini, uzlaşmaya ulaşılması
nedeniyle ebeveynler arasındaki gerginliğin azalmasını, uzun vadede daha tatmin edici çözüme
ulaşılmasını ve şahsi ilişki kurulma aşamasında taraflar arasında oluşabilecek düşmanca
tutumun önlenmesini sağlayacaktır.2
Böyle bir çözüme ulaşılmasının mümkün olmadığı hallerde ise, çocuğun iade edilip
edilmeyeceğine ilişkin bir karar verilmek üzere, anılan talep yetkili hukuk mahkemesine tevdi
edilmektedir.
Çocuğun iadesi konusunda bir karar verilmesi ve bu kararın kesinleşmesinden sonra
gerekirse, İcra ve İflâs Kanunu’nun çocuk teslimine dair ilâmların icrası hakkındaki hükümlerine
göre cebrî icra yoluna başvurularak, çocuğun başvuru sahibine iadesi sağlanmalıdır.
Aynı şekilde çocuğun kaçırılması suretiyle kişisel ilişki kurma hakkı engellenmişse, yine aynı
usul izlenerek kişisel ilişki kurma hakkının icrası sağlanır.
Sözleşme’nin 11’inci maddesinin 1’inci fıkrasında, her Âkit Devletin adlî veya idarî
makamlarının çocuğun ivedilikle iadesini sağlaması, aynı maddenin 2’nci fıkrasında ise, yetkili
makamın (mahkemenin) çocuğun iade edilip edilmeyeceği hakkındaki kararını iade
başvurusunun ulaşmasından itibaren altı hafta içinde vermesi gerektiği belirtilmektedir. Bu
nedenle, Sözleşmeye taraf ülkeler, adli sistemlerinin izin verdiği en hızlı yargılama usulü ile
başvuruya ilişkin karar vermek zorundadır.3 Sürecin hızlı ve etkin bir biçimde işleme zorunluluğu
temyiz sürecini de içermektedir.4 Zira, Sözleşmenin hızlı ve öncelikli uygulanması, çocuğun
alışmış olduğu ortamdan uzaklaşmasının doğuracağı olumsuz etkileri ve diğer ebeveynden
ayrılması nedeniyle göreceği zararı azaltacaktır.5 Bu süre içinde her hangi bir karar
verilememiş ise, iade talebinde bulunan merkezî makam gecikmenin nedenleri hakkında bilgi
isteyebilir. Böyle bir durumda ilgili mahkeme, süresi içinde karar verilememesinin nedenlerini
bildirmelidir (m.11/f.2). Anılan fıkranın bir amacı da, bu tür davalarda karar verme sürecinin
alması gereken maksimum zamanın tanımlanması ihtiyacı ve yetkili makamların dikkatlerini
süre faktörünün önemine çekebilmektir.6
Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin bir diğer önemli husus ise, Sözleşme çerçevesinde
çocuğun iadesi hakkında verilen kararların, velâyet hakkının esasını etkilemeyeceğidir (m.19).
Mahkemece çocuğun iadesine ilişkin verilen karar, velâyet hakkına ilişkin bir hükmü
içermeyecektir. Sözleşmenin 16’ncı maddesine göre; bir çocuğun kanuna aykırı olarak yer
değiştirdiğinden veya geri dönmediğinden haberdar edilmesini müteakip, çocuğun götürüldüğü
veya alıkonulduğu taraf devletin adli makamları, çocuğun geri dönmesi konusunda bu
sözleşmedeki şartların bir araya gelmediği tespit edilinceye kadar velayet hakkının esasına
ilişkin bir karar veremeyeceğinden7, görülmekte olan velayet davasının bulunması halinde iade
talebi hakkında verilecek kararın kesinleşmesinin “bekletici mesele” yapılması gerekmektedir.8
Zira, çocuğun iadesine karar verilmesi halinde velâyet hakkına ilişkin düzenlemeleri yapmak,
çocuğun iade edileceği Devlet makamlarına bırakılmıştır.
1980 Lahey Sözleşmesi, ulusal ve bölgesel kanuni uygulamalar neticesinde önemli bir
değişim süreci geçirmektedir. Bu değişimin en önemli nedeni, taraf devletlerin Sözleşmeyi kendi
iç mevzuatlarına uygun bir şekilde değerlendirmeye çalışmaları ve bu çerçevede
uygulamalarıdır.9 Elbette ki söz konusu süreç, gerekli hususlarda, Sözleşmenin yeni
düzenlemeler ile yapılanması yolunu açmaktadır. Bu bağlamda, Sözleşmeye ilişkin Protokol
hazırlık çalışmaları devam etmektedir. Ülkemiz açısından ise Sözleşmenin sağlıklı bir şekilde
uygulanması ve iç mevzuata uyumunun sağlanması çok büyük önem taşımaktadır. Bu konuda
başarıya ulaşılabilmesi, Merkezi Makamın ve uygulayıcıların birlikte uyum içinde çalışması ile
mümkün olacaktır.