PDA

Tam Sürüm Bilgisini Göster : HUMK m.445 Hakkında Yargıtay Kararı







ufukunver
27-04-2007, 21:03:34
HUMK m.445 hakkında hiç Yargıtay kararı var mı? Yardımcı olursanız sevirinrim.

anwalt_cem
27-04-2007, 21:25:22
http://www.hukuki.net/hukuk/index.php?article=821


bu sayfaya bi bakınız..belki işinize yarar

ufukunver
27-04-2007, 22:11:03
Teşekkür ederim ama bu Yargıtay kararı 429. maddeye ilişkin bir karar. Tam okumadım kararı, 445. maddeye ilişkinde hükümler var tabi görmedi değil. Peki başka var mı?:mahcup:

Av.Başak Şahin
27-04-2007, 22:17:45
20. Hukuk Dairesi 2005/13079 E., 2006/1702 K.

# 6831 S. ORMAN KANUNU [ Madde 2 ]
# 1086 S. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU [ Madde 445 ]

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki yargılamanın iadesi davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı Hazine ve .... .... tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

Davacı Orman Yönetimi 07.09.2004 tarihli dilekçesiyle ..... Köyü 856 sayılı parselin Kadastro Mahkemesinin 16.12.1993 gün ve 1991/575-1645 sayılı kesinleşen kararı ile Hazine adına tescil edilmişse de, hükme esas alınan bilirkişi raporunda orman kadastro ve makiye ayırma haritalarının yanlış uygulandığını, bu yanlışlığın ise, 1976 yılında üretilen orman kadastro haritasındaki orman sınır noktalarının kazınarak, orman sınır hattının haritasına yanlış çizilmesinden ve bu haritanın doğru haritalar ile değiştirilmesinden kaynaklandığı, bu hususta teftiş kurulunca soruşturma yapıldığını ve mahkemelere yanlış rapor veren bilirkişiler hakkında da suç duyurusunda bulunulduğunu, yargılamanın iadesi koşullarının oluşması nedeniyle Kadastro Mahkemesinin 16.12.1993 gün ve 1991/575-1645 sayılı kesinleşen kararının yargılamanın iadesi yoluyla kaldırılarak, satış ile davalı gerçek kişiler adına oluşan tapu kaydının iptaline ve taşınmazın orman niteliğiyle Hazine adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece istek kabul edilip, kesinleşen mahkeme kararı kaldırılarak, davanın kısmen kabulüne, çekişmeli ..... Köyü 856 sayılı parselin 02.05.2005 tarihli bilirkişi krokisinde (A) ile gösterilen 141 m2 bölümünün orman niteliğiyle Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline, taşınmazın kalan bölümünün davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmiş, hüküm davalı .... .... ile Hazine tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, yargılamanın iadesi istemine ilişkindir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tesbit tarihinden önce 1942 yılında yapılıp kesinleşen orman kadastrosu ve vakıfların tapulu taşınmazları yönünden Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanlığının hakem sıfatıyla iptal ettiği orman kadastrosu bulunmaktadır. Daha sonra ilk tahdidin aplikasyonu ve 1976 yılında yapılan ekip çalışmalarına yapılan itirazlar 7 numaralı Orman Kadastro Komisyonu tarafından 15.09.1976 tarihinde incelenerek 09.12.1976 tarihinde ilan edilmiştir. 1988 yılında 36 numaralı orman kadastro komisyonunca aplikasyon, sınırlandırması yapılmamış ormanların kadastrosu ve 3302 Sayılı Yasa ile değişik 6831 Sayılı Yasanın 2/B madde uygulaması yapılmış ve sonuçları 15.06.1989 tarihinde ilan edilmiştir.

Davacı Yönetim, çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde, orman kadastro haritası ile arazi kadastro paftası çakışmadığından, Orman Genel Müdürlüğünce görevlendirilen 36 numaralı orman kadastro komisyonunun, arazi Kadastro Müdürlüğü elamanları ile birlikte

düzenledikleri 30.03.1990 tarihli mutabakat tutanağı ile orman sınırlarının 1976 yılında yapılan orman kadastrosunda belirlenenden farklı olarak belirlendiğini, bu mutabakat zaptına dayanılarak düzenlenen orman kadastro haritasının, yönetimin tüm birimlerindeki 1976 yılı orman kadastro haritaları ile değiştirildiğini, bir çok davada bilirkişilerin, bu haritaya dayanarak ya da gerçeğe aykırı raporlar düzenleyerek mahkemeleri yanıltıldığını, bu nedenle aslında orman sınırları içinde bulunması gereken birçok taşınmazın orman sınırı dışında gösteren bilirkişi raporlarını esas alan kesinleşen mahkeme kararları ile birçok arazinin orman sınırı dışında bırakıldığını, aynı şekilde kadastro mahkemesinin 16.12.1993 gün ve 1991/575-1645 sayılı kararının da hatalı harita uygulamasına dayanması nedeniyle, kararın yargılamanın iadesi yoluyla kaldırılarak taşınmazın orman olarak tescili iddiasıyla dava açmıştır.

Mahkemece, kesinleşmiş mahkeme kararının dayandığı bilirkişi raporunun, orijinali ile değiştirilen ve yasal dayanağı bulunmayan 30.03.1990 tarihli mutabakat zaptına göre üretilen harita esas alınarak hazırlandığı ve bu nedenle yargılamanın iadesi koşullarının oluştuğu gerekçesiyle, isteğin kabulüne, kesinleşen kadastro mahkemesi kararı kaldırılarak, çekişmeli 856 sayılı parselin kısmen orman olarak tesciline karar verilmişse de; delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülmüştür.

Hukuk Yargılama Usul Yasasının 445. ve devamı maddelerinde sınırlamalı olarak düzenlenen hükümlere göre, kesin olarak verilen veya kesinleşmiş kararlar hakkında yargılamanın yenilenmesinin istenebilmesi için,

1- Muhakeme esnasında esbabı mücbireye veya lehine hükmolunan tarafın fiiline binaen elde edilemeyen bir senet veya vesikanın hükmün itasından sonra ele geçirilmiş olması,

2 - Hükme esas ittihaz olunan senedin sahteliğine karar verilmiş veyahut senedin sahte olduğu mahkeme veya bir mevkii resmide ikrar olunmuş veya sahtelik hakkındaki karar hükümden evvel ittihaz olunup iadei muhakeme talebinde bulunan kimsenin, hüküm zamanında bundan haberi bulunmamış olması, 5 - Ehlihibrenin kasten hilafı hakikat ihbaratta bulunduğunun hükmen tahakkuk etmesi, (Ek:16/7/1981 - 2494/33 md.) Birinci fıkranın 4, 5 ve 6 ncı bentlerindeki hallerde yargılamanın iadesinin istenebilmesi, bu sebeplerin kesinleşmiş bir ceza mahkumiyet kararı ile belirlenmiş olması şartına bağlıdır. Delil yokluğundan başka bir sebeple ceza kovuşturmasına başlanamamış veya karar verilememiş ise, ceza mahkemesi kararı aranmaz. Bu takdirde yargılamanın iadesi sebeplerinin varlığının, yargılamanın iadesi davasında öncelikle ispat edilmesi gerekir.

H.Y.U.Y.nın 445'inci maddesinde sınırlamalı olarak sayılan yargılamanın iadesi nedenleri dışında yorum yoluyla yeni sebepler yaratılamaz.

Davacı Yönetimin yargılamanın iadesi nedeni olarak gösterdiği, 07.05.2004 gün ve 01-01-01 sayılı inceleme raporunda; Orman Genel Müdürlüğünün 17.12.2003 gün ve B.18.1.OGM.0.00.21/05.03.2398/2399, 29.12.2003 tarih ve B.18.1.OGM.0.00.21/05.03.264/ 2537 sayılı emirleri, gereği, önceden ..... Köyü iken 1981 yılında ..... Mahallesi ismiyle Antalya Belediye sınırları içine alınan yerde yapılan uygulamalara ilişkin Baş Müfettiş ..... .... müfettiş .... ..... ..... ...., ve harita mühendisi S. .... ........ tarafından yapılan araştırma ve incelemede; aynı konuda daha önce Başmüfettişlikçe Baş Müfettiş ..... ....., müfettiş yardımcısı ..... ....., Milli Emlak Genel Müdürlüğü Kontrolörü ..... ..... tarafından inceleme yapılıp 20.07.2001 gün ve 09.07.2001 gün ve 09/07/12 sayılı inceleme raporunun düzenlendiği, yine 26 numaralı komisyonun görevlendirildiği ve bu komisyonun da 18.11.2003 gün ve 6392 sayılı raporları düzenledikleri (bu raporlar dosya içinde bulunmaktadır.) İnceleme konusunun, 1976 ve 1989 orman kadastro haritalarındaki koordinat değerlerinin arazi kadastro paftasındaki değerler ile uyuşmaması nedeniyle birlikteliğin sağlanması için 36 numaralı komisyon ve arazi kadastro ekibince 1990 yılında düzenlenen mutabakat tutanağı ile orman sınır hattının değiştirilerek yeniden çizildiği, bu düzeltme esas alınarak haritalarda silinti ve kazıntı yapılıp, yeniden düzenlenen bu haritaların tüm birimlerdeki asılları ile değiştirilmesi sonucu, bilirkişilerce orman kadastro haritaları ile maki haritaları yanlış uygulanarak mahkemelerin yanıltıldığı ve idare aleyhine yanlış raporlar düzenlendiği, bu nedenle, konunun incelenmesi için görevlendirildiği, yazıldıktan sonra yapılan incelemede; 1942 orman tahdidinin tamamen iptal edildiği (halbuki, mahkeme kararlarında 1942 orman kadastro haritasının kısmen iptal edildiği, ancak 2. madde uygulamasının halen geçerli olduğu kabul edilmektedir.) 1976 yılında yeniden orman kadastrosu yapıldığı, mutabakat tutanağı ile birlikte 1976 yılı orman sınır hattı ile 1989 yılı orman sınır hattının haritalarda değiştirildiği, maki hattının bilirkişilerce yanlış uygulandığı açıklandıktan sonra bu rapora ek olarak düzenlenen 07.05.2004 gün 02-02-02 sayılı raporda Milli Emlak Genel Müdürlüğünce yapılması gereken işler sayılarak mahkemeleri yanıltan bilirkişiler hakkında, cezai soruşturma amacıyla 07.05.2004 tarihli 03-03-03 numaralı, orman haritalarını değiştiren görevliler hakkında disiplin açısından zamanaşımı nedeniyle işlem yapılamayacağını bildiren 07.05.2004 tarih ve 04-04-04 numaralı, hükmen orman olan alanların korunması için 07.05.2004 tarih ve 05-05-05 numaralı, bir personelin ödüllendirilmesi için de 07.05.2004 tarihli 07-07-07 numaralı raporların düzenlendiği, ivedi olarak orman kadastro haritalarının ve maki hattının arazi kadastro paftalarına aktarılarak, tağyir edilenler ile değiştirilmesi gerektiğine değinilmiştir. Yönetim tarafından gönderilen 1976 yılı orman kadastro haritasındaki değişikliklere ilişkin koordinat çizelgesi ve raporda bahsedilen yazışmalara ilişkin belgeler ve düzenlenen cetveller dosyaya eklenmiştir.

Yargılamanın Yenilenmesine konu; Kadastro Mahkemesinin 16.12.1993 gün ve 1991/575-1645 sayılı karar dosyasının incelenmesinde: ..... Köyü Yüksek Yurt Mevkii 856 parsel sayılı: 160 m2 yüzölçümündeki taşınmaz arsa niteliğiyle ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle 30.01.1989 tarihinde ..... .... ..... adına tesbit edilip, 22.05.1991 ila 21.06.1991 tarihinde askı ilanın yapıldığı, Orman Yönetimince taşınmazın orman sayılan yerlerden olduğu, Vakıflar yönetimince taşınmazın vakıflar idaresine ait tapu kaydı kapsamında kaldığı iddiasıyla dava açıldığı, 01.09.1992 tarihli keşif sonucu Orman Y. Müh. Bilirkişi ..... ...... ile Fen bilirkişi ..... ..... tarafından düzenlenen müşterek raporda, taşınmazın 1942 orman tahditi içinde olduğu ancak bu işlemin Hakem kararı ile iptal edildiği ve 1976 yılında yeniden yapılan orman kadastrosunda orman sınırları dışına çıkarıldığının bildirdiği, Kadastro Mahkemesinin 16.12.1993 gün ve 1991/575-1645 sayılı kararıyla çekişmeli parselin kesinleşen orman kadastrosu sınırları içindeyken yine 1976 yılında yapılıp kesinleşen 2. madde uygulamasıyla Hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığı gerekçesiyle Orman Yönetiminin davasının reddine, Hazinenin davasının kabulüne ve parselin Hazine adına tesciline ilişkin kararı, Orman Yönetiminin temyizi üzerine, Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin, 27.12.1997 gün ve 1995/13726-16503 sayılı kararı ile onandığı, onama kararı Orman Yönetimine 30.1.1997 ve Hazineye 28.1.1997 tarihinde tebliğ edilip, karar düzeltme talebinde bulunulmadığından mahkeme kararının 14.02.1997 tarihinde kesinleştiği, taşınmazın Milli Emlak Müdürlüğü tarafından 23.08.2000 tarihli açık artırma ile satılarak ..... .....Türkmen adına tapu kaydının oluştuğu satış ile ..... .....'e geçtiği anlaşılmaktadır.

Mahkemece, 1976 yılında yapılıp kesinleşen orman kadastro haritasının 30.03.1990 günlü mutabakat zaptına göre değiştirildiği, kadastro mahkemesinin sözü edilen kesinleşmiş kararının ise, yanlış düzenlenmiş bu haritanın uygulamasına dayalı olduğu, bilirkişiler hakkında bir mahkumiyet kararı bulunmasa da, ilgililer hakkında soruşturma yapıldığı, bu nedenle yargılamanın iadesi koşulunun gerçekleştiği gerekçesiyle işlemin kabulüne karar vermişse de, kesinleşen mahkeme kararının dayanağı raporu düzenleyen bilirkişi hakkında bir soruşturma yapılıp yapılmadığı araştırılmadığı gibi, Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 27.12.1996 gün ve 1995/13726-16503 sayılı kararı ile onanan Kadastro Mahkemesinin 16.12.1993 gün ve 1991/575-1645 sayılı kararının dayanağı, çekişmeli parselin 1976 orman kadastrosunda orman sınırları dışında bırakıldığı yönündeki bilirkişi raporu aksine, yargılamanın iadesi dosyasında dinlenen bilirkişilerin bir bulgu yada görüşü yoktur. Davacı Yönetim, şimdi yine yargılamanın iadesi nedeni olarak 1976 yılındaki orman kadastrosu ile belirlenen orman sınırlarının, mutabakat zaptı olarak düzenlenen zabıtla değiştirilmesinin yasal olmadığı konusundaki yönetim müfettişlerince düzenlenen rapora dayanmaktadır.

Gerçektende; Vakıflar İdaresi tarafından Murat Paşa Vakfına ilişkin 1574 tarihli vakıf senedi ve Ağustos 1936 tarih 2 sıra numaralı sicilden gelen Eylül 1938 tarih 39 sıra numaralı tapu kaydı kapsamındaki taşınmazların orman olarak sınırlandırılmasına ilişkin işlemin iptalini istemiş, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanının hakem sıfatıyla verdiği Aralık 1947 tarih 208 sayılı karar ile tapu kaydı kapsamındaki taşınmazlar için orman kadastrosunun iptaline karar verilmiş, yörede 1952 yılında makiye ayırma işlemi yapılmış, 1976 yılında çalışma yapan 7 numaralı Orman Kadastro komisyonu 1942 yılında yapılan orman kadastrosunun tamamının sözü edilen hakem kararı ile iptal edildiği, hakem kararına konu olan yerler ile makiye ayrılan yerlerin orman rejimi dışına çıkarıldığı düşüncesinden hareketle yeni baştan bir orman kadastrosu yapmış, bu işlemde orman sınırları daraltmıştır. Yargıtay'ın bir çok kararında kabul edildiği gibi 1942 orman kadastrosunu yok sayarak devlet ormanlarını orman sınırları dışında bırakan 1976 yılındaki işlemin hukuki değeri yoktur. Buna rağmen mahkeme, 1976 yılında düzenlenen orman kadastro haritası mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra ele geçirilmiş gibi, bu haritanın uygulanmasına dayalı fen bilirkişi krokisine göre yargılamanın iadesi talebini kabul etmiştir. Yargılamanın iadesinin kabulüne esas alınan ve daha önceki yanı yere ilişkin bir çok dosyada esas alınan raporlarda da imzası bulunan Orman Yüksek Mühendisi Bilirkişi ..... .....'nın da içinde bulunduğu uzman bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen raporda; taşınmazın 1942 yılında orman kadastrosunda orman sınırları içinde bırakıldığı, 1952 yılında makiye ayrıldığı, 1976 yılındaki orman kadastrosunda orman sınırları dışında bırakıldığı, 1976 yılı orman kadastro haritasında tahrifat yada değişiklik yapılmadığı, bu haritanın uygulanması sırasında sistematik olmayan hatalar yapıldığı, orman kadastro haritası ile arazi kadastro paftasının yapım tekniklerindeki farklılıklar nedeniyle iki haritanın çakışmadığı, orman sınır noktalarının arazi kadastrosunda belirlenen koordinatlarının tutanaklara ve zemine daha uygun olduğu bildirildiği halde, mahkeme karar gerekçesinde bu rapor yanlış değerlendirilerek bu bilirkişi raporundan, 1976 yılında düzenlenen orman kadastro haritasının tahrif ve tağyir edildiğinin bildirilmiş olduğu düşüncesiyle yargılamanın iadesi davası kabul edilmiştir.

Diğer bir husus da, bir birine yakın zamanda temyiz incelemesi yapılan Dairenin 2005/12050, 2005/12056 ve 2005/12057 (Mahkemenin 2004/28, 2004/20 ve 2004/9) sayılı sırasıyla aynı köy 2601, 841 ve 842 parseller ile ilgili dava dosyalarında, kesinleşen mahkeme kararlarının dayanağı rapor Orman Yüksek Mühendisi bilirkişi ..... ..... tarafından düzenlenmesine karşın, bir taraftan bu bilirkişi raporlarının gerçeğe aykırı düzenlendiği kabul edilmiş, diğer taraftan ..... .....'nın düzenlediği rapora dayanılarak yargılamanın iadesi talebinin kabulü yolunda hüküm kurulmuştur.

Mahkeme kararında değinildiğinin aksine, 1976 orman kadastrosuna ilişkin harita üzerinde tahrifat ve değişiklik yapıldığı ve kesinleşen mahkeme kararının dayanağı raporu düzenleyen bilirkişinin gerçeğe aykırı rapor düzenlediği yönünde, yönetime bağlı müfettişlerin düzenlediği inceleme raporundan başka bir delil sunulmadığı gibi, bu husus bilgilerine başvurulan bilirkişi kurulunca da doğrulanmadığından, Hukuk Yargılama Usul Yasasının 445. maddesinde sayılan yargılamanın iadesi nedenlerinden hiç birinin oluşmadığı anlaşılmakla, talebin reddine karar verilmesi gerekirken, kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Hazine ve davalı gerçek kişinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde yatıran gerçek kişiye iadesine 16/02/2006 günü oybirliği ile karar verildi.

Av.Başak Şahin
27-04-2007, 22:22:10
DAVA : Taraflar arasındaki "iade-i muhakeme" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri Asliye 3. Hukuk Mahkemesi'nce davanın kabulüne dair verilen 13.11.1995 gün ve 1994/322-1995/899 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesi'nin 25.1.1996 gün ve 14298-811 sayılı ilamı ile; (... Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 450/1. maddesine göre iadei muhakeme talebi muvafıkı kanun ise kabul ve yeniden muhakeme icrasıyle tebeyyun edecek hale göre verilmiş olsa karar tasdik veya kısmen veya tamamen tadil olunur.
Olayda aynı Kanunun 2. fıkranın uygulama yeri olmadığına ve iadei muhakeme isteği uygun görüldüğüne göre boşanma konusunda inceleme yapılıp bir karar verilmesi gerekirken daha önce verilen bozma kararının iptali ile yetinilmesi doğru görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden : Davalı Vekili
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : HUMK'nun 445/8. madde hükmünün amacı, kendisini mahkemede usulüne uygun temsil ettirmeyen kişi aleyhine oluşan ve kesinleşen hükümlerin yeniden gözden geçirilmesini ve bir yanlışlık varsa bunun düzeltilmesini sağlamaktır. Usulün 447. maddesi ile 445/8. maddenin birlikte incelenmesinden çıkan sonuç bu merkezdedir. Kanunun 450/2. maddesinde yer alan iade-i muhakeme arzuhali kabul olunursa başkaca tetkikat icra olunmaksızın iadeten tetkik olunan hükmün iptaline karar verilir. Metnindeki hükmü bu çerçevede yorumlamak gerekmektedir. Gerçekten vekil ve mümessil olmayan kimse tarafından açılan bir dava hakkında karar oluşturulmuşsa iade-i muhakeme sebebinin subutu halinde ortada bir dava kalmadığından başkaca bir hükme ihtiyaç yoktur. O zaman hükmün iptali ile yetinilmelidir. Ancak sıfatı bulunan ikisi veya vekili yahut mümessili tarafından usulüne uygun açılan davada, davalının vekili ve mümessili olmayan kişi huzuru ile davaya bakılmış olması sebebiyle hükmün iptali halinde usulüne uygun açılmış dava ayakta kaldığından iptalle yetinmek problemi çözmez. Hakim önüne usulüne uygun getirilmiş bir davayı çözümsüz bırakamaz. (HUMK. 573/6, 574). Şu halde davada kanunen kabule şayan temsilci olmayan kişi tarafından davalı temsil edilmiş ise iade-i muhakeme isteminin kabulü halinde, dava yeniden incelenip hasıl olacak sonuca göre karara bağlanmalıdır. Nitekim bu husus, Hukuk Genel Kurulu'nun 8.2.1995 gün 409-57 ve 29.6.1996 gün 309-491 sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir. Yine HUMK'nun 450/2. maddesindeki kuralı mutlak kabul eden aksi düşünce, usulüne uygun açılmış davalarda dava açma ile kesilen hak düşürücü sürelerin geçirilmiş olması gibi telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açar ki bunun hakkaniyet duyguları ile bağdaştırılamayacağı çok açıktır. Bu itibarla mahkemece dava yeniden incelenip hasıl olacak sonuca göre bir karar oluşturulması gereğince işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen bozma kararına uyulması gerekirken hükmün iptali ile yetinilmesi biçimindeki önceki kararda direnilmesi doğru değildir. O halde usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 6.11.1996 gününde oybirliği ile karar verildi.

anwalt_cem
27-04-2007, 22:32:15
E. İlgili Yargıtay Karaları :

HGK, E: 1999/6-879, K: 1999/000877, Tarih: 27.10.1999
“Katiyen verilen veya katiyet iktisap etmiş olan kararlar hakkında iade-i muhakeme talep olunabileceğini öngörülmüştür. Yargılamanın iadesi istenilen karar kesinleşmiş yargılamanın iadesi karar henüz kesinleşmeden talep edilmiştir. Davanın bu sebeple reddi gerekir.”

14.HD, E: 1999/003136, K: 1999/003694, Tarih: 17.05.1999
“Yargılamanın yenilenmesi, kesinleşmiş hükümlere karşı başvurulabilen fevkalade bir kanun yolu olup yargılamanın yenilenmesini istemede hukuki yararı olan tarafça yasada öngörülen sürelerde bu yola başvurulabilir. Başvuru, hükmü vermiş olan mahkemeye yapılır. Davaya ilgili yanların yeniden oluşturularak bakılması, ondan sonra karara bağlanması gerekir. Duruşma açma zorunluluğu, yenileme nedeni olmasa dahi vardır. Mahkemenin, dava sonucu verdiği kararlara karşı da temyiz yolu açıktır.”

HGK, E: 1994/000024, K: 1994/000204, Tarih: 06.04.1994
“İadei mahkeme şartları oluştuğundan, kabul edilmiş, davalı bu konuda temyize gelmediğinden davacı lehine kazanılmış hak oluşmuştur. Hüküm esas yönden incelenmesine gelince; tanık beyanlarından eşler arasında müşterek hayatı çekilmez hale getirecek derecede bir geçimsizlik bulunmadığı, tarafların birlikte yaşama devam ettikleri ilk davada dinlenen tanıklarında görgüye müstenit bir bilgileri olmadığı ceza kovuşturması nedeniyle hazırlık tahkikatı sırasında verdikleri ifade ile beyan ettikleri anlaşıldığından, davanın reddi gerekirken kabulü bozmayı gerektirmiştir..”

12.HD, E: 1986/005576, K: 1986/006588, Tarih: 02.06.1986
“Borca itiraz üzerine verilmiş tetkik mercii kararları, yargılamanın yenilenmesi davasına konu yapılamaz.”


10.HD, E: 1990/011618, K: 1990/011230, Tarih: 24.12.1990
“Tanık Ali’nin, Kurum müfettişince alınan ifadesi ile Ağır Ceza Mahkemesindeki beyanı karşılaştırılıp, işveren Arslan’ın müfettişe verdiği ifadesi üzerinde durularak toplanan bütün deliller karşısında işveren Arslan’ın bir iş yeri bulunmadığı, Ali’nin yalan tanıklık yaptığı sonucuna varılırsa, iade-i muhakeme talebinin kabulü yolunda hüküm kurulmalıdır.”

7.HD, E: 1974/003396, K: 1974/002313, Tarih: 25.04.1975
“Yargılamanın iadesi yolu, olağanüstü kanun yollarındandır. HUMK.nun 445. maddesinde yargılamanın iadesi nedenleri sınırlı olarak belirtilmiştir. Kıyas yoluyla da olsa bu sebepler genişletilemez.”

2.HD, E: 1993/013343, K: 1993/000577, Tarih: 21.01.1993
“Yargılamanın iadesini ancak davanın tarafları isteyebilir.”

anwalt_cem
27-04-2007, 22:33:31
Kanun Yolu ve HUMK. 445/4’e göre
Yargılamanın Yenilenmesi

A. Kanun Yolu :

1. Kanun Yolu Kavramı ve Amacı :

Kanun yolu, davanın taraflarına tanınan bir hukuki yoldur ki, bununla yanlış olduğu iddia edilen kararların tekrar incelenmesi ve değiştirilmesi sağlanır . Kanun yolu ile herşeyden önce bir kazai kararın daha üst bir mahkeme tarafından kontrol edilmesi de anlaşılmalıdır . Nitekim kanun yolu kavramı iki karakteri bünyesinde taşımaktadır. Birincisi yargılamanın daha üst bir mercie intikal ettirilmesi ve diğeri ise, kanun yoluna müracaatla şekli anlamda kesin hükmün engellenmesidir .

Kanun yollarının genel amacı, ilk veya üst derece mahkemesince verilen kararın sonucunun denetimini sağlayan bir araç olmasıdır. Ayrıca, hukuka bağlı bir devlette, adaletin gerçekleştirilmesini ve toplumda barışı sağlamak ve en doğru kararın alınmasında da önemli bir rol oynamaktadır. Hukuk devletinin özelliği gereği, yargılamanın açıklığı ve verilen kararlara karşı kanun yollarının kabul edilmesi sonucu, yargılamanın başından sonuna kadar, hukuk kurallarının öngördüğü biçimde yapılması gerekmektedir. Mahkemelerin karar verirken yanlışlık yapmaları mümkün olabileceğinden verilen kararların bir üst veya yine aynı mahkeme tarafından denetlenmesi amacıyla, usul kanunlarınca öngörülen kanun yollarına başvurulmaktadır .

Kanun yolunun gayesi ile ilgili doktrinde şöyle bir düşünce vardır: Buna göre; kanun yolu çifte gayeye hizmet eder. Birinci gaye, verilmiş olan kararın maddi haklılığına ulaşmadır. Yani müşahhas halde verilmiş olan kararın doğru olup olmadığını tetkik ile hatalı kararların bertaraf edilmesidir. İkinci gaye ise, hukuk tatbikatında birliğin sağlanmasıdır .

2. Kanun Yolu Çeşitleri :

Kanun yolları teorik olarak değişik yönlerden çeşitlendirilmektedir . İnceleme konusu olan kararın niteliğine ve veriliş şekline göre , kanun yolu çeşitlendirilebileceği gibi, hukuki veya hem hukuki hem de maddi denetiminin yapılabilmesi gözönüne alınarak, denetimin genişliği bakımından da çeşitlendirilebilir. Denetim mahkemesinin, sadece bozmakla yetinmesi veya bozulan kararı düzelterek yeni bir karar verebilmesi dikkate alınarak da çeşitleme yapılabilir .

Geniş anlamda kanun yolu, aralarındaki uyuşmazlığı dava şeklinde yargılama organının önüne getiren taraflara, yargılama sonunda, kanunun öngördüğü ve mahkemelerin verdiği tüm kararlara karşı başvurulabillmeyi sağlayan bir yoldur . Dar (teknik) anlamda kanun yolu ise, sadece mahkemelerce verilmiş olan ve şekli anlamda kesinlik kazanmamış bulunan, nihai nitelikteki yargı kararlarının, bir üst mahkemede denetlenmesini ve iptal ettirlmesinin bir yoludur . Dar ve teknik anlamda kanun yolu, modern hukuk sistemlerinde olduğu gibi Türk yargılama hukukunda da nihai kararlara karşı gidilebilen bir yoldur. Dar anlamda kanun yolunun amacı, verilen son kararın yapılacak denetleme ile gerçeğe uygunluğunu ve uygulamada birliği dolayısıyla da hukuksal güvenliği sağlamaktır .

Kanun yolu kavramı olağan ve olağanüstü kanun yolu olarak da bir ayrıma tabi tutulmuştur:

a) Olağan Kanun Yolu :
Nihai kararların kesinleşmesine engel olan kanun yollarına, olağan kanun yolu denir. Yani, normal kanun yollarına başvurulması halinde, hakkında kanun yoluna başvurulan nihai karar bu yollardan geçmeden kesinleşmiş olmaz. Olağan kanun yolu, hanüz kesinleşmemiş olan nihai kararlar için tanınmış bir yoldur. Bir karara karşı, olağan kanun yoluna başvurulursa o kararın kesinleşmesi önlenmiş olur. Olağan kanun yolu süresi içinde bu yola gidilmezse veya gidildiği halde nihai karar onanır ve başka bir kanun yolu da yok ise, nihai karar kesinleşmiş olur .

Genel olarak, istinaf ve temyiz olmak üzere iki çeşit olağan kanun yolu vardır. Fakat bizde istinaf yolu mevcut değildir; bu nedenle hukukumuzda olağan kanun yolu 2 tanedir: Temyiz ve Karar düzeltme.

b) Olağanüstü Kanun Yolu :

Kesinleşmiş hükümlere karşı tanınmış olan kanun yoluna, olağanüstü kanun yolu denir. Bir halde hüküm, normal kanun yollarından geçerek veya süresi içinde normal kanun yoluna başvurulmadığı için kesinleşmiştir. Bundan sonra, kural olarak aynı konuda, aynı dava sebebine dayanarak ve aynı taraflar arasında yeni bir dava açılamaz, açılırsa dinlenmez. Fakat, bazı ağır yargılama hataları yapılarak verilmiş olan yanlış hükümlerin kaldırılmasını veya değiştirilmesini sağlamak için, normal olmayan, olağanüstü bir kanun yolu kabul edilmiştir ki, buna yargılamanın iadesi denir .

B. Tanıklık :

Tanıklık, üçüncü kişilerin bir vakıa hakkında, bu vakıa dışında bizzat edinmiş oldukları bilgiyi, resmi makamlara bildirmeleridir. Tanıklık, kamu hukukundan doğan toplumsal bir görevdir, kişilerin tanıklık etmeleri toplumun menfaati gereğidir.

1. Tanım :

Uyuşmazlığın taraflarından olmayan, fakat uyuşmazlık konusu maddi sorunla ilgili, duyu organlarından en az biri aracılığı ile bilgi edindiği, adli bir faaliyet yürüten resmi makamlarca varsayılan üçüncü kişiye “tanık” denir . Bu kişi olayla ilgili hiçbir bilgisinin olmadığını söylese bile tanık sıfatı etkilenmez.

Tanığın uyşmazlık konusu olayla ilgili, duyuları aracılığıyla edindiği bilgileri sübut konusunda karar verecek olan makama sunarken yapmış olduğu sözlü açıklama ise “tanık beyanı”dır .

Tanık, HUMK.245 vd. maddelerinde düzenlenmiştir ve dört çeşit takdiri delilden biri olarak kabul edilmektedir.

Kural olarak, herkes tanıklık etmek zorundadır. Bu zorunluluk, tanık olarak yapılan davet üzerine mahkemeye gelmeyi, tanıklık etmeyi ve yemin etmeyi kapsar. Tanık meşru bir mazareti olmaksızın gelmezse para cezasına çarptırılabilir ve ayrıca duruşmanın ertelenmesinden doğan yargılama giderlerine mahkum edilebilir. Ancak, bazı kimseler, belli şartlar altında tanıklıktan çekinebilirler .

Tanık delili, zayıf, çürük bir beyyinedir. Tanığın bir vakıayı tamamen hatırında tutması be gerçeği olduğu gibi anlatması zordur. Bundan başka, ahlak, din, şeref ve namus gibi manevi yönleri zayıf olan kişilerin, bilerek gerçeğe aykırı tanıklık yapmaları da mümkündür. Bundan dolayı, tanık delili ancak küçük meblağlar ve senede bağlanması imkansız olan hukuki işlemler ve hukuki fiiller için caizdir .

Tanığın bazı ödevleri vardır:
Tanık; soruşturmaya gelmek zorundadır, kim olduğunu tespit için sorulan sorulara doğru cevap vermek zorundadır, yemin etmek zorundadır ,beyanda bulunmak zorundadır , doğru beyanda bulunmak zorundadır ve keşfe katılmak zorundadır .

2. Yalancı Tanıklık :

Yalancı tanıklık TCK anlamında bir suçtur. Hakim, tanıklık sırasında tanığın yalan söylediği veya menfaat sağlayarak tanıklık yaptığı hakkında güçlü delil ve belirtiler görürse, derhal bir tutanak düzenler ve bunu Cumhuriyet Savcılığı’na gönderir . Tanığın, yalancı beyanı muhakemenin sonunda verilecek hükmü etkileyeceği gibi, adaletin yerine getirilmesini engeller ve adliyenin yanlış yola sevkedilmesine neden olur. TCK, bu nedenle yalancı şahitliği “adliye aleyhine işlenen cürümler” başlığı altında düzenlemiştir . Yine bu nedenle kanunkoyucu, HUMK’un 445. maddesini düzenlerken, olağanüstü bir kanun yolu olan yargılamanın yenilenmesi sebeplerine, beyanı hükme esas alınan tanığın hükümden sonra yalan tanıklıktan hüküm giymesini de eklemiştir.

C. Yargılamanın Yenilenmesi :

1. Tanım ve Amacı :

Yargılamanın yenilenmesi (muhakemenin iadesi), kati olarak verilmiş veya katiyet kesbetmiş olan hukuk ve ceza mahkemesi kararlarıyla Danıştay ve diğer hususi mahkeme kararlarının, kanunda muayyen maddi sebeplerin mevcudiyeti halinde, aynı kaza mercilerinde yeniden tetkikine, tekrar yargılama yapılmasına ve kararların tebdiline imkan veren olağanüstü kanun yoludur .

Tanımdan anlaşılacağı gibi, yargılamanın yenilenmesinin ayırıcı unsuru; olağanüstülülüktür. Yani, bu yol hem zaman hem de aranılan sebepler açısından olağanüstü niteliktedir. Yargılamanın yenilenmesi yolu teknik manada, yani bir üst mercie müracaat imkanı vermemesi itibariyle bir kanun yolu olarak nitelendirilemez .

Yargılamanın yenilenmesi, değişik ölçüler esas alınarak farklı biçimlerde tanımlanmıştır:
- Yargılamanın yenilenmesi kesin hükmün bir alternatifidir.
- Yeni bir hüküm verilmesini sağlayan yönelmiş bir davadır.
- Yargılamanın yenilenmesi yenilik doğurucu bir davadır.
- Maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan yasal bir olanaktır.
- Olağanüstü bir kanun yoludur.
- Kanun tarafından belirlenmiş çok sınırlı ve ciddi sebeplerin varlığı durumunda, kesin kararlara karşı bir başvurma yoludur.

Kanun yolunun amacı başlığı altında incelendiği gibi, hatalı mahkeme kararları kanun yoluna başvurularak düzeltilebilir. Eğer bu olanak artık kalmamışsa veya hiç doğmamışsa ve bu nedenle hatalı bir karar kesinleşmiş ise, belirli önemli sebeplerin varlığı durumunda yargılamanın yenilenmesi istenebilmektedir. Şu halde yargılamanın yenilenmesi, kesinleşmiş olan hatalı kararların düzeltilebilmesi veya ortadan kaldırılabilmesi için ilgililere tanınan istisnai (ayrık) son bir olanaktır .

Yargılamanın yenilenmesi ile kesinleşen ilk karar (hüküm) taşıdığı kesinlik niteliği ile ortadan kalkmaktadır. Yargılamanın yenilenmesinin uyuşmazlıkları uzattığı söylenemez ise de, belki yeniden canlandırdığı ve kesin hüküm kurumundan beklenen güvenliği zedelediği düşünülebilir. Ancak, büyük yanlışlıklar üzerine kurulmuş bir kesin hükmün getireceğe güvenlik, hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Belki de, buna rağmen hükümün geçerliliğini sürdürmesi, yargıya olan güveni sarsacak, bu da kamu düzenini bozacaktır .

2. Tarihsel süreç ve Mehazdaki Durum :

Yargılamanın yenilenmesi kurumunun tarihsel gelişimine baktığımızda, bu kurumun, değişik isimler altında da olsa, hemen her hukuk sisteminde var olduğunu görürüz.

Hukukumuzda, teknik anlamda kanun yolu kurumu, bir kanun içinde düzenlenmiş olarak ilk defa 1861 tarihli Usul-i Muhakeme-i Ticarete dair Nizamnamede düzenlenmiştir(122-140.maddeler).

Roma Hukukunda, kanun yolu (appellatio) kavramı içinde, olağanüstü kanun yolu olarak, yargılamanın yenilenmesi (restitutio in integrum) kabul edilmiştir. Yargılamanın yenilenmesi sebepleri ise, geniş kapsamlı idi.

Alman Medeni Usul Hukukunda da, yargılamanın yenilenmesi kurumu kabul edilmekle birlikte, kanun yolları arasında değil, ayrı bir kitapta düzenlenmiştir. Yargılamanın yenilenmesi sebepleri de 2 ana grupta belirtilmiştir. İlk grupta mahkemeye ilişkin sebepler yer alırken, ikinci grupta davaya ilişkin sebeplere dayanılmaktadır .

3. Yargılamanın Yenilenmesi İstenemeyecek Kararlar

- Görünüşte Kararlar ,
- Etkisiz Kararlar ,
- Maddi anlamda kesinlik kazanmayan kararlar ,
- Yargılamanın yenilenmesi üzerine verilen yeni karara karşı,
- Yargıtay’ın kontrol mahkemesi olarak temyiz veya karar düzeltme istemleri üzerine verdiği kararlara karşı,

4. Yargılamanın Yenilenmesi İstenebilecek Kararlar

- İlk derece mahkemelerin kararları,
- Yargıtay kararları,
- Hakem kararları,
- Yabancı mahkeme kararları,
- Uyuşmazlık mahkemesi kararları,

5. Yargılamanın Yenilenmesi Usulü :

Yargılamanın yenilenmesi usulü; bu yola kimler tarafından, hangi mahkemeye, hangi süre içerisinde ve nasıl başvurabileceği gibi konulardır. Buna göre;
Yargılamanın yenilenmesi isteminde, kural olarak, ilk yargılamada taraf olanlar bulunabilecek ve yeni yargılama bu taraflar adına yapılacaktır. Ayrıca, tarafların böyle bir istemde bulunabilmeleri için, başvurmakta hukuksal yararları olması zorunludur .

Hüküm, aleyhine olan tarafın halefleri ve alacaklıları istisnaen, yargılamanın yenilenmesi yoluna gidebilirler . Bunun için; hükmün taraflarının, hüküm aleyhine olan tarafın alacaklılarına veya haleflerine zarar vermek için, anlaşarak hile ile o taraf aleyhine hüküm verilmesini sağlamış olması gerekir .

Yargılanın yenilenmesini isteyebilmek bazı sürelere tabi tutulmuştur. Bu süreler kurumun olağanüstü niteliğine uygun olarak, her sebep için ayrı ayrı hak düşürücü süre olarak tespit edilmiştir . HUMK’nun 445/10 maddesinde yazılı sebebin varlığı halinde ikinci hükmün kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık süreden daha uzun bir müddetin geçmiş olması halinde, hüküm neye ilişkin olursa olsun yargılamanın yenilenmesi istenemeyecektir. HUMK.md.445’in ilk dokuz bendine dayanarak yargılamanın yenilenmesini isteyecek olan taraf ise, davayla bağlantılı olarak değişik tarihlerde başlayan 3 aylık bir süre içinde bu yola başvurabileceklerdir.

HUMK.md.445/4 hükmü nedeniyle de, yargılamanın yenilenmesi talebi, vakıayı saptayan ilamın, yani tanığın yalan tanıklıktan mahkum olduğuna dair kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3 ay içerisinde yapılmalıdır .

Söz konusu sebepler ve süreler içerisinde, yargılamanın yenilenmesi talebi, ortadan kaldırılması veya değiştirilmesi istenen hükmü vermiş olan mahkemeye yapılacaktır. Bu talep bir dava niteliğinde kabul edildiği için, söz konusu mahkemeye dava dilekçesi ile başvurulur. Mahkeme, öncelikle istemin geçerlilik koşulunu inceleyecektir, yani bir dava niteliğinde olduğundan bir dava koşullarını içerip içermediğini inceleyecektir. Ayrıca, kararın kendi kararı olup olmadığını ve sebebin doğru olup olmadığını da inceleyecektir. Dilekçenin bu koşulları taşıması halinde mahkeme ikinci aşamaya geçecektir. İkinci aşama, yine bir dava incelemesi şeklinde sonuçlandırılır. Duruşmalı yapılması hususunda Yargıtay ve doktrinde ortak bir görüş birliği vardır . Yargılamanın yenilenmesi davası olarak adlandırılan bu dava, HUMK.md.445’in 1 ila 7. bendleri nedenine dayandırılmışsa, mahkeme yeni bir karar verecektir. Bu yeni karar, eski kararın onanması biçiminde olabileceği gibi, farklı bir karar da olabilecektir. Bu karara karşı temyiz-kanun yolu açıktır .

6. Sebepleri :

Hukuk yargılamasının yenilenmesi sebepleri, kurumun hukuksal niteliği ve amacına uygun olarak, HUMK’nun 445.maddesinde belirlenmiştir. Bu maddede sayılan sebeplerin incelenmesinden anlaşılacağı gibi, kanun ancak ağır sebeplerin varlığı durumunda, kesin kararlara karşı yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilebileceği esasından hareket etmektedir. Gerçi HUMK’nun 446.maddesi bir başka yenileme sebebi daha düzenlemiştir, ancak bu sebep de aynı niteliktedir .
Yargılamanın yenilenmesi sebeplerinin yer aldığı 445.maddenin ilk fıkrasında, yargılamanın yenilenmesine konu olabilecek kararların, ancak kesin olarak verilmiş veya kesinlik kazanmış kararlar olabileceği bir ön koşul olarak belirtilmiştir.

Medeni yargılama usulü kanununda belirtilen 10 yargılama sebebi şunlardır:

1- Yargılama sırasında elde edilemeyen bir senet veya belgenin hükümden sonra ele geçirilmiş olması,
2- Hükme temel olan senedin sahte olduğunun sonradan anlaşılması,
3- Hükme temel olan ilamın kesin bir hükümle ortadan kalmış olması,
4- Tanıklığı hükme temel olan tanığın hükümden sonra yalan tanıklık etmeden mahkum olması,
5- Bilirkişinin kasıtlı olarak gerçeğe aykırı açıklamada bulunduğunun hükmen belirlenmesi,
6- Lehine hüküm verilen tarafın yalan yere yemin ettiğinin, kendi ikrarı veya yazılı bir delille belirlenmesi,
7- Lehine hüküm verilen tarafın başka bir hile kullanmış olması,
8- Vekil veya mümessil olmayan kimseler huzuru ile davanın görülüp hükme bağlanmış olması,
9- Davaya bakmaktan çekinmek zorunda olan bir hakim tarafından yargılama yapılmış ve hüküm verilmiş olması,
10- Tarafları, dava sebebi ve konusu aynı olan bir dava hakkında birbirine aykırı iki hükmün bulunması,
11- Taraflarca, alacaklıları veya davayı kaybedenin yerine geçenleri zarara sokacak bir hile yapılmış olması,

Yukarıda belirtilen yargılamanın yenilenmesi sebeplerini kanun; kurumun olağanüstü ve istisnai bir çare olduğu görüşünden hareketle, sınırlı olarak belirlemiştir ve kıyas yolu ile değiştirilemez . Öğreti ve uygulama bu konuda görüş birliğindedir. Nitekim, HUMK’nun 445.maddesinin ilk fıkrasındaki “aşağıdaki sebeplere binaen” deyimi de bu duruma işaret etmektedir.

anwalt_cem
27-04-2007, 22:34:19
D. Tanıklığı Hükme Esas Alınan Tanığın, Yalan Tanıklıktan Mahkum Edilmiş Olması Nedeni İle Yargılamanın Yenilenmesi :

1. Mehazdaki Görünüm :

Alman Medeni Usul Hukukunda, yargılamanın yenilenmesi sebeplerinin 2 ana grupta incelendiğini belirtmiştik. İlk grupta mahkemeye ilişkin sebepler yer alırken, ikinci grupta davaya ilişkin sebepler yer almaktaydı. İkinci grup sebeplerin birincisi ise “karşı tarafın, hükme temel olan ifadesini yeminle teyid ederken kasıtlı ya da taksirli olarak kendisini suçlu duruma düşürmesi”dir.

Fransız Usul Kanunu’nda (Procedure Civile) , “tanığın, yalan tanıklıktan mahkum edilmeş olması” gibi bir neden yargılamanın sebepleri arasında sayılmamakla birlikte, 480-504.maddeleri arasında düzenlenen olağanüstü kanun yollarının sebepleri 4 temel başlıkta toplanmış ve birinci bölümdeki sebeplerde; hakimin vakıalar hakkında doğru bir kanaat elde edememesine, dolayısiyle hükmün hatalı verilmesine neden olan haller başlığı altında, söz konusu durum değerlendirilmiştir.

İsviçre Usul hukukunda yargılamanın sebepleri 8 bend halinde düzenlenmiş ve 7.bendde “hüküm, yalan yere şahitliğe veya yalan yere yemine dayandırılmış ve ilgililerin yalan şahitlikten veya yalan yeminden mahkum olmaları söz konusu ise,” denerek söz konusu durum ayrı bend ile, hukukumuzda olduğu gibi bir düzenlemeye tabi tutulmuştur.

2. Koşulları :

Yargılamanın yenilenmesi sebeplerinden olan “Tanıklığı hükme temel olan tanığın hükümden sonra yalan tanıklık etmeden mahkum olması” sebebinin yargılamanın yenilenmesini sağlayabilmesi için iki koşulu birarada sağlaması gerekmektedir :

a) Yalan tanıklıkta bulunan tanığın ifadesi hükme temel olmalıdır;
Yargılama sırasında kullanılan diğer delillere dayanarak, tanıklık olmasaydı bile, aynı hüküm verilecek idiyse yalan ifade hükme temel olmamış demektir ve bu nedenle yalan tanıklık yarılamanın yenilenmesi sebebi olamaz.

b) Tanık, yalan yere tanıklık etmekten mahkum edilmiş olmalıdır;
Tanığın, bu tanıklığı yeminli veya yeminsiz etmiş olmasının önemi olmadığı gibi tanıklığı hükme temel olmuş olan tanığın yalan yere tanıklık yaptığını resmi bir makam önünde itiraf etmesi de, yargılamanın yenilenmesi açısından önemli değildir, yani böyle bir itiraf yargılamanın yenilenmesini sağlamaz. Yargılamanın yenilenmesi için, tanığın, yalan tanıklık etmekten mahkum olması gerekmektedir.

Bu ikinci koşulu incelerken, tanıklığı hükme temel olan kimseyi yalan yere tanıklık etmekten dolayı hangi mahkemenin mahkum edeceği sorunu üzerinde durmak gerekir. Gerçi, yalan yere tanıklık etmek TCK’nun 286 vd. maddelerine göre cezayı gerektiren bir eylemdir ve bu nedenle aynı zamanda suç olan, yalan yere tanıklık yapıldığının bir ceza mahkemesi hükmü ile saptanması doğaldır .

Çünkü, bu suçun unsurlarının bulunup bulunmadığı, suç oluşmuş ise ceza verilip verilmeyeceği ceza mahkemesinin uzmanlığı içerisindedir. Ancak, af, ölüm, gaiplik, zamanaşımı gibi nedenlerle ceza mahkemesinden bir karar alınması olanaksız ise veya tanığın yalan söylediği açıkça saptanmış olmakla birlikte, yalan söyleme kastının bulunmadığı ortaya çıkarsa, ceza mahkemesi bu kişiyi yalan tanıklıktan mahkum edemeyecektir. Çünkü, yalan tanıklık etmekten dolayı tanığın cezalandırılabilmesi için, yalan söyleme kastının bulunması zorunludur. Kast suçun manevi unsurudur. Bu unsur eksik olunca, suç oluşmayacağından, tanığın cezalandırılması olanaksız olacaktır .

İşte, bu gibi nedenlerle ceza mahkemesinden bir mahkumiyet kararının alınamadığı durumlarda, uygulamada, zorluklar ortaya çıkmaktadır . Yargıtay af nedeniyle ceza mahkemesinden bir karar alınmasının olanaksız bulunması durumunda, yargılamanın yenilenmesi davası açılmadan önce, hukuk mahkemesinde bir tespit davası açılması ve tanığın yalan söylediğinin bu mahkemece saptanmasının gerekli olduğuna karar vermiştir . Kuru’ya göre ise, bu şekilde bir yol izlemek usul ekonomisine aykırıdır, ilgili doğruca hukuk mahkemesine başvurup yargılamanın yenilenmesini istemeli ve mahkeme, ilk önce şahadetin yalan yere yapılıp yapılmadığını tespit etmeli, şahidin yalan söylediğini tespit ederse, yargılamanın yenilenmesi davasının esasını incelemelidir .

Özellikle af nedeni ile ortaya çıkan bu sorunları Yargıtay’ın önerdiği gibi dolaylı bir biçimde çözmek yerine, md.445/4’de kullanılan “mahkum edilmiş olma” deyimini, mutlaka ceza mahkemesince mahkum olmak şeklinde anlamamak, tanık ifadesinin yanlışlığının bir hukuk mahkemesince de saptanmasının mümkün ve yeterli olduğunu kabul etmek daha doğru olacaktır. Çünkü yukarıda belirtildiği gibi yalan tanıklık yapan kişi, yalnızca af nedeni ile değil, aynı zamanda ceza ehliyetini yitirmesi, ölmesi, gaip olması, suçun zamanaşımına uğraması, yalan söyleme kastının olmaması gibi durumlarda da, mahkum olmaktan kurtulacaktır.

3. Hükmün Amacı ve İçeriği :

Hükmün konuluş amacı, hükmün yalan tanıklığa dayanılarak verilmesi halinde, yargılamanın yenilenebilmesidir. Yalan tanıklık yapan kişinin ceza mahkumiyetine çarptırılması, yargılamanın yenilenmesi sebeplerini düzenleyen bir maddenin konuluş amacı olamaz. Esasen, md.445/4’de yalan söyleyen tanığın ceza mahkemesince mahkum edileceği konusunda açıklık olmadığı gibi, 447.maddede de bir ceza mahkemesi hükmünden değil, yalnız hükümden bahsedilmketedir. Aynı şekilde, 4.bentte yer alan bu sebeple aynı nitelikte olan 5.bentte düzenlenmiş bulunan sebebe dayanılarak yargılamanın yenilenebilmesi için, “bilirkişinin ... gerçeğe aykırı açıklamada bulunduğunun hükmen belirlenmesi” gereklidir. Kanun, 5.bentte bir mahkumiyetten değil, bir mahkeme hükmünden söz etmektedir .

Bütün bu nedenlerle, tanığın yalan ifade verdiğinin, gerektiğinde, bir hukuk mahkemesince de saptanabilmesi mümkün olmalıdır, sonucuna varılabilir. Bu çözüm aynı zamanda gereklidir de; aksi halde, ortada bir yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak öngörülen vakıa mevcutken, bunu belirleyen bir ceza mahkemesi kararı almak olanağı bulunmadığından, hatalı hükmü korumak veya hükmün geçerliliğini sürdürmesine göz yummak gibi çelişkili bir sonuç ortaya çıkacaktır .

Yalan yere tanıklık yapıldığının bir hukuk mahkemesince de saptanabileceği sonucuna varmakla beraber, yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı, bu konuda öncelikle bir ceza mahkemesi kararı aranmalıdır. Fakat, böyle bir kararın alınması yukarıda saydığım nedenlerle olanaksız ise, hukuk mahkemesine de başvurulabilmelidir. Bu olasılıkta, Yargıtay’ın önerdiği gibi, önce bir tespit kararı alınması yerine, Kuru’nun önerisine uygun olarak, doğrudan yargılamanın yenilenmesi davasını görecek mahkemeye başvurulması daha pratik ve usul ekonomisine uygun olacaktır. Bu durumda, mahkeme, ön sorun olarak yalan tanıklık iddiasını inceleyecek, iddiayı yerinde görürse, yargılamanın yenilenmesi kararı verecektir .


Yargıtay’ın önerdiği gibi, tanığın yalan açıklamada bulunduğunun saptanması bir vakıa saptaması olacaktır; teknik anlamda bir tespit davası değil, bir vakıanın tespiti de tek başına bir tespit davasının konusu olamaz. Ancak, açılacak davada davalı olarak, yalan açıklamada bulunduğu iddia edilen tanıkla onun yalan tanıklığı esas alınarak verilen karar lehine olan taraf birlikte gösterilirse, bu davada yalan tanıklık edildiği vakıası ve bu olaya dayanan kararın etkilediği taraflar arasındaki hukuksal ilişkinin doğru belirlenmiş olmadığı hususu da saptanmış olacağından, ancak bu kayıtla bir tespit davası ve bu karara dayanacak olan yargılamanın yenilenmesi davası açılması önerilebilir. Tespit davası bu davanın kabulünden zarar görecek ve aleyhine hukuksal sonuç doğacak kişilere yöneltilmelidir. Böyle bir tespit davasında, yalan açıklamada bulunduğu iddia edilen tanığı veya bilirkişiyi de yargılamada taraf olarak göstermek, verilecek karara göre, hukuksal sorumlulukları da doğabilecek olan bu kişilerin kendilerini savunabilmeleri gereği açısından da zorunludur .

Özetlersek, yukarıda belirtildiği şekilde açılacak bir yargılamanın yenilenmesi davasında, ilk yargılamada yalan tanıklık yapıldığı iddiasının bir ön sorun olarak ele alınıp karara bağlanması ve bu konuda verilecek karara göre yargılamanın yenilenmesi isteminin dinlenebilir olup olmadığının belirlenmesi daha yerinde ve usul ekonomisine uygun olacağı görülecektir. Yenileme isteminin yerinde olduğunun kabul edilmesi durumunda ise, yeniden yargılama yapılacaktır.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 445.maddesinin 4, 5 ve 6. bendlerine dayanılarak açılacak olan yargılamanın yenilenmesi davasıyla ilgili ceza davasının af sebebi ile düşmüş olması durumunda, 2494 sayılı Kanun ile gerçekleştirilen değişiklikten önce yukarıda açıkladığımız gibi, öncelikle hukuk mahkemesinde tesbit davası açılıp, söz konusu yargımanın yenilenmesi sebeplerinin tespit ettirilmesi ve bu tespitten sonra yargılamanın yenilenmesi yoluna başvurulabiliyordu. Ancak, 16.07.1981 ve 2494 sayılı Kanunun 33.maddesi ile yapılan değişiklik sonucu, 445.maddeye 2.fıkra olarak şu hüküm eklenmiştir:

“Birinci fıkranın 4, 5 ve 6 ncı bentlerindeki hallerde yargılamanın iadesinin istenebilmesi, bu sebeplerin kesinleşmiş bir ceza mahkümiyet kararı ile belirlenmiş olması şartına bağlıdır. Delil yokluğundan başka bir sebeple ceza kovuşturmasına başlanamamış veya karar verilememiş ise, ceza mahkemesi kararı aranmaz. Bu takdirde yargılamanın iadesi sebeplerinin varlığının, yargılamanın iadesi davasında öncelikle ispat edilmesi gerekir.”

Böylece, yalan tanıklığa dayalı olarak varolması gerekli olan kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı şartı varlığını korumakla birlikte delil yokluğu dışında, herhangi bir nedenle ceza mahkemesi, konuyla ilgili bir ceza kovuşturulması yapamıyor veya bir karar veremiyor ise, yargılamanın yenilenmesi talep edilecek mahkemeden, yalan tanıklığa ilişkin meseleyi bir ön sorun olarak incelemesi talep edilebilecektir.

Kanunkoyucu yerinde bir değişiklikle, HUMK’nun 445/4 maddesinin 4.bendine ilişkin, en önemli soruna ve ilgili tartışmalara son vermiştir.

Hemen belirtelim ki bu hüküm, Kuru’nun görüşleri ve son Yargıtay uygulamaları doğrultusunda Alman Usul Kanunundan alınmıştır .

HUMK’nun 445.maddesinin 4.bendinde yer alan bu sebebe dayanarak yargılamanın yenilenmesi davası açılabilmesi için tanığın yalan şahadette bulunduğunu saptayan mahkeme kararının kesinleşmiş olması da gereklidir .

Yine bu sebep uyarınca, yargılamann yenilenmesini isteme süresi, yalan şahadete ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren 3 aydır . Yargılamanın iadesini isteyen taraf, ceza mahkemesinin kararını bu kararın kesinleştiği tarihte öğrenememiş olabilir. Bu nedenle, buradaki süreyi de, öğrenme tarihinden başlatmak uygun olurdu .

Yalan tanıklıktan mahkum olan tanık, temyiz süresini geçirdikten sonra hükmü temyiz eder ve ceza mahkemesinin temyiz dilekçesini reddeden kararına karşı Yargıtay’a başvurursa (CMUK.md.315), bu başvurmanın kesin olarak reddine kadar, mahkumiyet kararının gerçekten kesinleşip kesinleşmediği bilinemeyeceğinden, bu halde 3 aylık yargılamanın iadesi süresini, Yargıtay’ın CMUK.’nun 315.maddesinin ikinci fıkrası gereğince vereceği red kararından itibaren işletmeye başlamalıdır. Temyiz süresinin geçirildiği ve bu nedenle yalan tanıklıktan mahkumiyet kararının kesinleşmiş olduğu nedeniyle, hukuk mahkemesinden yargılamanın iadesi istenilmiş ve ondan sonra tanık mahkumiyet kararını temyiz etmişse, hukuk mahkemesinin, CMUK’nun 315.maddesi gereğince verilecek red kararının kesinleşmesini beklemesi gerekir .

ufukunver
27-04-2007, 23:27:57
Tekrar çok teşekkür ederim yararı oldu yalnız benim ricam bitmedi hâlâ...:mahcup:
HUMK 445/b.1 ile ilgili daha fazla ve yeni tarihli karar var mı peki? Ayrıca nasıl buluyorsunuz bu kararları?