PDA

Tam Sürüm Bilgisini Göster : İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar







deniz02
12-03-2007, 21:28:48
LİSELERARASI İSTANBUL KOMPOZİSYON YARIŞMASI BİRİNCİSİ :)

zeyneptüfekçi
beyoğlu fındıklı süper lisesi

İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar...

İstanbul...İstanbulum...Bizansım, Konstantinapolisim, Dersaadetim, İslambolum, Asitane'm...Güzel İstanbul'um. Kentini tanıt diyorlar. Seni nasıl anlatayım?

Bir kent, özellikle senin gibi sadece adlarıyla bile binlerce yılın tarihini, kültürünü çağrıştıran, tarihiyle, kültürüyle, doğal güzellikleriyle, konumuyla talihin cömert davrandığı bir kent anlatılamaz. Yaşanır, hissedilir, solunur, koklanır. Dinlenir, özlenir. Şairler kenti İstanbul, belki ancak bağrından çıkan şairlerce, ediplerce dillendirilebilir. Sen, Piyer Loti'de, Haliç'e bakarak içilen bir bardak demli çaysın. Eyüp Sultan'ı yeniden berraklaşmaya başlayan Altın Boynuz'u, karşı kıyıda vızır vızır işleyen arabaları, koşuşturan insanları seyrederken hemen ayaklarının dibinde ölümün daha başka, daha yumuşak bir çehre takındığı kentsin.

“Ahiret o kadar yakın ki seyredilen manzarada o kadar komşu ki dünyayla duvar yok arasında. Geçersin bir adım atsan, birinden diğerine”

Bir adım değilse de bir göz atımı mesafede kademe kademe hayata geçişi sağlayan köprülersin sen. Haliç, Valide Sultan, Unkapanı, Galata, Atatürk, Fatih Sultan Mehmet köprüleri. Hayatın ta kendisi olan köprüler. “Dikilip denizi seyredenlerin”, suya olta atanların, ekmek parası peşinde olanları bir yakadan diğerine taşıyan arabaların 24 saat canlı tutttuğu köprülersin. Trenler, vapurlar, arabalar, tek katlı, çift katlı otobüsler, deniz otobüsleri, hızlı tramvaylar, metrolarsın. Beyoğlu'nda Tünel, Adalar'da faytonsun.

Bu koşuşturmayı, milyonlarca insanını gökyüzünden seyreden kulelersin. Beyazıt Kulesi, Kız Kulesi, Galata Kulesi...

“Birinin resmini yapsam, öbürü kıskanır
Kız Kulesi'nin aklı olsa
Galata Kulesi'ne varır.”

Ve herbiri üzerinde kimbilir hangi uygarlıkları, hangi inaçları, hangi dilekleri simgeleyen binlerce figürü taşıyan taşların kentisin. Dikilitaş, Çemberlitaş, Kıztaşı...

Bir kokusun sen. Lodosla gelen tuz kokusu...Tarabya'da yosun, Karaköy'de balık-ekmek, Çengelköy'de salatalık, Sarıyer'de börek, Mısır Çarşısı'nda baharat, Kapalıçarşı'da “sandık odası”, Taksim'de kebap, Aksaray'da lahmacun, İkitelli'de, Kartal'da fabrika dumanı, her yerde ama her yerde alın teri kokusu. Zamana inat, baharlarda hiç umulmadık bir köşeden fırlayıveren hanımeli, yasemin, ıhlamur kokusu.

“Işıktan sudan örülmüş canım İstanbul”

Su hayattır. Sen suyun ve hayatın ta kendisisin. Bir yanağını Karadeniz'in coşkun suları hırpalarken, öbür yanağını Marmara okşar usul usul. Boğaz olur, Haliç Olur, hayat akıtırlar içine. Çekmecelerde, Terkos'ta birer yuvarlak el aynasıdır. Kıtaları bölen değil, bağlayan Boğaz'ın bir boy aynası. Dünya güzelisin ya, güzelliğini seyredesin diye. Adlarıyla bile bizi büyüleyen, içimizi serinleten Karakulak, Taşdelen, Sırmakeş, Hünkar Suyu, Şifa Suyu, Çırçır, şişemizde Hamidiye, musluğumuzda Terkos'sun. Bir sessin sen. Hâlâ yer yer duyulan “Salepçi!”, “Simitçi!” yasaklansa da “Patates, soğan” sesisin. Elbette su sesi, dalga şıpırtısı, özellikle Yeni Camii'de güvercin kanadı şıkırtısı, Beykoz'da, Belgrat Ormanları'nda rüzgarla konuşan ağaç yapraklarında hışırtısın. Araba sesi, korna sesi, vapur düdüğü, motor sesi, fabrika sesi, insan sesisin. İnönü'den, Fenerbahçe'den, Ali Sami Yen'den yükselen İstiklal Marşı, AKM'de opera, CRR'de konferans, kahvelerde küfür, kiliselerde çan, minarelerde ezan, camilerde dua sesisin.

Camilerin...sen zaten camiler ve minareler şehrisin. “Camileri güneşin adına söylenmiş kasideler” yapanların kentisin. Hangisi daha güzel, daha ulvî bir türlü karar veremediğimiz Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Yeni Cami, Valide Sultan gibi şaheserlerin karşısında alçakgönüllülükle köşelerini süsleyen küçük, zarif camilersin. Dolmabahçe’sin, Mihrimah Sultan’sın. Minarelerle boy ölçüşen gökdelenlerinle, ikiz kulelerinle, alışveriş merkezlerinle, maddeyle mânâyı dengeleyen kentsin. Topkapı’da Şah İsmail’in tahtı, Arkeoloji’de Büyük İskender’in lahti, içinde yaşayanların bahtısın.

Umutsun sen. Sadece “Taşı, toprağı altın” diyerek sana koşanların iş, aş ümidi olmakla yetinmezsin. Senden doğanların, sana gelip senden olanların dilek çeşmesisin. Bazen Telli Baba’da gelin teli, bazen Zuhurat Baba’ya bağlanan bir çaputsun. Bazen Merkez Efendi olursun, bazen Helvacı Baba. Bir gün adak olur Eyüp Sultan’da kesilirsin, öbür gün göbek olur Göbekçi Baba’da atılırsın. Bazen Balat’daki papazın nefesi, bazen Aya Yorgi’ye dikilen mum olursun. İşsizlere iş, evsizlere ev, eşsizlere eş, çocuksuzlara evlât, hastalara şifâsın. Hiçbiri olamasan bile ümitleri canlı tutarak insanları hayata bağlayan kentsin. Yerelden evrensele kapı kapı açılırsın. Edirnekapı, Belgradkapı, Silivrikapı, Cibali kapısı... Dile kolay, yüz on yedi ülkenin insanından fazla nüfusu barındırıyorsun. Surlar, bir resim çerçevesi gibi yüreğini, belleğini içine almış. Kartal’dan Gebze’ye, Esenler’den Güneşli’ye, Gazi Mahallesinden Armutlu’ya uzanmış gövden, kolların bacakların. Hiç durmadan çalışan, üreten bir dişlisin. Ülkenin milli gelirinin, vergi gelirlerinin neredeyse yarısını sağlayan bir makinesin. Bazı özelliklerin hiç değişmiyor.

“Kâlâ’-yı maarif satılır süklarında
Bâzâr-ı hüner maden-i ilm u ulemâdır”

diyen şairden yüzyıllar sonra da yine, “Sokaklarında eğitim kumaşı satılır. İlim ve ulema ocağısın.” Çağdaş üniversitelerinle yalnız ülkenin değil, bölgenin de cazibe merkezisin. Resmi ve özel üniversitelerinde her renkten, her ırktan öğrenci görmek mümkün. Hastanelerine Avrupa’da sağlık turları düzenleniyor.

“Kentini tanıt” diyorlar. Nasıl tanıtayım... “İstanbul’un orta yeri sinema” demişler. Orta yeri sinema olan bir kent nasıl tanıtılır? Her gün kaç bin film, kaç bin hayat, kaç bin hüzün, kaç bin neşe yaşanıyor içinde. İçiçe geçmiş senaryolarla kaç milyon insanın emeği, aşkı, kırıklığı, isyanı, öfkesi, çabasısın. Bir tiyatro gardrobu gibisin. Her an başka bir çehre, başka bir kimlikle çıkıyorsun insanın karşısına. Her köşede başka bir kostümle. Bazen dilencisin, bazen milyoner. Bir köşede işçisin, öbür köşede patron. Bazen kostümlerini üstüste giyinirsin. Kafamız karışır.

“İstanbul’un evsâfını mümkün mü beyân hiç”

Bizim yapabileceğimiz ancak seni sevmek. Hırpalamadan, örselemeden, bir kabadayı gibi hoyratça, kabaca değil; bir ana, bir evlât, bir dost, bir sevgili gibi koruyarak, kollayarak, gözümüzden sakınarak sevmek. Medeniyetlerin kesişme, kıtaların buluşma noktasındaki bir kentte yaşadığımıza şükrederek, “İstanbullu” olma bilinciyle, ona lâyık olma çabasıyla sevmek. Aşkın bencillikten hoşlanmadığını, fedakârlık istediğini bilerek sevmek. Ne demiş şair:

“İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar.”

deniz02
12-03-2007, 21:34:07
LİSELERARASI İSTANBUL KOMPOZİSYON YARIŞMASI İKİNCİSİ

mehlikaişcan
çemberlitaş kız lisesi

Renklerin buluştuğu yer İstanbul

“Her şey değişiyor,
O da değişiyor.
Ama o değiştikçe daha ilginç daha güzel oluyor.
Çünkü her değişişinde daha da güçleniyor.
Bu güç bazılarını yıldırıyor,
Bazılarını daha çok kendisine bağlıyor.
O güç, bu topraklarda.

Su, balığa hayat verdi.
Su, toprağa döküldükçe toprak emdi.
Suyu emdikçe toprak, güçleniyor balıklar gibi.
Fakat bu toprak başka, en cinsinden,
Çünkü üzerinde “en”leri taşıyor 'Guiness Rekorlar Kitabı' gibi.”

Elleri nasırlaşmış, semsert, İstanbul E-5'inin asfaltı gibi. Saçları dökülmüş, bir zamanlar Belgrat Ormanları'nın kelleşmesi gibi. Gözleri mavi, boğazın rengiyle aynı. Parmağında 'Altın Boynuz' gibi parıl parıl parlayan bir yüzük var, belli ki ölen karısından yadigar kalmış. Yürürken, Galata'dan uçan Hazerfen Ahmet Çelebi'nin atikliği yok belki adımlarında, ama Orhan Veli kadar İstanbul'u seven birine benziyor. Topkapı surlarına denk yaşı var, fakat yaşını hiç göstermiyor, Sultanahmet Camii gibi. Şu da var ki Sultahmet'e göre oldukça şanssız. Bu yaşına gelmiş mavi çinili; binlerce, erkek, kadın, çocuk, yaşlı demeden insan ağırlarken, o, yapayalnız. Sadece, her saniyenin eline bir çizik atmasıyla oluşan kırışık ellerinin içinde tazecik bir el var, aynen İstanbul'un tarihi binalarının içinde fışkıran yeni oluşumlar gibi. Öksüz ve yetim torunuymuş o da. Yalnızlık bakımından kaderi, bir aralar onun kadar yapayalnız kalan asaletli Kız Kulesi'ne benziyor. Asma köprüden geçen hayatlara gülümsedikçe kendini mutlu sayıyor Kız Kulesi, her gece göz kırptıkça boğazdaki hayatlara, önemli olduğunu farkediyor.

Yaşlı amca da torununa karşı duyduğu sorumluluğun farkına varmış olacak ki Kız Kulesi gibi hayatta kalmayı tercih ediyor. Şimdilerde şiirlere ilham o kule, o kadar çok demir halat atmış ki yaşama, dolup taşıyormuş duyulanlara göre. Kim gitmez ki oraya? Güzelim boğazın sanki inci küpesi gibi geceleyin. Boğaz köprüsüyle yarışıyor.
Halbuki ikisi de bir takım. Gerdanlık küpesiz olur mu? Ya küpe gerdanlıksız? En usta kuyumcudan çıkmış bu takı takımını, her gece izliyormuş meğer tramvaya binen bizim yaşlı amca. Diyor ki “Topkapı durağında ineceğim.” “Yok, kalktı o durak artık. Cevizlibağ'da inmen gerek.” “Allah Allah, her şey değişiyor, İstanbul daha çok değişiyor.”

Doğru, İstanbul'a neden bu kadar çok gönül veren var? Hele çokları var ki, sanki kalplerinden bir parça koparıp İstanbul'a vermişler. Belki de bu kadar çok gönül alıcı olmasının sebebi; her saniye değişmesinden, her saniye sokaklarından, caddelerinden bambaşka hayatlar geçmesinden ve her saniye havasını bambaşka insanların solumasındandır.

Bir zamanlar da Topkapı'dan kapılar açılırken öyle iki soluk girmişti ki içeri; Fatih'in ve yanından hiç ayırmadığı değerli hocası Akşemsettin'in nefesleriydi bunlar. O nefesler hâlâ İstanbul'un üzerinde ki İstanbul hâlâ hayatta. Koynundaki barutla ateşi yanyana taşıması da başka cesaret hani. Ama gün geliyor, ateş barutu alevlendiriyor. Böylelikle kimi zaman Arap Camii'nin avlusunda, kimi zaman Rumeli Hisarı'nın merdivenlerinde, arada bir Bozdoğan Kemeri'nin sırtında, bazense Aya İrini'nin kapısında soluklanan hayatlar, yanan barutun ardından toprağa veriliyor.

Pierre Loti'ye, Altın Boynuz'u seyretmek için çıkarken görüyorum, beyaz hayaletler gibi duran taşları. Öyle işlenmiş ki taşlar, mezarlık değil düğün yeri sanki. Bir de Eyüp Sultan'a indin mi ferahlık kaplar içini. Çünkü orada İstanbul'un manevi bekçisinin soluğu vardır. Peygamberden gelen evrensel mesajı alınca, hiç Hicaz'da durur muydu Hz. Halid (Eyüp Sultan)? İlerleyen yaşına rağmen, Ayvansaray Surları'na kadar gelir, böylelikle kıyamete kadar silinmeyecek manevi mührünü İstanbul'un bağrına basar. Bugünse, İstanbul'un keşmekeşinden bunalan gönüllerin huzur bulmak için akın akın gittiği yerdir orası.

Ellerimi dua için açtığımda Fatih ve Akşemsettin'in, Eyüp Sultan'ın başucuna diktiği bastonun bugün ulu bir çınar haline geldiğini görünce, İstanbul'un kerametlerden de en büyüğünü taşıdığını farkettim. Bir de sanat eseri değerindeki mezartaşlarından, dünyada eşi benzeri bulunmayan en nadide parçası da bu mezarlıkta. Kıyamete kadar onun gibi sülüs yazısı yazılamayacakmış o beyaz mermere. Adnan Menderes de duvar çektirmesiydi o taşın önüne, çekilebilecekti düz olarak fotoğrafı o ünlü mezar taşının, gazeteciler tarafından. Ama bu da Allah'ın hikmeti herhalde, o benzersizin yapılmasın diye benzeri. “Benim de mezar taşım o kadar güzel olur mu?” diyerek, düşüncelerimden ayırdı yaşlı amca beni. O kadar güzel olur olmasına da tek gereken hattata ilham gelmesi. O da hiç belli olmaz aynen İstanbul'da yağmur yağması gibi. Ama Ayasofya kadar bahtsız olmazsın ölürken. İki defa yakılıp, sayısız depremler geçirip, kiliseden cami, camiden müze olmak kolay değil. Hele de bir çağı kapatıp yeni bir çağ açan Fatih'in İstanbul'daki ilk Cuma namazında, onları ağırlamak hiç kolay olmamalı. Buna rağmen hâlâ ayakta, sanki Sultanahmet'e inat.

Sonra uzaktan bir ses düşüncelerime karıştı. “Olur mu hiç kardeşler arasında inat?”Olmaz ya, onlar sanki kardeş ki aynı toprağın üzerinde insan ağırlıyor. İstanbul'a her sabah güneş “Merhaba” dediğinde, belki birbirlerine daha çok destek veriyorlar. “Sen yıkılırsan bir gün, gecikmez ben de gelirim arkandan” der gibi. Bu yüzden olmalı amcanın, Topkapı surları kadar yaşlı olması. O da İstanbul'a bel bağlamış, onunla beraber yaşıyor. Birçok insan da onun gibi.

“İnsanlar...”diyor yaşlı amca, gözleri uzağa dalmış. “İnsanlar, ben çocukken komşulukları bilirdim İstanbul'da. 'Ev alma komşu al!' o zamanlarda daha geçerliydi. İnsanlık vardı. Şimdi de var mı?” Vardı, var da. Hele istanbul gibi bir şehrin şehir gibi ilçelerinde bu, daha çok göze çarpar. Türk, Yahudi ve Ermeniler'den oluşan halkıyla anlayışın simgesidir; Beyoğlu, Koca Mustafa Paşa, Yeniköy, Kuzguncuk...Havralardan, kiliselerden, camilerden oluşan dini dokularında, çan sesiyle ezan sesinin birbirine karışmamasına çok dikkat ederlermiş eskiler ki Kuzguncuk Camii’nin hemen yanıbaşındaki kilisenin papazı, caminin yapılması için para bağışında bile bulunmuş. İstanbul'un her karesinde bunu görebiliriz; bu kardeşliği, bu anlayışı, bu saygıyı. Bu duygular, Dede Efendi'nin notalarındaki ahenk gibi renk katıyor İstanbul'a. Sabah ezanı okunmadan, vücuduna çemberler geçmiş Çemberlitaş'tan Kadırga'ya doğru inerseniz; ilk önce Marmara'dan martı sesleri karşılar sizi, ardından ezan sesi, ezan sesini izleyen çan sesleri... Ve hayat başlar Beyazıt'ta, Çemberlitaş'ta, Kadırga'da. Kepenkleri kaldırır, siftah heyecanıyla esnaf. Kimisi şekerci, kimisi baharatçı. Turistler içinse, bir meraktır baharatçılar; binbir çeşit otlar, sabunlar, biberler... Bu kalabalığın içindeki telaşı görmek için çok yukarılarda bir yerde olsam. Gözümün görebildiği kadar uzağa bakıyorum. Acaba, şu İstanbul'un her bakımdan en sivri yeri neresiydi? Kendisini aşmış Hazerfen Ahmet Çelebi'nin bir bakıma laboratuvarı, Galata Kulesi olmalı. O laboratuvarımsı kule hangi kılığa girmedi ki? Bir zaman geldi. Kendi bile şaştı haline. 'Neyim değil, ne olacağım? sözünü de ilk o söylemiştir belki de. Tabii, her yürek kaldıramaz kuşlar gibi uçan ilk insanı! İşte İstanbul'un en sivrisi. O uçlarda yaşayanlara yoldaşlık etmiş. Yakınlarda bizim amca şöyle bir uğramış kendilerine. Kiremitlerle tuğlalar arasında dahi, o şövalyemsi ihtişamını koruyormuş. Yanılmamışım, kimilerine yoldaş, kimilerine engel olmuş, rüyalarıma giren bu şövalyenin yüreği onu daha asırlarca idare eder.

Bunları düşünürken, bir anda İstanbul'un üzerinde uçmak istedim. Ne kadar gizemli bir şehirmiş burası. Açıkmış, belliymiş, biliniyormuş gibi gözükse de, içinde hangi renkten kaç yaprağı olduğunu bilemediğimiz gül tomurcuğu gibi İstanbul. Yaz olur açmaz, kış olur solmaz bu çiçek. Hep tomurcuk, hep tomurcuk. Zenginliklerini saklıyor kapalı bir kutu gibi. Ne çok sokağı var değil mi ve her sokakta ne sürprizler!...

Her mekanda etrafımızı bambaşka düşünce bulutları kaplıyor. Beyberbeyi Sarayı'na sırtını dayamış dururken hayal ettiklerimizle, Beyoğlu'nun dar fakat anlamlı sokaklarından inerken hissettiklerimiz farklıdır. An olur, hem orada hem şurada olmak ister, İstanbul için kuş gibi çarpan kalbimiz. Sonra bu şehrin rüzgarına kendimizi bırakırız, nereye savurursa bizi, orada açılmadan koku yayan bu tomurcuğun yeni yapraklarını keşfetmeye çalışırız. Daha sonraysa, yeni rüzgarlar bekleriz savrulmak için. O rüzgarlarda, kimler İstanbul'a hayran olup da yeni gül tomurcukları katmak istemediler ki eskilerin yanına? Padişah eşleri, kızları çeyiz sandıklarından çıkardıkları dantelleri koymadılar mı İstanbul'un göbeğine? Camları, mermerleri, kapısı, minaresi iğne oyası gibi işlenen Mihrimah Sultan Camii ile Valide Sultan Camii bunların başında gelir.Yanındaki Valide Sultan Mektebi de İstanbul'un geçmişten bu yana eğitime ne kadar çok önem verdiğini gösterir. Şimdi de böyle; bilim merkezleri, tüm dünyada kabul gören üniversiteler, eğitimiyle göz dolduran ilköğretim okulları, liseler her adımda bir bir karşınıza çıkabiliyor. Burada bir öğrenci, eğer isterse, tek bir öğrenci olmuyor, kendisini geliştirecek olanakları değerlendirebiliyor, çünkü İstanbul olanakların merkezi. Yaşlı amcanın torunu da bunlardan yararlanıyormuş. Birden gözleri doldu torununa sevgiyle bağlanan bu adamın. “O, büyüyüp mimar olacak, Mimar Sinan gibi. Bir baksana, şu Süleymaniye'ye. Onu yapan eller Mimar Sinan'nındı.”

“Atarak gönlümün aydınlığı her saniyede,
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kutsi tepeyi.”

diyor sanki Yahya Kemal, yanımıza oturmuş bize Süleymaniye’yi anlatıyor.
Süleymaniye'de de, Şehzade Camii'nde de daha öncekilerden farklı bir uslup var. Kanuni, adım attığında tahta, İstanbul bu kadar renkli değildi. Tam bir Türk simgesiydi. Sonra, Mimar Sinan geldi. Farklı uslupları işledi o dehasıyla. Mermeri, kalkeri yani kullandığı tüm malzemeyi öyle bir ilhamla karıştırdı ki bu ahenkli karışımı dikti, ne büyük projelerle dolu, kafasında tasarladığı yere. Çizimle oyun gibi oynayan bu dehadan önce, kubbe yapımı bir sorundu. Ama şaşırtıcı kubbe uslubuyla Şehzade Camii'nde bu sorunu ortadan kaldırarak, herkesi hayran bıraktı. İşte bu şehre böyle dehalar izlerini bıraktıkça, bu çiçeğin tomurcuklarına tomurcuklar eklendi, ekleniyor.

Ya bu tomurcuklar üzerindeki berrak damlalar? Bu damlalar İstanbul'un köşeleridir. Her köşe bir tiyatro sahnesidir. Tüm dünyaya adını duyuran, hayranı binler olan Sultanahmet, Yeni Cami gibileri masadaki en lezzetli yemekse, incelik taşıyan bu küçük yapılar da sofranın tuzu biberidir. Adımımızda bir bakarsak, İstanbul hanımefendisi ile beyefendisinin hayratına çeşmeler görürüz her sokakta. Bir de Sinan'ın yapıtlarıyla yarışacak uslubu olmasa dahi, maneviyatıyla iç serinleten türbelerse; duvarlarına sarılan asmalarla, çınarlarla, kendilerinin değerlerini bilenlerin yaptırttıkları restorasyonlarla maddiyatlarını da süslemişlerdir. Tüm ihtişamıyla Yıldız, Çırağan, Topkapı Sarayları'nın yanında; göle düşüp kaybolan yapraklar gibi olmayan Hidiv Kasrı, Pembe ve Sarı Köşkler de hayatlarının rutinleşmesini istemeyip, bu şehrin bambaşka yapraklarında yüzmek isteyenlerin uğradığı yeni mekanlar oldu. Yalnız bazı eski tomurcukların kokusu, yenileri bastırmaya başlamış. Artık Haliç'te saltanat kayıkları geziyormuş, eskiden olduğu gibi. Tarih kitaplarında kalmıyor eski İstanbulluların yaptıkları geziler. İnce ve uzun kayıklar. Hele ikindi vaktiyken, Kağıthane Deresi ile Haliç'e vuran güneş kızıllığını bıçak gibi yararak geçer o kayıklar. Bazense, Haliç yorgan, onlarsa iğne oluyor. Bu da bir sırrıdır İstanbul'un.

Boğazın kokusuyla, balık kokuları; çağlar boyu çeşmelerden akan tarihin kokusuyla, Kapalı Çarşı ve Mısır Çarşısı'nın baharat kokusu ile yeni çekilmiş kahve kokusu; sahafların kitap kokusuyla, insanların ter kokusu birbirine karışır ve İstanbul'un rüzgarına katılır bu kokular. İstanbulluları sırlardan sırlara sürüklemek için dolaşır kapıdan kapıya.

Şu an beni kendine çeken koku, Sarayburnu'ndaki semaverin buharından geliyor. Orada oturmak, Haliç'in bitimini izlemek hayatın yoğunluğundan el ayak çekip zihin toparlamak için iyi bir çözüm yolu. Ben semaverdeki dumana dalmışken, meğer biz Feshane'nin önünden geçiyormuşuz. Torunun, rengarenk balonları görmesiyle attığı sevinç çığlıklarından anladım geldiğimiz yeri. Eskiden fes üreten bu fabrika şimdi, çocukların her hafta sonu babaları tarafından götürülmelerini istedikleri bir yer oldu. Nereden nereye! Kumaş dokuyan tezgahların yerini şerbetçilerin, şekercilerin, macuncuların tezgahları almış. Bu tezgahların biraz ilerisinde, Türk kültürünü ayakta tutacak orta oyunlar; Hacivat ile Karagöz çocukları eğlendiriyor. Böylelikle taklitçiliğin içinde kaybolan bazı milletler gibi savrulup tükenmiyoruz. Değerlerimizi koruyoruz. “Şenlikler başladı, yaşasın!” diye cıvıl cıvıl sesler geliyor çocuk topluluğunun içinden.

Bu kez de Kağıthane Çayırı'na doğru yol alıyor o minik kalpler. İstanbul'un göğüne rengarenk el iş kağıtlarından yapılmış, arkalarına gelin telleri takılmış uçurtmalarını bırakıyorlar. Koşuyorlar, koşuyorlar 'en'leri taşıyan bu topraklar üzerinde. Torun da istedi bu cümbüşe katılmayı. Dedesi onu kıramadı. Elele onlar da şenlik içinde şenlik yaşamaya gittiler. Eee, İstanbullu şehrinin kıymetini de tarihini de bilir, eğitimin gerekliliğini de. Eğlenip, coşarlar gerektiğinde ya da dinlenirler çay bahçelerinde, şark köşelerinde, türkü evlerinde. Çünkü burası İstanbul ve bizler İstanbulluyuz.

Peki bu şehir, kaç yıl önce İstanbulluları İstanbullu yaptı? Bir bakıma, Fatih'in iş başına getirdiği Hızır Bey ile başladı İstanbullu olmak -ileri görüşlü, İstanbul aşığı Hızır Bey ile - . Evet, ileri görüşlüydü. Haliç'in kenarlarını tarıma yasaklayıp, toprağın yağmurla aşınıp Haliç'e dolmasını engellemek için kıyılara ayrık otu ektirmişti. Böylelikle, bizlere bu mirası ve diğerlerini sapasağlam emanet etti. Hızır Bey'in torunları da şimdi İstanbul için elinden gelenleri yapıyorlar. Güzellikleri tek Haliç'e dağıtmıyorlar, İstanbul'u oluşturan herşey için çalışıyorlar.

Göz nurun İstanbul, emanetin emin ellerde!

Artık rahat uyu Hızır Bey!

deniz02
12-03-2007, 21:42:55
LİSELERARASI İSTANBUL KOMPOZİSYON YARIŞMASI ÜÇÜNCÜSÜ

Hatice Cömert
Adnan Menderes Anadolu Lisesi

Umutların Kenti İstanbul

İstanbul'un yüreğinde, Süleymaniye'de açtım gözlerimi güne. Gökyüzünü hançerlercesine minarelerini uzatmış, dimdik duruyordu tam karşıda. Asırlardır kimseye baş eğmeyen Süleymaniye, kimseye baş eğmiyor, yüce ve ölümsüz bir çınar gibi duruyordu tam karşımda. Asırlardır sönmeyen gülümsemesi, göğsünde titreyen ezan sesiyle daha da güçleniyor ve serinletiyordu yüreğimi. Büyüsüne kapılmamak, azametine koşmamak mümkün olmuyordu. İşte dimdik duruyordu İstanbul; tam karşımda, Süleymaniye'de... Ayasofya, Süleymaniye'nin bu ölümsüzlüğünü, coşkusunu ve asırlık yalnızlığını paylaşıyordu ve kucağını açmış, dünyanın dört bir yanından gelip, büyüsüne kapılan insanlara kanat geriyordu. Yediyüz yıllık bir milletin tüm ruhunun, varlığının ve nakış nakış ilmek ilmek sanatının büyüsünü taşıyordu. İstanbul, Ayasofya'nın kanatlarına sığınmış, yediyüz yıllık bir efsaneyi yaşıyordu.

Yüzyıllardır, kuşlarıyla yaşıyordu İstanbul, Sultanahmet avlusunda. Kuşlar hiç eksik olmuyor, sesleri hiç dinmiyordu. Eşsiz bir efsaneyi paylaşıyorlardı tüm dünyayla. Yüzyıllar öncesindeki o eşsiz efsaneyi... İnsanlar dinlemekten, kuşlarsa anlatmaktan hiç bıkmıyor ve İstanbul o coşkuyu asırlardır hiç yitirmiyordu.

Bir yanda Altın Boynuz uzanıyordu boylu boyunca, pırıl pırıl... Yakamozları insanların gözlerinde sürdürüyordu pırıltısını. Beşyüz elli yıl önce doğan ve asla batmayacak olan, dünyanın en parlak güneşinin pırıltılarını taşıyordu dalgalarında. Bu kentin varoluş şarkısını, en güzel o söylüyordu ve de en coşkulu. Her damlası İstanbul'u haykırıyordu. Bazen de beşiğinde uykuya dalmış bir bebek gibi masum oluyor, hiç konuşmuyordu. Yalnızca, güneşin kupkuru pırıltılarını, ışıl ışıl ve serin bir ilkbahar yağmuru gibi akıtıyordu her sabah İstanbul üzerine. Boylu boyunca uzanıyordu İstanbul Altın Boynuz'un beşiğinde.

Boğaz, her sabah masmavi gülümsemesiyle başlıyordu güne. Maviliğini asırlardır hiç yitirmemiş, aksine günden güne daha da mavileşmişti. Şimdiyse masmaviydi işte, insanı büyüleyecek kadar mavi. Üzerinde gemiler, dalga dalga yol alıyor ve insanlar, bu eşsiz mavilikte kayboluyordu. İstanbul aşığı bir divane, kayboluş masalını anlatıyordu:

İstanbul'da Boğaziçi'nde,
Bir fakir Orhan Veli'yim.
Veli'nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde...

Fakir bir Orhan Veli'nin mısralarında yaşıyordu İstanbul, Boğaziçi'nde.
Fatih'te adım adım kilise, adım adım camiler yaşıyordu. Farklı medeniyetlerin, farklı dinlerin buluşma noktasıydı İstanbul. Farklı uygarlıkların beşiğiydi. Buram buram lale kokuları arasında, Pierre Loti'nin bakışlarını hissediyordun üzerinde. Belli ki tepeden bakmak yetmiyordu. Kopup gelmek istiyordu; zincirlerini kırmak... İstanbul, Fatih'te lale kokuları arasında, Pierre Loti'nin bakışlarında yaşıyordu; özlemini dindirircesine...

Ortaköy'de doğmak, Ortaköy'de ölmek isterdin, sahil buram buram İstanbul'u kokladıkça. Akşam çöktüğünde Ortaköy üzerine, yıldızların pırıltılarını en iyi oradan görebiliyordun. Ruhunu kaptırıp esen deli poyraza, yıldızların kopup gelmesini bekliyordun. Ama gelmiyordu; sen kopup gidiyordun yıldızlara. İstanbul Ortaköy'de bir akşam vakti parlayan bir yıldızdı, kopup gittiğin.

Dolmabahçe sırtlarında, yeşillikler arasında bir yolda, dalıp giderdin. Ağaçları, gökyüzüne açmış avuçlarını, burada olduklarına her an şükrederlerdi. Lodosun uğultusu, kulaklarını bir ninni gibi okşar, ruhunu alıp götürürdü gökyüzüne. Sonra uzak kalmak İstanbul'dan, uzaktan bakmak üzer seni, ağaçlı yola geri döner, ruhunu kaptırırdın yine kaldırım taşlarına. Tek bir taşını bile değişmezdin İstanbul'un, yedi cennet uğruna da olsa... Nedim misali yani:

“Bir sengine yekpare,
Acem mülkü fedadır.”

Gülhane yakınlarında, küçük ve eski bir İstanbul yaşıyordu ahşap evleriyle. Tahtaları, yılların nemini, acısını, kederini barındırıyordu içinde. Onlarca yıl önce, kurtuluş meşalesinin alevlendiğini görmüş, ölüm davetiyeleri asılmıştı üzerlerine; kurtuluş için ölüm emirleri...Bir kurtuluşun yeniden varoluşun türküsünü, ilk onlar dinlemişti. Gülhane yakınlarında, küçük ve eski bir sokakta yaşardı İstanbul, ahşap konaklarıyla.

Üsküdar sahilinde, Kız Kulesi selamlardı seni. O denize tutsak, deniz ona tutsaktı. Yıllardır, beklediği gelmiyordu Kız Kulesi'nin. Özlemini, denizle ve cıvıl cıvıl insanlarla dindiriyordu. Kız Kulesi'nin umut ve özlem dolu gözlerinde yaşıyordu İstanbul, o özlemi dindirircesine.
Çamlıca'da sabahları, çay demleniyordu semaverde. Demli çay kokusu, buram buram nargile kokusuyla birleşiyor ve tüm Çamlıca'yı sarıyordu her yudumda. İstanbul'u her yudumda tadıyordun, her nefeste istanbul'u...

Eşsiz vatanın her köşesinden insanlar, aynı umudun sırtında ve esen şiddetli bir rüzgarla sürükleniyordu İstanbul'a. “Taşı toprağı altındır” deyip geldikleri bu kentte, bir gecede kondurdukları konaklarında, kaybolup gidiyorlardı. Bazen yavaş yavaş umutlar umutsuzluğa, varoluş bir yok oluşa sürükleniyordu ve umuda kapılıp gelen insanları yutuyordu. Kimi zamansa, tam her şey bitti derken umut kapıları açılıyordu ardına kadar. İstanbul, umutların ve umutsuzlukların şehri oluyordu. Taksim'in arka sokaklarında insanlar; umutlarını, kederlerini, yalnızlıklarını bir yana bırakmış, yaşam kavgasına girişmişlerdi. Çocukların tozlu alınları, umuda, sevgiye hasret, alev alev yanıyordu. Arka sokaklarda hiç eksik olmuyordu çocuklar. Acılarını ve yalnızlıklarını küçücük yürekleri kaldırmıyor, yüreklerindeki sızıyı, bir nefes tinerle dindirmeye çalışıyorlardı. Henüz yaşamın çok başındaydılar, ama yetmiş yıllık acı ve hüzün çökmüştü üzerlerine. Gözlerinden okunuyor, fakat yorumlanamıyordu. İstanbul, Taksim'in arka sokaklarından birinde, bir çocuğun yüreğinde yaşıyordu. Tüm bunların yanında, biraz ötede Taksim Meydanı, mutlu bir kalabalıkla doluydu. Farklı farklı yerlerinden geliyorlardı İstanbul'un, ama aynı mekanda, aynı duyguları yaşıyorlar ve aynı bilinmeze doğru yol alıyorlardı. Karanlık çöktüğünde bu eşsiz kentin üzerine, kalabalık dağılıyor, İstanbul ışık ışık oluyordu. Fakat sokaklar, duman altı havasıyla ve tozlu kaldırımlarıyla başbaşa kalıyordu. İstanbul, baş başa kalıyordu ışıklarıyla.

Beşiktaş sahillerinin hiç dinmeyen serinliği, Ortaköy’ün alnında hissediliyor, kimi zamansa farklı farklı mekanlarda aynı ruhun varlığı kendini hissettiriyordu. İstanbul’un içinde kayboluyordu. İstanbul. Aramaya Gülhane'den başladığında, asırlık çınarın orada olmadığını farkediyor, üzülüyordun. Bu arayış, Bebek'te, Kadıköy'de, Üsküdar'da, Süleymaniye'de devam ediyor, farklı farklı yerlerde, aynı güneşin farklı farklı doğuşunu ve batışını izlettiriyordu sana. Bu arayışın, başladığın yerde, Süleymaniye’de bittiğini düşündüğün bir anda rüya bitiyor ve gözlerin, daldığın kaldırım taşlarından çekiveriyordu kendini.

İstanbul, Süleymaniye'de başlıyor ve bir masalın en heyecanlı yerinde ve İstanbul'un en ücra köşesinde, korna sesleriyle son buluyordu. Gün bitiyor, İstanbul gülümsüyor, bir sonraki gün, bir başka yolculuk bekliyordu seni. Gerçeklerin ve güzelliklerin kucağında yapılacak olan, çok uzun ve bir o kadar da zevkli bir yolculuk seni bekliyordu. İnsanın yüreğinde saklı bir koskoca kent,

İstanbul, seni bekliyordu.

deniz02
12-03-2007, 21:56:17
Istanbul'u ne de guzel anlatmislar..
Daha cok birinciyi begenmis olsamda, yarismacilar bir birinden basarili, bir birinden guzel yazmislar.

Yeni bir yarisma olmasa bile yine de burdan hepsini tebrik ediyorum... :)

deniz02
20-03-2007, 18:46:20
İstanbul dünyanın en zengin 34’üncü kenti

Tokyo ve New York’un başını çektiği, dünyaya yön veren en büyük ekonomiye sahip 100 şehir listesine göre; İstanbul 34., Ankara da 94. sırada...

http://www.ntv.com.tr/news/263069.jpg

Uluslararası danışmanlık şirketi Price WaterHouse Coopers, dünyaya yön veren en büyük ekonomiye sahip 100 şehiri belirledi. Tokyo’nun birinci, New York’unsa ikinci olduğu listede İstanbul 133 milyar dolarlık gayrisafiyurtiçi hasıla ile 34., Ankara ise 42 milyar dolarlık gayrisafi yurtiçi hasılayla (GSYH) ile 94. sırada yer aldı.

deniz02
20-03-2007, 18:47:44
İSTANBULU DİNLİYORUM

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.

ORHAN VELİ KANIK

deniz02
20-03-2007, 18:51:03
İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar...

( Nihavent Şarkı Beste: Münir Nurettin SELÇUK Güfte: Behçet Kemal ÇAĞLAR)

Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan
Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan

Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan
Ah Kalamıştan

Yok zerre teselli ne gülüşten ne bakıştan
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan
Ah Kalamıştan

Istanbulu sevmezse gönül aşkı ne anlar
Aşkı ne anlar
Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar
Eski zemanlar
Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar
Şarap rengi dumanlar
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan
Ah kalamıştan

Of off... fethettiniz ay parlayarak sen gülerekten
Gündüz koya sen gel gece kalsın a yanımda of of
Ses çıkmıyor artık ne kürekten ne yürekten
Emret güzelim istediğin şarkıyı emret of of
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan
Ah Kalamıştan

deniz02
09-01-2008, 20:49:54
Tarih boyunca birçok şiire konu olan İstanbul, 14 Mayıs'ta başlayacak II.Uluslararası Beyoğlu-İstanbul Şiir Festivali ile Türkçe'den ve dünya dillerinden dizelerle evrensel bir buluşma noktası olacak.

Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü (TTBE) ve Beyoğlu Belediye Başkanlığı tarafından düzenlen festivale 19 ülkeden 28 yabancı ve 32 yerli şair katılacak. Festival bu haliyle bir yandan Güney Kore, Filistin, Ürdün, Suriye, İran, Türkiye, Tunus ve Fas bir yandan Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Bosna ile, Almanya, İtalya, Fransa, İsveç, İngiltere ve oradan Peru ve El Salvador'a uzanan geniş bir diller ve ülkeler kuşağı olma özelliği taşıyor.

Festivale katılacak 28 yabancı şair arasında geçtiğimiz yıldan itibaren Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen Filistinli Mahmud Derviş, "Şiirin Yeşil Atlısı" olarak da bilinen Perulu Antonio Cisneros, İtalyan Guiseppe Conte ve İsveç'ten Lasse Soderberg isimleri yer alıyor.

FESTİVAL TARİHİ MEKANLARDA

21 Mayıs'a kadar Tophane-i Amire, Santa Maria Kilisesi ve Tünel Meydanı gibi Beyoğlu'nun özel yerlerinde ücretsiz gerçekleştirilecek festival etkinleri, toplam 12 şiir okumasının yanısıra, konferans ve uluslararası kültürel toplantılarla da zengin bir içerik sunacak. Ayrıca Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde düzenlenecek seminerlerle de akademik bir boyut kazanacak. İstanbul'un 2010 Kültür Başkenti olarak seçilmesini de gözönünde bulunduran festival komitesi, Avrupa ve dünyanın başka ülkelerinden önemli festivallerin yöneticilerini de davet ederek "Yerel Yönetimler Ve Uluslararası Şiir Festivalleri'nin Geleceği" başlıklı bir toplantı da düzenleyecek.

Hürriyet (http://www.hurriyet.com.tr/kultursanat/6499466.asp?gid=62)

deniz02
01-02-2008, 00:12:46
İstanbul “Dünya Mirası” olarak mı kalacak, yoksa “Tehdit Altındaki Dünya Mirası” listesine mi girecek? Bu kararın alınmasına çok kısa bir süre kaldı. Şubat ayı başında UNESCO heyeti İstanbul’a gelip, denetim yapacak ve raporunu yazacak.

Geçen yıl yapılan denetimin sonuçları olumsuzdu; bu kez son rapor yazılacak ve temmuz ayında karar verilecek. Karar olumsuz olursa, ‘Tehdit Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne alınacak.

NTVMSNBC, birkaç gün sonra İstanbul’u denetlemeye gelecek heyetin başkanı olan, UNESCO Dünya Mirası Merkezi Avrupa ve Kuzey Amerika Bölüm Başkanı Mechtild Rossler’e sordu. Rossler’in hiç de olumlu olmayan görüşlerini de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a aktardı. İşte Rossler’in görüşleri, Günay’ın yanıtları (http://www.ntvmsnbc.com/news/433561.asp)

Mehtap Deniz
07-04-2009, 22:54:48
Medeniyetler İstanbul'da Buluştu

Medeniyetler İstanbul'da buluştu ve 'farklılıklara değil, ortak noktalara odaklanma, barış, diyalog ve aşırılara karşı cesur olma' çağrıları ile sona erdi.

Forumun kapanışına da, Ermenistan'la ilişkiler ve Rasmussen'in NATO Genel Sekreteri seçilmesi damgasını vurdu.

İstanbul'daki Medeniyetler İttifakı'nın ikinci forumu sona erdi.

Yeni girişimler başlatma konusunda fikir birliğine varan katılımcılar, işbirliği ve diyalog çağrısı yaptı.

Forumun kapanışında, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos ve Medeniyetler İttifakı Yüksek Temsilcisi Jorge Sampaio birlikte basın toplantısı düzenledi.

Ali Babacan, Türkiye'nin önceliğinin karşılıklı saygı olduğunu söyledi. Babacan, "Türkiye, işin temelinin farklılıklara saygıdan geçtiğini bilmektedir." dedi.

Devamı: http://www.trt.com.tr/Haber/HaberDetay.aspx?HaberKodu=3383701a-d224-4ded-863a-6e7b27395b05