PDA

Tam Sürüm Bilgisini Göster : Jülyen Sorel'in gerçek hikayesi







mirzabeyoğlu
20-02-2007, 23:01:17
JÜLYEN SOREL'İN GERÇEK HİKÂYESİ



Yaklaşık bir senedir Jülyen Sorel tarafından rahatsız edilmekteydim. İkide bir kapıma dayanıp, "seninki de iş mi, güya gençliğin meselelerini yazıyorsun, gençliğin benimkinden büyük meselesi mi var" diye tepiniyordu. Onu bekletmezdim aslında ama, bir türlü nasıl yazacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyordum. Nihayet kolayını buldum. "Sen yaz getir" dedim, "benim imzamla basarız, senin gerçek olduğuna kimse inanmaz." Tam işler yoluna girmişti ki, bu sefer de o tutturdu, "ben haddi aşmış biriyim, benliğinden başka hiçbir tasası olmayan bir ömür sürmüşüm, yazarsan ortalama zekâlara kötü örnek olur" diye. Mecbur, tesellî edicilik de bana düşmüştü: "Öyle deme be aslanım, cezadan kurtulduğunu kimse bilmiyor, yaz da öğrensin vatandaş neyin ne olduğunu." Aramızda kalsın, gene de kimsenin bilmesini istemedi. Bir gün sıkıntıları galeyana gelmiş olacak, aşağıdaki hikâyeyle kapıma dayandı. Ama iş de bir sene sallanmış oldu.

*

Stendhal bir sahtekârdır. "Roman uzun bir cadde boyunca dolaşan bir aynadır" derken değil; onu asıl şöyle neticelendirirken; "bu ayna bâzen gözlerinize göklerin maviliğini yansıtır, bazen de yol kenarındaki çamurları. Torbasında aynayı taşıyan adam da sizin tarafınızdan ahlâksızlıkla suçlandırılacaktır. Aynası çamuru gösteriyor diye, siz de kalkıp aynayı suçluyorsunuz. Çamurun bulunduğu uzun yolu, daha doğrusu suyun birikmesine ve çamurun oluşmasına fırsat veren yol müfettişini suçlandırsanız, daha iyi edersiniz." Güyâ burada "çamur", ben oluyorum; o ise sadece "torbasında aynayı taşıyan adam..." İşte sahtekârlığın düğümü burada!.. Stendhal'i bir çırpıda temize çıkarmıştır bu söz!.. Beni ise yüz şu kadar senedir, bir çirkef olarak tanıdı gerçek ahlâkçılar... Stendhal, okuyucusuna mâhirâne bir şekilde vehmettirdiğinin aksine, bir ahlâkçı değildir. Yol müfettişini itham ederken de samimî değildir. Bir nebzecik ahlâk kırıntısı taşımış olsaydı, beni karalayarak selefi Balzac'a nazire yapmak yerine, benim gibi yaşar ve benim gibi ölürdü... İşin kötü tarafı, "İnsanlık Komedyası"nın mimarı üstad Balzac da gerçeği görememiş ve Stendhal'e içten bir âferin çekmiştir.

Ben bugün, 21. asrın eşiğindeki kafamla o günlere bakıyorum da, Balzac'a da hak vermiyorum. Benim için "İnsanlık Komedyası", üstad Dante Alighieri'nin mirasını talan eden "romancılar" sınıfının genel komikliklerinden başka bir şey değildir. Hayatın şairânelik ve fevkalâdeliğini öldürmüştür. Bunlar tutup bir de Boccaccio'yu ahlâksız sayarlar. Oysa Boccaccio, iyi bir hâleftir. Bundan 600 sene evvel, bugün olacakları görmüş ve "Decameron Hikâyeleri"nde, hikâye sanatını da imâr ederek, Dante'nin Müslümanlar'dan apardığı "kadın ve aşk" anlayışının, Batı toplum yapısında ne gibi felâketlere yol açacağını o günden resmetmiştir. Kimse farkında değildir ama, Boccaccio, Nostradamus'tan daha büyük bir kâhindir. Öyle Stendhal gibi de, "ayna yol kenarındaki çamurları yansıtıyor" sahtekârlığına yatmamış, aynasını doğrudan doğruya çamurun ortasına tutmuştur. Buna "istikbâl hissi" derler; bu olmadan, "aynam çamuru gösteriyor" demek, sadece çamura yatmaktır. Cervantes'in bugün çoğuna "nostalji" gibi gelen pikareskleri de, ancak ve ancak "istikbâl hissi" taşıdıkları, istikbâlde gerçek mânâları ortaya çıktığı için büyüktür. Bu Türk düşmanı, yüzyıllarca sanıldığı gibi "saçmalamamış" ve onu takip eden yüzyıllar boyu sanıldığı gibi "komik" olmamış, hristiyanî ruhun şövalyelik mizacını kaybettikten sonra, toplumun ters yüz olacağını, hareketsiz ve ölü kalabalıklar içinden, Dante'nin "kurtarıcı tazı"sının değil, ancak delilerin zuhur edebileceğini göstermiştir. Cervantes'i doğru anlayan, 300 küsur sene sonra Avrupa'da bir tek Dö Gol olmuş, bundan sonra da Denis de Rougement, "Aşk ve Avrupa"yı kaleme almıştır. Ama bu yol, Fransa'dan değil Almanya'dan, Balzac'tan değil Thomas Mann'dan, Goriot Baba'dan değil Dr. Faustus'tan geçer. Marcel Proust, Virginia Woolf ve James Joyce, İnsanlık Komedyası'na sıkışıp kalanlar için anlaşılmazdır. Yahut "dramatik" olmayıp "epik" olduğu ifade edilen Rus Romanı, tipolojisindeki canlılık, perspektifindeki açıklık bir tarafa, toplum yapısına, tıpkı Boccaccio'da ve Cervantes'te olduğu gibi, "istikbal hissi" ile nüfuz edebildiği için "Garp Romanını ezmiştir"... Sonra sosyalistler Tolstoy'a, karaciğer rahatsızlığını değil de bunun tezahürü olan sivilceyi teşhis edebilen bir sathîlikle, "çelişmeyi gördü", "büyük sosyalist gerçekçi" falan dediler... Boccaccio da görmüştü, Cervantes de görmüştü; ama onlarınkisi ezenler-ezilenler değildi mi diyelim şimdi?..

Şimdi ne biliyor musunuz? Dehâ diyor ki:

— "Artık pek roman okuduğum yok. Bana fazla bir şey vermiyor da ondan; ilginç bulmuyorum artık romanları... Tarih, röportaj, deneme kitapları, etnografi kitapları, psikanaliz dergileri; asıl okuduklarım bunlar..."

Yerden göğe hakkı yok mu?.. Unsurlara saplanıp kalan, bundan öte bir ruh ve anlayış bütünlüğü temin edemeyen, "Nobel çağı romanı"... Tam anlamıyla "öküzün teki" olan Milan Kundera da, her nasılsa, şöyle bir tesbitte bulunuyor:

— "Kanaatim, romanın zamanımızın anlayışıyla birarada yaşayamayacağıdır; eğer henüz keşfedilmemiş olanı keşfetmek, eğer roman olarak inkişâf etmek istiyorsa, bunu ancak dünyanın gelişmesine karşı durarak gerçekleştirebilir?"

Ya sen?.. "Seks devrimi"nin basit hoparlörü?..

Stendhal, bir enkaz devraldı ve enkaz devretti. Beni olduğu gibi Kafka'yı da mahveden odur. Çelişkiyi gören, asıl Kafka'ydı oysa:

— "Biz hepimiz nihilist hayaller, tanrının kafasından geçen intihar fikirleriyiz... Tanrının insafsız bir şakası, bir günlük divâne bir hevesidir dünyamız!.."

Stendhal'in mahareti, inanılmaz derecede inandırıcı olmasındadır. Büyük yalanını doğrularla ilmeklemek gibi, akılalmaz bir hüner sahibidir o. Bugün Veryer kasabasının uydurma olduğunu bilmeyen yok. Babamın beni sık sık haşladığı ve Bn. dö Renal'in yanına, "adam olsun" diye gönderdiği de doğrudur. Fakat şu satıraralarındaki, herkesin dikkatinden kaçması kuvvetle muhtemel müthiş hayâl gücü yok mu?.. Erişilmez yakıcı hayâllerin çocuğu Jülyen, güya dö Renal malikânesine varmadan önce, kiliseye uğramış ve Bn. dö Renal'in sırasının üstünde şöyle bir not görmüş:

— "Besanson'da idam edilen Lûi Jenrel'in giyotine götürülüşünün ve son ânlarının hikâyesi. Tarih..."

Güya ben bu kâğıt parçasına bir mânâ verememişim de, yalnızca "Sorel" ve "Jenrel" arasında üç harften mürekkep bir zengin kafiye bulmuşum... Kuru iftirâ!.. Bu hadise tamamen asılsızdır. Ben ne kiliseye gittim, ne de tabii olarak bir yazı okudum. Belki de Stendhal, sahtekârlığına tam burada başlıyor ve Jülyen Sorel diye, Lûi Jenrel adında, kim olduğu bence meçhul birini, bana hamlediyor. Bu sahtekârlığın adı, oluyor "Kırmızı ve Siyah"... Tamam, ismine sözüm yok. Gerçekten de bundan güzel ifade edilemezdi. "Aşk ve Savaş" da denebilirdi, başka bir şey de... Çok sonraları de Rougement'ın "aşk içi ihtiras" ve "ihtiras içi aşk" şeklinde ifadelendireceği duygu, ne var ki sadece sembolik bir tesmiyeye muhatap olabilir, ve gözlerde yuvalanması bakımından da ancak renklerle ifade edilebilirdi. Burada Stendhal'i ister istemez alkışlıyorum...

1830'ların sisli günlerindeydik. Fransa "Restorasyon Dönemi"ni yaşıyordu. Ben "Juralı doğramacının oğlu Jülyen" diye bilinirdim. Ama his dünyam, bu sıfatın kalıplarına, babama ve köyüme nisbetime sığmayacak kadar büyüktü. Böyle söylerken, ne papazlar arasında çok iyi Lâtince öğrenmemi, ne de kardeşim gibi babamın taşralılığına mutî olmayan haşarılıklarımı kasdetmiyorum. Beni "Juralı doğramacının oğlu" olmaktan çıkaracak yegâne özelliğim, Napolyon'a olan aşırı hayranlığımdı. 19 yaşında ben de onun gibi ihtiras sahibiydim ve ben de onun gibi kahraman tabiatlıydım. Her şeyden önemlisi de, o herkesin lânetlediği vasatta, Napolyon'u sevebiliyor, anlayabiliyordum.

Karışık bir ortamdaydık. Sınıflar batıyor, sınıflar doğuyor, kimin kimin yanında ve kimin karşısında olduğu bilinemiyordu. Büyük inkılâp kopardığı onca kelleye rağmen oturmamış, Napolyon her şeyi tersine çevirmiş ve ondan sonra her şey bir kez daha altüst olmuştu. Fakat daima yükselen ve devrimi kendine mâletmesini bilen burjuvalar, gitgide her şeye hâkim oluyordu. Biz "proleterler", yani nefsinden ve nefsanî kuvvetinden başka hiçbir mülkü bulunmayan zavallı köylüler, doğduğumuz yerde doyamaz olmuştuk. Babamın asabiyetini biraz da buna bağlıyordum. Ben köyden çıkıp yeni ufuklar aramadığım takdirde, babamın lokmasına ortak olacak pisboğazın tekinden başka bir sosyal rol oynayamazdım. Bunu ilk idrak ettiğim gün, babamın asabî işaret parmağı doğrultusunda, Veryer Belediye Başkanı B. dö Renal'in çocuklarına Lâtince öğretmeye koştuğum gündür. Ve belirttiğim gibi, o gün kiliseye adımımı bile atmış değilim.

B. dö Renal, çökmekte olan zâdegân sınıfının ileri gelenlerindendi. Bu sınıfın bütün fertleri gibi de, aynı istikbâl endişesine giriftar olan ruhban sınıfı ile arası iyiydi. Çocuklarının dinî terbiyesinin mükemmel olmasını isteyişi, aslında çağın icaplarına göre, arkaik bir düşünceydi. Lâkin o ve mirasa konarak zâdegâna katılmış köylü kafalı karısı Bn. dö Renal, hâlâ eski günlerin geri geleceği ümidi taşıyor ve çocuklarını da papazların eline vermekten çekinmiyorlardı. Ruhban çevresinde pek ukalâ bulunan ve fakat sıkı dostlukları da olan ben, bugün nasılını hatırlayamadığım bir şekilde, Belediye Başkanı sayının malikânesinde aldım soluğu.

O ilk gün, Bn. dö Renal'le karşılaşıncaya kadar, içimdeki "aşk" yönünün hiç farkına varmamıştım. (Varmıştım ama, öyle değil.) Tabii ki her Napolyon'un bir dö Böharne'si olur. O ilk ân, Bn. dö Renal'i müthiş şekilde etkilediğimi hissettim. O, sosyal sınıfı gereği rahiplere yakın bir mevkideydi, fakat güngörmemiş saffeti gereği de, o kötü kılıklı, kaba ve aksi mahluklardan nefret ediyordu. Ben ise, ondaki rahip imajının aksine, beyaz tenli, basit giyimli, bir kız kadar utangaç köylü parçası olarak karşısına çıkmıştım. Bn. dö Renal'in şaşırmaması ve etkilenmemesi mümkün değildi. Nitekim beni işe almakta hiç tereddüt göstermedi. Sonrası, şuursuz konuşmalar, yapılıveren davranışlar, kontrolsüz bakışlar... Onun da benim gibi, büyük bir şok içinde olduğunu, kendiyle geceler boyu didiştiğini, bilmiyor değilim. Allah'ım ne bulmuştum onda?.. Niçin böyle olmuştum?.. Ve bu "olmaz" iş nereye varacaktı?.. Bu sorular beni olduğu kadar, eminim onu da yeterince bitap düşürmüştü.

Biz Avrupalılar, kafalarında, büyük bir sosyal noksan olan, "nâmahrem" fikri olgunlaşmamış insanlarız. Bu olmayınca da, her türlü ahlâksızlığın zeminini kendi ellerimizle hazırlıyoruz. Benim Bn. dö Renal'e saldırmam değildir asılıp ayıp; onun evinde, onun yatak odasına kocasınınkinden daha yakın olabilmemin ayıp bulunmamasındadır mesele. Bn. dö Renal, en azından bana karşı zaaf hissettiği o ilk ânda beni kapının önüne koymalıydı. Stendhal'e göre o bunu düşünmüş, fakat aç-bîlâç kalmama gönlü râzı olmamış. Saçmalığa bak!.. İki çocuk annesi bir kadının namusu, sokaktaki çıplakları evine toplamakta değil, çocuklarını sokaktaki çıplaklar dururken balolarda gönül eğlendiremeyecekleri bir anlayışla yetiştirmektedir. Ya ben, ben?.. "Nâmahrem" fikrine sahip bulunmuş olsaydım, aşk kurbanı mı olurdum, ihtiras kurbanı mı?.. Evet evet, derhâl oradan uzaklaşsaydım ne olurdu?.. Ne olacak, Bn. dö Renal'e âşık olmazdım. Çünkü aşk, bunu söylemeye en ziyade benim gibi "aşk içi ihtiras" duygusuna âşinâ olanlar hak sahibidir ki, suretten beslenir!.. Gıdasını tahayyül yoluyla temin eden aşk da, bizim toplumumuzda barınamayacak bir keyfiyettir; abes...

Ah ne olurdu, Stendhal beni gördüğü gibi değil de, tâbi olduğum formlar içinde ele alabilseydi! O zaman bestekâr Hanns Eisler'in, Schönberg hakkındaki şu tesbiti, benim Stendhal'e yaklaşımımda kaçınılmaz bir rehber olurdu:



— "Schönberg, bombardıman uçaklarının imâl edilmesinden epeyce evvel, insanların hava taarruzlarından korunmak için indikleri sığınaklarda neler hissedebileceğini ifade etmiştir."

Ben de buna bakarak derdim ki: Stendhal, toplumumuzda nâmahrem fikrinin anlaşılmasından epeyce evvel, insanların zinâdan korunmak için sığındıkları duygularda neler hissedebileceğini ifade etmiştir!.. Halbuki, ne Stendhal bunu ifade edebildi, ne de ben ve Bn. dö Renal, bu duyguları hissedebildik. Müellifimiz, Bn. dö Renal'in, oğlu hastalandığında bunu zinâsının cezası olarak gördüğünü, beni bu yüzden evden uzaklaştırmaya çalıştığını söylese de, bunlar aynı şeyler değildir. Evet hanımının kafasında bir zinâ fikri vardır, ama bunun tek başına hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zinâ sadece bir sonuçtur. "Nâmahrem" fikrinin yerleşmemesini uluorta ünsiyetin tabii sonucu... Müellifimiz Eflâtun'u olsun anlayabilseydi, onun Yasalar'da kız ve erkek öğrencileri niçin ayrı ayrı okutmayı şart koştuğunu farkedebilseydi; "ebedî gül"ü Batı toplum yapısının Decameron Hikâyeleri'nden başka bir idrak seviyesinde değerlendiremeyeceğini görür ve benim ıstırabımı da mânâlandırırdı. İlâveten belki şunu da belirtmeliyim ki, aşk ayaktakımına indirilebilecek bir duygu değildir.

1830'ların Fransa'sı için bunu böyle kavramak imkânsızdır ama, Anna Karenina'nın da kocasında tesbit ettiği; şu sebepten:

— "Paris'te olsa, Jülyen'in Bn. dö Renal'e karşı durumu hemen kolaylaşmış olurdu; çünkü Paris'te aşk, romanların çocuğudur. Genç mürebbi ve çekingen hanımefendi üç dört romanda, belki de Gymnase operetlerinde hâl çarelerini bulmuş olurlardı. Romanlar oynanacak rolü çizer, taklit edilecek örneği gösterirdi onlara; gurur, Jülyen'i eninde sonunda, belki de hiç beğenmeyeceği hâlde ve suratını asa asa, bu örneğe uymaya cebretmiş olurdu."

Stendhal'in beni romanı boyunca çok doğru tasvir ettiği yerler de olmuştur. Bunlardan biri, gizli bir ihtilâlci olmam ve her mevzuda toplumun alışık olduğu kalıplar dışında fikirler serdetmemden hasıl olan düşman çemberi ise, bir diğeri de Bn. dö Renal'den ayrılıp papaz okuluna gittiğim Besanson'da bir bistroda yaşadığım bir ânlık yeni aşktır. Haydi birincisini tahmin etmek o kadar zor değildi diyelim; ama ya ikincisine ne demeli?.. Şehirde karşılaştığım ilk kız olan garson parçası Amanda Bine'ye (adı böyle değildi ama), o tutkulu Bn. dö Renal günlerinin üstünden daha bir kaç gün geçmeden ilân-ı aşkta bulunmam, kızın da sanki oldumolası beni beklermiş pozları takınması ve hayatın bizi bir daha asla buluşturmaması, şayet aynını şu Lûi Jenrel denen herif yaşamadıysa, tahmini imkânsız bir şeydir. Öyle değil mi, o büyük aşkıma ne olmuştu ki, bir ânda ve bir ânlık bir temayülün önünde dizleri kırılıvermişti?..

Sacre-Couer de Jesus (İsa'nın Gönül Sırrı) Manastırı'nda papaz okulu talebeliğim, evet tam bir zindan hayatıydı. Kimbilir, günahlarımın cezasını çekiyordum sözümona. Hanımefendi ise "çekmiş" ve "kurtulmuş" olmalıydı. Stendhal'e bakılırsa, bana bir ton mektup yazmıştı. Ama Manastırda kaldığım 14 ay boyunca ondan bir tek mektup bile almadım. Kimbilir ne "yalancıklar" düzmüştü yine. Bana aşkın yüceliğinin, yalanlarının inceliğinde bulunduğunu söylerdi. Aşk ona göre kural tanımaz bir duyguydu ve hayat kurallar içinde bu kural tanımazlığı gizleme sanatından başka bir şey değildi. O böyle konuştukça, "koca orospu" diye geçiriyordum içimden, "nasıl da kocasının gözlerinin içine baka baka yalan söyleyebiliyor." Papaz okulunda onu bütünüyle unutmuştum desem yalan değil... Zaten Amanda Bine'yi tanıdığım ân, artık Bn. dö Renal yoktu benim için; onun içindeki fahişeliğe uydurduğu kılıflar... Bir gün yeniden karşıma çıksa, ona değil ama, öz ihtirasıma derhâl teslim bayrağını çekeceğimi bile bile şu fikre varmıştım: Aşk ile hayat, birbirine ircâ olunamaz iki keyfiyettir. Aşk hayattan ziyade ölüme yakınlık duymaktır. Daha doğrusu ölümün içinden geçen ölmezlik arzusudur. Öyleyse hiçbir fânide, hayatın yerine aşkı koyma hakkı yoktur. Aşk ile hayatın keskin zıtlığını daima hissetmeli, fakat birine diğerini yedirmemelidir. Zamanın mânâsı bunu gerektirir!..

Stendhal, benim bu fikirlerimi asla müdrik olamamıştır. Ona göre ben, kendine "Napolyon" diye bir Olympos tepesi icâd etmiş, aslında saf bir "yükselme ihtirası"ndan başka bir şey değildim. Külliyen yalan!.. Bir taraftan ihtilâlci olacağım, Napolyon'a inanacağım; öte yandan tasvip etmediğim düzenin kuralları içinde maroken koltuk sevdâsı taşıyacağım!.. Beni anlamak için, bir ân Batı medeniyetinin dar kalıplarından çıkmak ve İslâm Tasavvufu'nun "hatarat" kavramını gözönünde bulundurmak gerekir. Bilvesile, bendeki "yükselme" kavramı, ihtirasımın ancak toplumun en tepesine çıktığımda dineceği fikri, ancak cinlerin çıtırtısını duyduğum bir odada kalbime inen ânî hislerden ibarettir. Aşkımı ihtirasıma basamak yaptığım iftirasına ise hiçbir ciddi roman okuyucusunun inandığını sanmıyorum. Ben her şeyden önce, kadere inanan biriyim. Şayet Stendhal'in anladığı mânâda bir "yükselme ihtirası" taşımış olsam, ne sınıflar ve makamlar üstü meşhur gururum, ne Napolyon sevdam, ne de çevremde bunca düşmanım kalırdı. Hele hele seks devrimi budalalarıyla, zina tacirlerinin asla anlayamayacağı "aşk sarhoşluğu"m... Dediğim gibi, ben kadere inanan biriyim ve benim için bundan başka "yükselme ihtirası" yoktur!..

mirzabeyoğlu
20-02-2007, 23:02:24
"Mantığa uygun deliller" bakımından, benim Paris'ten aldığım iş teklifini kabul etmem, bulunmaz bir fırsat olmuş, kariyer meraklılarına eşsiz imkânlar sunmuştur. Düşünün ki, siz benim yerime o lânet papaz okulunda on dört ay değil, on dört gün kaldınız ve yüreciğinizdeki ihtilâl ateşi, "Juralı doğramacının papaz oğlu" kalıplarını yakmaya doğru bir temiz hava buldu?.. Üstelik B. dö lâ Mol gibi, dünyalar tutan bir kütüphanesi olan biri, size mâlikânesinin kâtipliğini teklif ediyor?..

Soluğu Veryer'de aldım. Gerekli hazırlığı yapıp derhâl Paris yolunu tutacaktım. Fakat gecenin bir yerinde B. dö Renal'in penceresine merdiven dayamaktan kendimi alamadım. Kadın bana ilkin soğuk davrandıysa da, fahişeliği galip geldi. Kocası uşaklarla kapıya dayandığında kapıyı açıp ikimizi de tepeletmekten başka düşüncesi yoktu. Güç belâ kulağımda kurşun uğultularıyla kaçabildim... Bu hadiseyle ilgili, üzerine koyacağım bir şey yok!.. Hayatımda belki de açıklayamayacağım, savunamayacağım, aklıma geldikçe nedamet dehşetiyle kaskatı kesildiğim, utançtan yerin dibine geçmek istediğim yegâne sergüzeştim budur!...

Dö lâ Mol konağı, Stendhal'e göre hayatımın ikinci cildidir; ziyanı yok... B. dö lâ Mol'ün, herkesle alay etmekten üstün zevk tanımayan oğlu ve kızı hakkında daha önce ikaz edilmiştim. Fakat dö lâ Mol'ün kızı Matild'in, çok geçmeden bana asılacağı, aklımın ucundan bile geçmemişti. Edindiğim tecrübelerden sonra, Küçükhanım'a boyun eğecek, ihtimal onun oyununa gelecek ve malikane halkına koca koca kahkahalar attıracak hâlim yoktu. Kendime güldürdüğüm hiç olmamıştı. Böyle bir şeyi düello teklifi ile karşılardım. Matild beni gerçekten basit bir köylü parçası olmayan, çok kültürlü, yüksek ruhlu ve bugüne kadar tanıdığı kendisine kur yapmaktan ve kahkaha malzemesi olmaktan başka bir varlığı bulunmayan erkeklerden farklı biri olarak mı görüyordu, yoksa hiçbir "müstesna" ciheti bulunmayan sıradan biri olarak mı?.. Bu, benim için sabit fikir haline gelmiş bir merak mevzuu olmuştu... O esnâda görevli olarak gittiğim Londra'da tanıştığım, can dostum Prens Korasof bana hayatımın düsturunu verecekti:

— "Dostum Sorel, siz zamanımızı anlamamışsınız. Sizden istenenin tam tersini yapın. İşte bu namuslu davranış, çağın biricik faziletidir. Ne deliliğe kalkışın, ne de sunîliğe; çünkü o zaman herkes sizden delilikler ve sunilikler bekler; böylece de iş yürümez."

Düşünmedim değil, nedir bu her şeyin tersini yapmanın ölçüsü diye... Bu bir şablon olamazdı. Gerektiğinde Havari Petrus kadar içi-dışı-bir, gerektiğinde Kızılsakal Yahuda kadar münafık olabilmek; lâkin Napolyonvârî izzeti hiçbir zaman elden bırakmamak... Sarışın, uzun bacaklı ve cin fikirli kız ve onun "karşılıksız olmayan" aşkı, bu hususta müthiş bir deneme tahtası olacaktı. Beni odasına dâvet etmişti. Kahkaha malzemesi olmaya karşı her türlü tedbiri alıp pekâlâ bu dâvete icabet edebilirdim. İşin içinde bir alicengiz varsa, o zaman görürdü küçükhanım dünyanın kaç bucak olduğunu... Bana yazdığı mektupları şehir dışındaki dostuma gönderdim; böylece herhangi bir ihanet ânında, burjuva basınına zadegân ailesini kepaze etmek ganimeti verecektim. Odasına merdiven dayarken silahlarımı yanıma almaktan da bigâne kalmadım ki, böylece odada suratıma kahkaha atmaya hazır ablak bir uşak suratıyla karşılaşırsam, ânında hakkından gelebileyim... Neyse korktuğum başıma gelmedi; gelmediği gibi, bunları öğrenen küçükhanım bana daha bir tutkuyla sarıldı. Doğrusu, ona hiç bir erkek karşı koyamazdı.

Garamiyata musallat bir fahişe felsefesi vardır. Bunu aynen, arada Stendhal olmaksızın, Bn. dö Renal'in ağzından aktarıyorum: "Her aşk ilk aşk!.." Bunu söyldin mi, geçmişin aklanıveriyor. Karşına çıkan bilmem kaçıncı sefihi "ilk aşkım" diye bağrına basıveriyorsun. Ne iğrenç!.. Ben bu sözü kabul ediyor ve benimsiyorum; ama fahişe vicdanlıların anladığı şekilde değil... Şöyle arzedeyim: Stendhal'den daha zayıf bir idrak, muhtemelen benim kısa ömrümü, "Jülyen'in aşkları" diye karşılıyacaktır. Ancak bilinmeli ki, "Jülyen'in aşkları" diye bir şey yok, "Jülyen'in aşkı" vardır. Bizim gibileri anlamadan anlatmaya çalışanlar, Baudelaire'i de, "her gördüğü kadına ilân-ı aşk etti" şeklinde tanıtmışlardır. Doğrusunu benim gibiler bilir: Baudelaire, "aşk" diye tavsif edilebilecek her hareketinde, on beş yaşında kalbinde kopan "ilk aşk" fırtınasının heyecan ve halecânını duyardı. "İlk aşk"ın başladığı yerde bitmemesi ve "bir çok" içinde kendine yer araması, tamamen bizim kültürümüz içinde gayesine ulaşmasının imkânsız olmasındandır. Yoksa aşk bölünemez, parçalara ayrılamaz. Hazret-i Cebrail'e "ilk aşk" sıfatını yakıştıran bizler anlamalıyız ki, aşk ancak yüksek yaratılışlar arasında ve yüksek kültürler içinde idrak edilebilecek, onu idrak edecek yaradılış tâbı eksikse, kolay taklit ve cinsî emellere dönüşecek ve onu idrak edecek kültür vasatı eksikse anlamsız tekrarlara ve ona mahkûm olucu hayatdışı şartlara yol açacak bir duygudur. Bilmem sizin tecrübeniz de beni teyid ediyor mu?..

Bn. dö lâ Mol, hoppa ve uçarı bir tipti. Bu yüzden nefs emniyeti ve şüpheciliği daima birbirinin yerine koyardı. Benden de şüphelendi ve bir ânda uzaklaştı. Hem de -Stendhal'e göre- şu düşünceyle:

— "Sıradan bir kız, bir salonda bütün dikkatleri üzerine çeken gençler arasında üstün bulduğu delikanlıyı seçer, ama dehânın vasıflarından biri de düşüncesini bayağılıkla çizilen yolda yürütmemektir."

Böylelikle, önce babasının onu evermek istediği parçasından kopup beni seçti; akabinde de beni elde etmeyi "bayağılıkla çizilen yol" buldu. Dehâ!.. Benim açımdansa, artık geri dönmek için çok geçti. Stendhal'in tasvir ettiği hafakanlar, eksiği var fazlası yok, yakama yapıştı. Korasof'a koştum, medet istedim. O da bana kızı kıskandırma reçetesi bir dizi mektup örneği vererek, kendime kum torbası olarak bir komşu kadın bulmamı tavsiye etti. Elifi elifine öyle yaptım. Matild deli oldu. Ayaklarıma kapandı ama yüz vermedim Sonunda bana hamile olduğunu itiraf etti!.. Ne yapacağımı şaşırdım. O da şaşkındı, zadegân henüz piçleri bağrına basacak "olgunluğa"(!) ermemişti. Evlenmek zorundaydık. Matild bütün rizikoyu göze alarak, babasını bir mektupla durumdan haberdâr etti. B. dö lâ Mol küplere bindi. Beni öldürmekten son ânda caydı ve zar-zor yüklü bir miras vaadiyle beni Liyon'daki süvari alayına kaydettirdi. Her şey tekrar yoluna girmişti ki, B. dö lâ Mol, iblisin ilhamıyla, B. dö Renal'e mektup yazıp hakkımda bilgi istemiş. B. dö Renal de ağzına geleni kusmuş. Karısıyla ne haltlar karıştırdığımdan başlayarak, tek fikrimin "yükselmek" olduğu, bunun için her türlü ahlâksızlığı yapabileceğim, damarıma basınca da ruhumdaki isyânkâr halk çocuğu yönünün harekete geçivereceği, delişmen ve aşağı sınıflara mahsus bir psikoloji içinde olduğumu öğrenen B. dö lâ Mol, o âna kadar oğlu gibi sevdiği beni, birdenbire damatlığından azledivermiş...

Zavallı Matild'çik, bir mektupla beni Paris'e çağırdıysa da, ben Veryer'e koşup kilisede dua etmekte olan Bn. dö Renal'i vurdum. Ölmemiş ve hadiseyi ufak-tefek sıyrıklarla atlatmış. Ben ise artık bir mahpustum. Hapiste olduğum süre zarfında, Matild'in her türlü zâdegân kuralını hiçe sayıcı fedâkârlıklarının yanında, benden dâvacı olmayıp suçunu kabullenen Bn. dö Renal'in de yardımlarını gördüm. Fakat Besanson'da eski hasımlarımın eline düşmüştüm bir kere. Basit bir yaralama suçu yüzünden beni idam ettirmek için çırpınıyorlardı.

Stendhal'in hakkımdaki en unutulmaz yalanı da bu Besanson hapishanesinde olduğum sahnelerde ortaya atılıyor. Burada güyâ ben Bn. dö Renal'i affetmiş, ona "bir tek sizi sevdim" demiş, hatta Matild'çiğimi sık sık atlatıp onunla buluşmakla kalmamış, Matild'e o aptal dükle evlenmesini ve karnındaki çocuğuma Bn. dö Renal'in süt annelik etmesini söylemişim. Belki şu "Lûi Jenrel" denen her kimse, olabilir ama, ben asla bu kadar ahlâksızlaşamam. Hapiste Matild'e yeterli alâkayı gösteremediğim ve Bn. dö Renal'le de sık sık buluştuğum doğrudur. Sık sık buluşmam onun bana sık sık gelmesinden ve mahkemede benim lehime yaptığı çalışmaları anlatmasından, hakkımda verilen hükümden sonra da beni temyiz için razı etmeye çalışmasından ibarettir. Ben onu tersleyip, "bir daha yanıma gelme!" demedim; zirâ hapiste, hayatımda olmadığımca Napolyon'la birlikte ve ölüme hazır bir ruh hâlindeydim ve bu hâlde hayatın gerçeklerine olan hassasiyetim azalmıştı. Firâr edebileceğim hâlde etmememin bir sebebi de budur.

Benim için Matild ile Bn. dö Renal arasında aziz bir fark vardır. Bir kere Bn. dö Renal, benimle tanıştığında hayatı bitmiş, her ânnede olması gerektiği gibi, çocuklarında fâni olmuş biriydi. Oysa Bn. dö lâ Mol, hayata yeni başlıyor ve ilk defa ciddi anlamda bir erkekle tanışıyordu. Bn. dö Renal, "aşk" diye, hayatdışı bir hayalin peşine düşmüş, ailesini yüzüstü bırakmış ve bana karşı ne hissederse hissetsin, orospu vicdanlı biriydi. Matild dö lâ Mol... ah zavallıcık... Çocuk, aşkın meyvesidir, hâlâ anlamıyor musunuz?..

Bn. dö Renal'in benden sonra yaşayıp yaşayamamasını, Magnezya devletine ait şu kanunun belirttiği kültür seviyesiyle karşılarım:

— "Ben derim ki, bizim düzenlememiz bu hususta dosdoğru ilerlemeli, vatandaşlarımızın kuşlardan ve bunca vahşî hayvandan daha aşağı olmaması gerekir; bunlar geniş sürüler içinde dünyaya gelip üreme çağına kadar çiftleşmeden, saf ve bâkir yaşarlar, üreme çağına gelince de erkek dişiyle, dişi de erkekle, birbirlerini beğendikleri için çiftleşirler, bundan sonra da "ilk sevgi" akitlerine bağlı kalarak, dine uygun ve doğru yaşarlar; bizim vatandaşlarımızın hayvanlardan daha üstün olması lâzımdır. Ama öteki Yunanlılarda ve barbarların ekserisinde, "kanun tanımaz" denen Afrodit çok güçlü olduğuna göre, bu özellik bozulursa ve kendini tutamayacak olurlarsa, kanun bekçileri kanun koyuculuk görevini üstlenip, bunlar için ikinci bir kanun maddesi oluşturmalıdır."

Bu gerçeği böylece çerçeveledikten sonra, dehânın roman okumayı ilginç bulacağı istikbâlin hissiyle, başımı tıpkı şu "ilk adım diye Lûi Jenrel" gibi giyotine uzatabilirim