PDA

Tam Sürüm Bilgisini Göster : Yargının Siyasallaşması ve Yargı Bağımsızlığı







ozcanhukuk
07-07-2002, 12:41:42
Memleketimizde yargı erkinin siyasallaştığını söyleyebilir miyiz?Yargı erkinin tek ve vazgeçilmez görevi olan adalet dışında hedef ve düşüncelerle de hareket edebildiği,kararlar verebildiği bugünlerde sıkça tartışılıyor.Hatta kimi çevrelerce yargının belirli fikir ve ideolojilerin sopası gibi kullanıldığı da dile getiriliyor.Yargının siyasi fikirlere ve sahiplerine farklı yaklaştığı iddia ediliyor,yargının belirli siyasi fikirlerin ve sahiplerinin kadro yapılanmasına ve hakimiyetine girdiği ve bu yönüyle tarafsız olmadığı iddia ediliyor.Öte yandan yargının adalet düşüncesi dışında kendini parlamentonun yerine koyarak ve daha da kötüsü siyasallaşmış yapı ve meyillenmelerini da karara damgalayarak kendince siyasal düzeltmenlik yaptığı iddia ediliyor.Ne dersiniz?

ozcanhukuk
07-07-2002, 14:48:04
Elinden değirmenini almaya kalkan krala karşı; ihtiyar değirmenciye "... Berlin
'de yargıçlar var " sözünü söyleten güç; yargıçların ve yargının yansızlığına
karşı duyulan güvendir. Ülkemizde,son senelerde, yargıya karşı giderek artan
ve kamuoyu araştırmalarıyla da ortaya çıkan güvensizliğin en önemli nedenlerinden biri yargıda yansızlık kavramının aşınmaya uğramasıdır.Nesnel(objektif) yansızlık; yargıcın ya da yargının topluma, yargılananlara verdiği görünümle değerlendirilir. Demokratik bir toplumda yargı yerlerinin (mahkemelerin) bireye-yurttaşa vereceği güven duygusu önemlidir.
Avrupa İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, pek çok kararında " adaletin yerine
getirilmesi yeterli değildir;aynı zamanda yerine getirildiğinin özellikle
yargılananlarca görülmesi gerekir" yerleşmiş özdeğişene yer vererek, yansızlığın nesnel açıdan önemi ve dışlanmazlığını ortaya koymuştur. Yargıçlar her konumda, günlük yaşantılarında bile, ahlâkın ve hukukun "yansız ol ve yansız olduğun güvenini ver" buyruğunu özenle koruyup güncelleştirmek; kendilerine verilen bağımsızlığın ve bunu sağlayacak güvencelerin (yetersiz olsa da) bedelini ödemek yükümlülüğü altında olduklarını hiç mi hiç unutmamalıdırlar. Çünkü yansızlık , yargıçların onurudur; kaldı ki, yargıç onurunun yitirilmesi yalnız yargıcın değil toplumun da sorunudur.

ömür
07-07-2002, 17:22:05
Doğru söze ne denir... Konuyu çok güzel yorumlamışsınız. Şimdi herkesin dilinde olan ekomomiden dem vurayım biraz. Hakimin, savcının kısacası adalet mekanizmasının ekonomik güçleri "meslekten çıkartıldıkları takdirde" hayatlarını idame ettirecek güçte mi? Adliyelerde alınan harçları "Maliye Bakanlığı veznesine" yatırdığımızı ve adaletin bütçeden yaklaşık % 2 pay aldığını biliyor muyuz? Yargı gerçekten bağımsız olsa adalet personelinin, avukatın, baroların nasıl etkin olacağını Yürütme organı da biliyor ve özetle sümenaltı ediyor. Ama adaletin "bumerangı" da bir müddet sonra kendilerini vuruyor. Hepimizin ideali, bahsettiğiniz gibi bir Yargı düzeni ve biz Türk insanı bunu artık hakkettik.
Saygılarımla.

İLKEL
08-07-2002, 16:54:17
Adalet BAKANLIĞI müfettişi hakimden hesap sorabiliyorsa, Yargı bağımsız değildir tabi ki. Hiçbir hakimin ÜSTÜNE ters düşmek isteyeceğini sanmıyorum,

PAPYON
12-07-2002, 20:59:14
Bence Yargı sistemimiz tıkanmış durumda.30-40 yıl süren davalar,vatandaşta özensiz yapıldığı izlenimi veren yargılamalar ve mağduriyetlere yol açan kararlar...maalesef zamanın Alman Kralına ihtiyar değirmencinin söylediği "Berlin'de hakimler var"sözü bugün memleketimizde söylenemiyor.Bence bunun da tartışılması lazım,yargı sistemimize acilen neşter vurulması ve her yönüyle iyileştirmelerin yapılması lazım...Öte yandan güncel bir durum olarak Recep Tayyip Erdoğan okuduğu bir şiirden, Hasan Celal Güzel ise yaptığı bir konuşmadan ötürü TCK 312. maddesiyle yargılanır, mahkum edilir ve cezalarını çekerler. Aradan zaman geçer ve 312. maddede değişiklik yapılır. Anayasa Mahkemesi, Güzel'e ilişkin verdiği kararda, TBMM'nin 312. maddede yaptığı değişikliğe binaen Güzel'in eyleminin suç olmaktan çıktığını, bu nedenle bütün asli ve fer'i cezaların ortadan kalktığını ve ceza infaz edilmiş olsa dahi hiç suç işlememiş sayılacağını belirterek Güzel'e siyasetin yolunu açar. Bu durumda Güzel ile aynı durumda olan Erdoğan'ın da bu değişiklikten yararlanması ve siyaset yaparken herhangi bir engelle karşılaşmaması gerekir. Ancak YSK, TBMM'nin yaptığı değişiklikleri, Anayasa Mahkemesi'nin kararını ve ceza hukukunun en temel ilkelerini gözardı eder ve Erdoğan'ın milletvekili olmak için yaptığı başvuruyu reddeder. Çünkü, YSK Başkanı basına yansıyan sözlerine göre;karar verirken evrensel hukuk kurallarına değil, "milletin ve devletin menfaatine, Dumlupınar'a, 30 Ağustos'a, Kurtuluş Savaşı'na" bakmayı adet edinmiştir. Siyaseti siyasetçilere bırakmak,istisnasız tüm kesimleriyle bürokrasiyi siyasetten arındırmak gerekmez mi? Bazı kurumlara bağımsızlık isterken siyasetin bağımsızlığı ne olacak? Hemen tüm kesimleriyle siyasallaşmaya başlayan bürokrasiden etkilenen siyaset ve siyasetçilere baktığımızda siyasetin bağımsızlığı meselesini nasıl çözebileceğimizi de artık düşünmemiz gerektiği düşüncesindeyim.

M.Sarıkaya
12-07-2002, 21:52:56
Sevgili meslektaşımın tesbitlerine aynen katılıyorum.Hiçbir şey adaletten ve adil olandan uzaklaşmamıza gerekçe olamaz.Türkiye'de yargı tıkanmıştır ve yakın zamanda bir şey yapılacağı yönünde sinyaller de yoktur.Bugün halen bozuk daktiloların takırtısı ile bunaltıcı derecede sıcak,havasız ve basık duruşma salonlarında mesleğini yapmaya çalışan avukatı olsun hakimi-savcısı olsun hukukçu meslektaşlarım ellerinden geleni yapıyor,ancak yetmiyor.Bu konuda parlamentoya büyük görevler düşüyor,milletvekillerimize sesleniyorum lütfen yargıyı da hatırlayın!Elbet bir gün sizlere de adalet lüzumlu olur.

turev
13-07-2002, 07:57:52
hakimlerin, otomobillerinin ön ya da arka camlarına yapıştırdıkları çıkartmalarda bile üstte adalet bakanlığı,alt kısımda hakim yazıyor.yalnızca şekilsel bir ayrıntı gibi görünse bile bence çok şey ifade ediyor.

PAPYON
14-07-2002, 23:20:46
Gelişmiş Avrupa ülkelerinde hukukilik ilkesi "HUKUKLA BAĞLI OLMAK" olarak özetleniyor.Bizde ise bu anlayış "HUKUKA BAĞLI OLMAK" olarak özetlenmektedir. Hukukla bağlı olmak ile sanki bir lütuf olarak hukuka bağlı olmak arasında çok derin anlam uçurumları vardır.Memleketimizdeki yargı bağımsızlığı sorununun kaynağını biraz da bu anlayışta aramak gerekir düşüncesindeyim.Diğer anayasal erkler,bilhassa yürütme karşısında yargının güçsüzlüğü yargının bağımsızlığını baltalayan en önemli sebeptir.

ozcanhukuk
23-07-2002, 00:22:40
Yargının siyasallaşması ve yargı bağımsızlığı konusunda T.C Başsavcılığı kurulması hakkında güncel haberler üzerine sitemizin genel hukuki yorum kategorisinde açıkladığım düşüncelerimi burada da aynen aktarmak istiyorum.

"Türkiye'de yargının siyasallaştırılmak istendiği kanısındayım. Mevcut iktidar sahiplerinin yargıya siyasal görevler biçmekte ısrarcı olmaları memleketimizde sıkça rastlanan bir durumdur. Güncel bir konu olarak T.C Başsavcılığı kurulmak istenmesini de bu bağlamda değerlendiriyorum. Belki düşünce iyiniyetlidir ancak uygulama yargının siyasallaşması neticesine varacaktır,çünkü savcılık teşkilatı yargı sistemimizin önemli ve etkin bir unsurudur. Yoksa bir kısım hukukçularımızın zannettiği gibi T.C Başsavcılığı Savcılık teşkilatımız üzerindeki siyasi baskıları giderecek ve otonomiyi sağlayacak değildir,bilakis bu baskıyı güçlendirecek ve tamamen meşru hale getirecektir. Ayrıca kurulması halinde böyle bir kurumun başında bugün iyi niyetli ve öz güvenli olan hukukçularımızın olması ileride de böyle devam edeceğini göstermez, bu itibarla T.C Başsavcılığı düşüncesini olumlu bulmuyorum. Bugün için illerde Başsavcılıklar halinde teşkilatlanmış olan Savcılık teşkilatının T.C Başsavcılığı adı altında tek bir çatıda toplanması ileride bu yetkinin kötüniyetli çevrelerin eline geçmesi ihtimali olduğundan ürkütücüdür. Bir merkezden verilen emirlerle tüm Türkiye'de tepeden öngörülen insanlara karşı koğuşturmaların açılabilmesi ihtimali bir hukuk karabasanıdır."

PAPYON
19-08-2002, 21:49:54
28 Şubat'ın Yıldönümü
Siyaset Kürsüsü

--------------------

01 Mart 2000

Cengiz Çandar'ın post modern darbe diye tarif ettiği 28 Şubat olayı, Türkiye'nin yakın siyasi tarihinde, demokrasiye yapılan dördüncü müdahale olarak anılacaktır. Üzerinden henüz üç yıl gibi kısa bir zaman geçtiği için bu sürecin ülke yönetimi üzerindeki etkileri fiili olarak da devam etmektedir. Bu sebeple 28 Şubat'la ilgili daha objektif değerlendirmelerin, daha sonraki yıllarda yapılması tabiidir.
Aslında ülkemizi 28 Şubat'a götüren süreç, demokratik hayata müdahale bağlamında, hemen 1995 genel seçimlerinden sonra başlamıştır. Refah Partisi seçimlerden en büyük parti olarak çıkıp hükümeti kurma görüşmelerine başladığında, muhtemel koalisyon ortakları baskı altına alınmıştır. Ne acıdır ki, bu baskı, kendilerine oy veren halktan değil, tam tersine seçimlerde kendilerine oy vermeyen çevrelerden gelmiştir. Türk demokrasisi aslında ilk zaafını ve yönlendirilmeye ne derece açık olduğunu o zaman göstermiştir. Refah Partisi'nin hükümet kurmaya yönelik iki teşebbüsü, son anda muhtemel ortaklarına yapılan müdahalelerle önlenmiş; bütün bunlardan sonra, Refahyol hükümeti kurulmuştur.
Sayın Erbakan'ın Başbakanlığıdaki Refahyol hükümetinin tam bir yıllık icraatı topyekün değerlendirildiğinde, birçok başarının yanında bazı noksanlıkların olması da gayet doğaldır.
Yalnız bir gerçek vardır ki, Türkiye'nin alışkın olduğu yolsuzluk, hırsızlık, ihalelere fesat karıştırma, bu dönemin hiç konusu olmamıştır. Bu nedenle, Refahyol hükümetini düşürmek için verilen 12 gensoru ve birçok Meclis soruşturmasının hiçbirinde, yolsuzluk, hırsızlık suçlaması yapılmamıştır. Bütün gensoruların konusu "laiklik elden gidiyor" vehmi olmuştur. Ne gariptir ki, buna benzer gensorular, 1950'li yıllarda Adnan Menderes'e, 1960'ların sonunda Süleyman Demirel'e ve 1980'li yıllarda da Turgut Özal'a karşı verilmişti.
Meclis'te laiklik suçlamalarıyla ilgili bütün gensorular milletin temsilcilerinin oylarıyla reddedilince, ülke genelinde adeta bir psikolojik savaş başlatılmış ve birtakım operasyonlar neticesinde, sözüm ona demokratik bir şekilde iktidar değişikliği gerçekleştirilmiştir.
Bu dönemde çıkartılan tartışmalı kanunlara bakarsanız bunların seçim beyannamelerinde halka vaat edilenlerin, tam tersi olduğu görülecektir. Bu kanunların çıkartılma gerekçesi de hep, MGK tavsiye kararları olmuştur.
28 Şubat'la birlikte ülkemizin bir ara döneme girdiği gerçektir. Demokrasi resmen olmasa bile, fiilen askıya alınmıştır. Bağımsız olması gereken yargı kurumunun siyasallaşması, bu dönemin en belirgin vasfı olmuştur. Bu süreç içerisinde savcılar iddianamelerini kişilerin kimliklerine göre hazırlamışlardır. Arkasında halk desteği olan kişilerin önce popülariteleri ölçülmüş; sonra siyasetten elimine edilmeleri için yargı mekanizması işletilmiştir. Birçok siyasetçi, aydın ve gazeteci bu dönemde mahkum olmuştur. Bütün bunlar, vicdanlarda yargıyı tartışılır hale getirmiştir.
Bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi de, büyük bir ayrımcılığın uygulanması olmuştur. Birçok insanın göz yaşı sessizliklerde kaybolmuştur.
Şimdi yapılması gereken şey, artık Türkiye'yi normalleştirmektir. Muhakkak ki, bu süreçte herkes kendini yeniden gözden geçirmiştir. Bundan sonra, halkımıza güvenmeli ve Türkiye'yi Avrupa Birliği üyeliğine hazırlayacak olan demokrasi ve hukuk reformunu gerçekleştirmeliyiz.

ozcanhukuk
07-11-2002, 02:50:42
Aşağıdaki yazı Liberal Düşünce Topluluğu www.liberal-dt.org.tr adlı sitede yazar Zühtü Arslan'ın "Siyaset ve Yargı: Kimin Bağımsızlığı?" adlı yazısından aynen alınmıştır.

"Maalesef hukuk, kendi özel işlevinin çizdiği çerçevede tutulmak bir yana, temel amacından tamamen ters istikametlere saptırılmış ve hatta kendisini yok etmek için kullanılmıştır. Bu yüzdendir ki hukuk, kendisinden korumasını beklediğimiz adaleti yoketmeye, saygılı olması gereken hakları da sınırlamaya, hatta tahrip etmeye yöneltilmiştir."
Frederic Bastiat (1)


Tolstoy'un Hacı Murat isimli romanında siyasal iktidarla hukuk arasındaki kırılgan ve keyfi ilişkiyi anlatan ilginç bir anekdot vardır. Rus Çarı Nikolay'a Polonya asıllı bir tıp öğrencisinin karıştığı yaralama olayını konu alan bir rapor getirilir. Daha önceki iki sınavda başarısız olan bu öğrenci, üçüncü ve son hakkı olan sınavda da başarısız olunca, masanın üzerindeki çakıyla kendisine haksızlık yaptığını düşündüğü profesörü birkaç yerinden hafifçe yaralar. Polonyalılardan nefret eden Çar, hem nefretini doyuracak hem de kanunlara bağlı olduğunu gösterecek bir karar vermek için gözlerini kapayıp bir süre düşünür. Sonunda kendisine uzatılan raporun altına şu kararı yazar: "Ölüm cezasını hak etmiştir. Ama Allah'a şükür bizde ölüm cezası yok. Ben de böyle bir şey getirecek değilim. Bin kişilik sıradan (sıra dayağından) 12 kez geçirilsin. Nikolay". En güçlü adamın beş bin vuruşa bile dayanamayacağı bir durumda, on iki bin vuruş kesin ve acı verici bir ölüm anlamına geliyordu. Rus Çarı, dehasına hayrandı. Kanuna "bağlı" kalarak, suçluya "hak ettiği" cezayı vermişti. (2)

Siyaset ayrı, yargı ayrı (mı?)

Günümüzün bürokratik devletlerinde ise siyaset ve hukuk arasındaki ilişki biraz daha karmaşıktır. Montesquieu'dan beri siyasal iktidarın iki önemli boyutunu oluşturan siyaset (yasama, yürütme) ve hukukun (yargı) birbirinden ayrı olması gerektiği, aksi takdirde yönetimin keyfiliğe sapacağı ve özgürlüklerin korunamayacağı düşüncesi siyasal teoriye hakim durumdadır. Güçler ayrılığı olarak bilinen bu ilkenin temel amacı, yozlaştırıcı mutlak iktidarı sınırlandırmaktır. Burada asıl ayrılık, siyasal iktidarla yargı arasındadır. İktidarın keyfilikleri karşısında bireyleri koruma işlevi yargıya aittir. Yargının varlık nedeni, kanunların uygulanmasından dolayı ortaya çıkan anlaşmazlıkları gidermek ve bireyin haklarını devlet karşısında korumaktır. Yargının bu işlevini yerine getirebilmesi için, siyasal iktidardan bağımsız olması ve yargısal iktidarını kullanabileceği bir özerklik alanına sahip olması gerekir. Diğer yandan, bireyin hak ve özgürlüklerinin hukuksal düzlemde korunması adil ve tarafsız bir yargı sisteminin varlığına bağlıdır. Esasen yargı bağımsızlığı, tarafsız yargının gerekli, fakat yeterli olmayan bir şartıdır. Yargılamada tarafsızlık, yargıçların dünya görüşü, içinde bulundukları sosyo-ekonomik ve kültürel yapı gibi bir çok değişkene bağlı olduğu için gerçekleştirilmesi çok daha zordur.

Teoride birbirinden bağımsız olması gereken siyaset ve yargı, gerçekte hiçbir zaman tam anlamıyla birbirinden ayrı olmamıştır. Aslında bu, Nietzsche'nin "güç istenci" (will to power) olarak ifade ettiği, iktidarın ayartıcılığı dikkate alındığında anlaşılabilir bir durumdur. Siyasal iktidar, bazen kendisine ayak bağı olan yargıyı denetlemek istemekte, yargısal iktidar da güç savaşında "ben de varım" diyerek siyasete direnme ve müdahale etme eğilimi taşımaktadır. Ancak, siyaset ve yargı arasında sürekli bir çatışmadan bahsetmek yanlış olur. Tersine, siyaseti ve yargıyı da içine alan sisteme hakim olan iktidar seçkinleri, çoğu kez bu iki kurum arasında birbirini tamamlayıcı bir ilişki öngörürler. Siyaseten üstesinden gelinemeyen ya da gelinmek istenmeyen işler, yargıya havale edilir. Siyasal içerikli bu işlerin yargıya havale edilmesi, zorunluluktan ve meşruluk kaygısından kaynaklanmaktadır. Sözgelimi, yargı yoluyla siyasal muhalefetin tasfiyesinin birbiriyle ilişkili iki amacı vardır: (a) yapılan işin hukuka uygun, dolayısıyla meşru olduğu, ve (b) tasfiye edilen siyasal hareketin ya da kişinin hukuku çiğnediği, dolayısıyla gayri meşru olduğu izlenimini vermek.

Siyasetin yargısallaşması

Özellikle siyasal nitelikli kararlar yoluyla yargı, siyasal iktidarın belirlenmesine doğrudan veya dolaylı olarak katılmaktadır. Kimilerine göre, Başkan Bush bugün Beyaz Saray'da oturuyorsa, bunu Cumhuriyetçi yargıçların hakim olduğu Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin Florida'daki oyların sayımıyla ilgili "tarihi" kararına borçlu. Yargıçlar için kullanılan "Cumhuriyetçi", "Muhafazakar" ve "Liberal" gibi sıfatlar, ilk bakışta yadırganabilir. Zira, çoğu kez yargıçların politikadan ve politik görüşlerden bağımsız olduklarına ve kararlarına siyasal tercihlerini yansıtmadıklarına inanılır. Oysa bu inancın temelleri pek de sağlam değildir. Uygulamada yargıçların siyasi kimlikleri, bilhassa siyasi nitelikli kararlarda belirleyici olmaktadır. Bunun en iyi örneklerini yine Amerikan Yüksek Mahkemesi kararlarında görmek mümkün. Yüksek Mahkeme'nin 1953 tarihli ırk ayrımcılığını reddeden o meşhur kararından (Brown v. Board of Education davası) hemen önce, siyahları pek de sevmeyen Yargıç Vinson ölür. Mahkeme'nin liberal üyelerinden Yargıç Frankfurter, meslektaşı Vinson'ın ölümü üzerine aynen şöyle der: "Hayatım boyunca ilk kez Tanrı'nın varlığına dair bir işaret gördüm." (3) Diğer yandan, İngiltere'nin eski adalet bakanlarından Lord Scrutton da, yargı tarafsızlığını sağlamanın güç olduğunu, çünkü yargının bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde oluşturduğu politikalar çerçevesinde karar verdiğini söylemektedir. Oluşturulan bu yargı politikasının temel unsurları, (a) öncelikle devletin çıkarlarını, kanunu ve düzeni korumak, (b) mülkiyet hakkını korumak, ve (c) bilhassa Muhafazakar Partiyle özdeşleşmiş olan siyasal görüşlerin ilerlemesini sağlamaktır. (4)

"Farklı ol, bizim gibi ol!"

Yargının siyasallaştığı iddiaları, hem yargıçların ne yaptıkları konusunda ampirik bir gözlemi, hem de ne yapmaları gerektiği konusunda normatif bir temenniyi yansıtmaktadır. Bu temenni, yargıçların kararlarını, mümkün olduğunca, siyasi görüşlerinin etkisinden uzaklaşarak vermeleri gerektiğini ifade eder. Yargının siyasallaşmasının iki ciddi sonucu vardır. Birincisi, siyasallaşan yargının güvenilirliğini kaybetme tehlikesi, ikincisi ise yargının siyasete müdahalesiyle ortaya çıkan "siyasetin yargısallaşması" sorunudur. Bu iki durumda da, güçler ayrılığı gereği kendisine biçilen "siyasal iktidarı denetleyerek özgürlükleri koruma" işlevini yerine getiremeyen bir yargının meşruluk krizi ortaya çıkacaktır. Özellikle siyasetin yargısallaşması, siyasal alanı muhalefete ve "siyasi zenci"lere kapatarak demokratik rejimlerin karabasanı olan temsil krizine de ebelik yapmaktadır. Temsil krizini aşmanın bilinen en etkili yolu katılımdır. Siyasal katılım ise ancak herkesin kendi kimliği ve farklılığıyla oyuna müdahil olduğunda anlamlıdır. "Farklı ol, bizim gibi ol!" anlayışının hakim olduğu bir siyasal kültürde, çoğulculuktan söz edilemez. Böyle bir siyasal iklimde ancak hipokrasi yeşerebilir. "Öteki"nin "beriki"leşmeye zorlanması ve muhalefetsiz bir demokrasi arayışı, beraberinde iki yüzlülüğü ve maskeli bir sosyal/siyasal yaşamı dayatır. "Beriki"leştiğini ispat için yüzündeki beyaz boyayı gösteren "siyasi zenci"ler de, "öteki"ne damarlarındaki kanları değiştirmeden "beriki"leşemeyeceğini söyleyen "siyasi egemen"ler de aynı büyük yalanı yaşamaktadır.

Sonuç olarak, bugün bazı ülkelerde yargı bağımsızlığı değil, siyasetin bağımsızlığı tehlike altındadır. Siyasetin kendi dinamiklerinden uzaklaştırıldığı, muhalefetten arındırıldığı, siyasal alanın sınırlarının ve aktörlerinin yargısal iktidar tarafından belirlendiği bir ortamda "siyasetin bağımsızlığı" sorunu vardır. Bu sorunun doğal sonucu, iktidarın siyaseti terk etmesidir. İktidarsız siyaset de tanım gereği patolojik bir durumu yansıtır. Siyasetin vesayet altında olduğu böylesi bir durumda ne hukukun ne de seçim ve oy gibi demokratik mekanizmaların itibarı olur. Ve aktüalitenin sığlığında boğulanlara sinir bozucu bir soru: Siyasetin muktedir olmadığı yerde, seçimlerin sonucunda kimin iktidara geldiği ya da geleceği çok da önemli mi?




* Bu yazı, 26 Eylül 2002 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanan "Siyasetin en derin krizi" başlıklı yazının gözden geçirilmiş şeklidir.

1- F.Bastiat, Hukuk, Çeviren: Y.Arsan, (Ankara:LDT Yayınları, 1997), s.4.
2- L. Tolstoy, Hacı Murat, Çeviren: N.Önal, (İstanbul: Cem Yayınevi, 2002), ss.91-92.
3- Aktaran: D.Pannick, Judges, (Oxford: Oxford University Pres, 1987), s.26.
4- ibid., s.45. İngiliz yargısının politik eğilimleri için ayrıca bkz. J.A.Griffith, The Politics of Judiciary, (London:Fontana, 1985).

ozcanhukuk
30-11-2002, 22:35:30
Selçuk'tan yargıya ağır eleştiri
Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk, Yargı'nın Hukuk Sınavı Türkiye'nin Demokrasi Sınavı adlı kitabında, Sabih Kanadoğlu, ve Aysel Çelikel'i, Erdoğan davasında takındıkları tavır nedeniyle ağır bir dille eleştirdi.
Kanadoğlu keyfi davrandı
Erdoğan'la ilgili Yargıtay Kararı'nın, hukukun temel ilkelerini yıktığını savunan Selçuk, Erdoğan davası kararı nedeniyle Türk Yargısı'nın sınıfta kaldığını da belirtti. Selçuk'a göre bu kararla hukukun temel ilkeleri yıkıldı..
Erdoğan'la ilgili Yargıtay Kararı'nın, hukukun temel ilkelerini yıktığını savunan Selçuk, Erdoğan davası kararı nedeniyle Türk Yargısı'nın sınıfta kaldığını da belirtti. Selçuk, "Bu olayda yaşananlar düzeltilmedikçe, hukuk düzeni geri getirilmedikçe, hiçkimse huzur bulamayacaktır" dedi.

Yasalarda yapılan değişiklikler sonucu suç olmaktan çıkan eylemlerle ilgili bilgilerin adli sicil kaydından silinmesi için yargı kararına gerek olmadığını vurgulayan Yargıtay Eski Başkanı, Erdoğan davasında yaşananları, "Yaşananlar inanılacak gibi değil" şeklinde yorumladı. Selçuk, Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin AK Parti lideri hakkındaki kararının, 'yargılamada bir aşama bitmeden başka bir aşamaya geçilemeyeceği' ve 'kesin hüküm dokunulmazlığı', 'davasız yargılama olamayacağı' gibi hukukun temel ilkelerini yıktığına dikkat çekti. Hukuka toz kondurmaması gereken çevrelerin karara sessiz kalmalarını da kınayan Sami Selçuk, "Ses çıkaranlar da hukuku değil yanlışları savunuyorlar. Ortada yitip giden hukukla kimse ilgilenmiyor" ifadesini kullandı.

Sami Selçuk, Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin Erdoğan kararını, 'ağır yanılgılarla dolu sakat bir karar' olarak tanımladı. Yüksek Daire'nin, Diyarbakır 3 nolu DGM'nin duruşmasız yargılama yapmasını yanlış bulduğunu hatırlatan Selçuk, eleştirilerini, "Eğer duruşma zorunlu ise, 3 nolu DGM'nin kararı bozulmalıydı. Nitekim, 'duruşma' gibi, yargılamanın en önemli aşaması savsaklanarak verilen her karar, Yargıtay tarafından bugüne değin bozulmuştur. Duruşmayı da ilk mahkeme yapar. Yargıtay, onun yerine geçerek duruşma yapamayacağı gibi, duruşmasız verilen bir kararı da onayamaz" şeklinde sürdürdü. Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin, Diyarbakır 4 nolu DGM'nin kararını 'yok' hükmünde kabul ettikten sonra, kararı iptal ettiğini vurgulayan eski Yargıtay Başkanı Selçuk, "Yok hükmündeki bir kararın bozulmasına-iptaline gerek yoktur" dedi.

Dönemin Adalet Bakanı Aysel Çelikel'in de, Kanadoğlu tarafından açık şekilde görevinin gasbedilmesine göz yumduğunu vurguladı.

Kanadoğlu'nun, kesinleşmiş bir yargı kararını, Adalet Bakanlığı'nın yazılı emri olmadan Yargıtay'ın önüne getirmesinin açık bir 'yetki gaspı' olduğunu savunan Emekli Yargıtay Başkanı, "Kanadoğlu, hukukta ve uygulamada emsali görülmemiş bir tutum sergilemiş, hukuku kendine göre yorumlayarak, kendinden menkul bir 'Türkiye C. Başsavcısı' yetkisini kullanmış; ilkeleri dışlamış, daha vahimi, yargının değil yürütmenin içinde yeralan Adalet Bakanlığı'na ait yazılı emir verme görevini gaspetmiş, hiçbir yetkisi olmadığı halde Adalet Bakanı'nın gözü önünde yerel C. Başsavcısı'na buyruk vererek yetki gaspıyla dosyayı getirtmiş; 'davasız yargılama olmaz' ilkesini hukuk devleti diye diye çiğnemiştir" dedi.


Basından...
Internethaber 30 Kasım 2002 13.41

erolkara
02-12-2002, 15:13:08
Ülkede yanlış yerlere bağlı kuruluşlardan biri de Adalet mekanizmasıdır. Bu tür güçler siyasal bir eğilime bağlanamaz. Bizler Osmanlının soyundan gelmekteyiz. Duraklama dönemine kadar padişah -kadı ilişklilerine baktığımızda gerçek bir adalet olgusuna ve saygısına sahip bir toplum görürüz. Bir kadı padişaha diz çöktürebilir toplum içinde bulunduğunda derin bir korku-saygı görebilirdi. Ancak duraklama , gerileme ve Cumhuriyet dönemi Türk yaşamında gerileyen güç hukuk dünyasında da olmuştur.Bunun Suç kimde bu ayrı bir konu.
Ancak ASLA VE KAT'A hediyeye (?) bakmayacak , kim olursa olsun daima karşısında DİK ve ONURLU bir yargı görecek toplumun yargıcı olmak ekonomik yönden zayıf bir kadro ile oluşturulamaz.Tabii ahlak duygusuda çok önemli...Sonra Hak'tan korkmayan , ahlakı çökük bir yargı insanını ekonomik yönden ne kadar güçlendirirseniz güçlendirin sonu TİRAN 'lıktır.
Bana göre bir Diyanet , bir Silahlı kuvvetler vs. gibi bağımsız bir yargı gücü oluşturulmalıdır. Buna hiç bir siyasi organ müdahele şansına sahip olmamalıdır.
Tabii ki siyasi bir gücün altında bulunan , ekonomiden dolayı barolarının bile şaibeden kurtulmayan bir hukuk sistemi güçlü olamaz...
Yanlış mıyım , ne dersiniz....

EROL KARA

ozcanhukuk
08-11-2003, 00:39:49
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı Fadıl İnan'ın türbanlı sanığı duruşma salonundan çıkarması ile yeni bir tartışma başladı ve başlayan bu tartışma AHİM'e kadar uzandı.Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı Fadıl İnan'ı Hukuki Araştırmalar Merkezi, türbanlı sanığın duruşmaya alınmaması nedeniyle Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikayet edecek.

Hukuki Araştırmalar Merkezi Başkanı Avukat Yakup Demirel, Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı Fadıl İnan'ın türbanlı sanığı duruşma salonundan çıkarmasına "savunma hakkı kutsaldır, engellenemez" diyerek tepki gösterdi.

Demirel, yaptığı yazılı açıklamada, kamusal alanda başörtüsü kullanmama kuralının ancak devlet görevi yapanlar için söz konusu olabileceğine dikkat çekerken, mahkemelerde sanık, tanık, bilirkişi sıfatıyla davet edilen ve yargılamanın tarafı olan durumlarda kamu alanından bahsedilemeyeceğini kaydetti.

Yapılan uygulamanın kesinlikle hukuk dışı olduğunu söyleyen Demirel, "Hukuki bir sivil toplum kuruluşu olarak bu konuyu takip edecek ve her türlü hukuki yolu deneyerek gerekirse bu konuyu AİHM'e götüreceğiz" dedi.
Sanığı duruşmada dinlemeden verilen bir karar kısacası savunmasız yargılama adil olabilir mi?
Yargıtay 4. CD'nin bu uygulaması yarın Anadolu'ya sıçrarsa neler olabileceğini bir düşünün. Adaletin dağıtılmasında insanların türbanlı ve türbansız olarak ayrımlanması...İnsanların Adalet aramak için öncelikle türbanını çıkarmaya zorlanması..."Önce inancından vazgeç,sonra adaleti talep et" mantığının Anadolu'da genelleşmesi...Ve üstelik Ezici bir çoğunlukla seçimi kazanıp hükümeti kurmuş iktidarın aksini düşünmesine rağmen böyle bir uygulama yapılabilmesi...Yargı bürokrasisinin siyasal bir konu olan Türban'ı asli görevi olan Adalet'in önüne geçirebilmesi,memleket beklediği adalet iken bunun yerine ve bunsuz siyasal sorunlara çözüm aramaya soyunmak...Yargının siyasallaşması yahut da siyasetin yargısallaşması...

PAPYON
08-11-2003, 00:48:13
Kral Çıplak,

Desem de demesem de.

gurel67
31-10-2007, 22:51:14
Kesinlikle yargı siyasallaştırılıyor.Çünkü adelet mekanizması bakanlık elinde Ağalar ne isterse o olur.koltuk sevdası olanlarda o emirlere uyar.

Adıkutlu
01-11-2007, 09:24:34
Demoktatik parlamenter sisteme olan inancımı bir kenara koyarak, her zaman savunduğum ve olmasını arzuladığım bir şey vardır. Bir ülkenin devlet düzeninin iyi işlemesi,geleceği ve bireyin devletine güveni için Milli Eğitim, Adalet ve İçişleri Bakanlığının partiler üstü olması gerekir. Bakanından , müsteşarından, genel müdüründen, daire başkanından, şube müdürüne kadar herkezin, kendi içinde temayüz etmiş, o makam için yeterli bilgi ve birikime , belli kriterlere sahip kişiler arasından atanmalıdır diye düşünüyorum. Bu bakanlıklara siyasi irade hiç bir şekilde müdahale etmemelidir. Bakanlıklar kendi içinde ve bakanlığın özelliğine göre yapılanmalı, tayin-terfi ve görevde yükselmenin belli kriterleri olmalı, uygulamalarını, hedeflerini milli bir politika ve strateji etrafında geliştirmelidirler. Belki o zaman devletin hakimini, savcısını, öğretmenini, polisini siyasetin dışında tutabiliriz.

Saygılarımla.

hukuk ve adalet
03-11-2007, 16:10:48
Türkiye'de yargı siyasallaşmıştır,yargı bağımsızlığı kalkmıştır. Hukuk devleti normlarından uzaklaşılmıştır. Yasaların hükmettiği söylenen toplumda, sosyal-ekonomik-insan hak ve özgürlükleri yine yasalarla elinden alınarak,insanlar çaresiz bırakılmakta, bir kılıf uydurulup "yasaldır, ben yaptım oldu "ya getirilmektedir.

80 000 hukuk eğitimi görmüş bireyin yaşadığı toplumda Anayasa Mahkemesi Başkanlığına özel yöntemler, kararlarla seçilmiş, adım adım yaklaştırılmış, hukuk eğitimi bile almamış kişi getirilmekte, barodan tık yok.insaf.

Yargıtay Cumhuriyet eski başsavcısı Sabih Kanadoğlu açtığı davaları tarihleriyle sıralıyor, yanıt yok, sümen altı. Vatandaş ne yapabilir, vatandaşa ne yapılıyor, tabloya baksanıza.

Sonra da başbakan, Uğur Dündar programına katılıp,vatandaşa, "yargının içine ......mışlar" diyebilmektedir.

Bunu yapan ben,biz, bu foruma katılanlar mı dersiniz?

Toplumu ümmete, vatandaşı dilenci ve köleliğe başka nasıl getirebilirsiniz ki?

Tarikatların iktidar, egemen olduğu toplumda başka ne görebilir ne bekleyebilirsiniz ki?

Nasıl hukuk devletinden sözedebilirsiniz ki, yargıyı tartışalım?

monica
02-12-2007, 20:41:31
Muhalefetin itirazlarına rağmen hakim ve savcıların mulakatla işe alınmasını
öngören yasa TBMM' de kabul edildi.
5 yıllık deneyime sahip 35 yaşını doldurmamış avukatlar da hakim ve savcı adylığına başvurabilecek.

Yargının zaptı yakın...Oktay Ekşi 2/12/2007


Hedefe bir adım daha mı?

Ne demişti Fethullah Hoca? “Adliye’de, Mülkiye’de mevcut olanlar mevcudiyetlerini korumazlarsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız. Bir taraftan o kanun ve kuralları, diğer taraftan da kanun ve kural adamı olma imajını kullanmalıyız. Yani sizi gören, ‘Bunlar kurallara harfiyen riayet ediyorlar’ demeli. Taa ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım arkadaşlarımızın. Hukuk sistemini didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım. Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz.

Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz.”


***

Ayda en az bir kez okuduğum bu sözleri, Adalet Bakanlığı’na “mülakatla hakim ve savcı alabilme” yetkisi veren yasanın Meclis’te kabul edildiğini duyunca dün bir kez daha okudum!

Şimdi 4 bin yeni hakim ve savcı alınacak; bunları da Adalet Bakanlığı bürokratları seçecek!

Fethullah Hoca’nın sözünü ettiği “zaman” geliyor mu ne?

2/12/2007 Mustafa Mutlu. Vatan

Av.Abbas Bilgili
05-12-2007, 02:16:55
Mülakatla hakim savcı almanın kötüye kullanmaya müsait olduğu kesin olmakla birlikte, bu uygulamanın 1930'lu yıllardan bu yana yapıldığını unutmayalım.

Bu uygulama kötü bir uygulama ise, bunu yıllardır yapanları eleştirmeyenlerin şimdi eleştirmesi biraz iki yüzlülük olmuyor mu?

Üstelik eski yıllarda yazılı sınavı da Adalet Bakanlığı yapıyordu. Şimdiki yazılı sınav ÖSYM tarafından yapılıyor.

Biz bu memlekette “Hükümetten 5 bin kişilik kadro çıkardım. Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP'ye mi verseydim, Refah'a mı verseydim?” diyen Adalet Bakanları gördük. Hafızam beni yanıltmıyorsa 50. Hükümetin CHP'li Adalet Bakanı Mehmet Moğoltay'dı bunu söyleyen. Bu sözler kadrolaşmanın ta kendisiydi.. Bunu yapan parti şimdi AKP'yi eleştiriyor. Senin eleştirmeye hakkın yok ki.. Önce kendine bak, ondan sonra konuş. İnandırıcı olmuyor...

monica
05-12-2007, 21:05:55
Bu uygulama 1930 lu yıllardan buyana yapılıyorsa neden madem AKP Konuyu TBMM'sine getirip yasada diyişiklikler yaptı. Bu kadar insan basın hayelmi gördü. yazılan cizilenler basından öyrendiklerimiz yalan'mı şimdi?

Tangör Evren
05-12-2007, 23:34:01
yok öyle bir şey.

Av.Abbas Bilgili
06-12-2007, 00:44:48
Hakim ve savcıların mesleğe alınması, benim bildiğim kadarı ile çok eskiden bu yana (sanıyorum 1930'lu yıllardan bu yana) Adalet Bakanlığı'nca yapılan bir yazılı sınavla ve yazılı sınavı kazananların katıldığı mülakatla yapılıyor. Yazılı sınav, son yıllarda ÖSYM aracılığı ile yapılmaya başlandı. Yeni çıkan yasada da yazılı sınavın ÖSYM tarafından yapılacağı hükmü mevcut.

Benim bildiğim yanlış ise lütfen bilenler anlatsın da biz de öğrenelim; bugüne kadar bu işler nasıl yapılıyordu...

Yazılı sınav yapılmıyor muydu?
Mülakat yapılmıyor muydu?

Av.Başak Şahin
06-12-2007, 14:02:21
Yapılıyordu. Zaten yazılı sınav duyuruları yapıldıktan sonra mahkemeye başvuruluyordu, bu yapılacak olan sınav yasal değildir diye, geçen sene de hatırlanırsa kasım ayında yapılacak sınav iptal edilmiş, yönetmeliğin yürütülmesi durdurulmuştu. Daha sonra sınav nisanda yapılmıştı. Bu davaları açan Yarsav, Adalet Bakanlığı'nın hakim, savcı adaylarını belirleme yetkisinin olmadığını, bu yetkinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na verilmesi gerektiğini söylüyordu. Şimdiye kadar bu yetkinin kim tarafından kullanılacağı konusunda kesin bir yasal dayanak yokken, bu kanun değişikliği ile birlikte Adalet Bakanlığının yetkisi olup olmadığı hususu tartışmalardan arınmıştır.

commodore1tr
06-12-2007, 23:28:33
Sayın Tangör Evren çok kısa ve öz söylemiş yok öyle bir şey diye. Çünkü muhataplarının bu konuda bilgili olduğunu varsaymış. Nitekim Değerli yöneticimiz Başak Şahin konuya aydınlık getirmiş hükümeti aklamış olmuş bitmiş. Ama külli hatalı...

Hadi bizleri geçtik genç hakim savcı ve avukatlarıda geçtik. Gelin bir bakalım;

Emekli Hakim ve Adalet Başmüfettişi Mehmet Orhan Yarar , son günlerde bakanlar ve bazı gazeteciler tarafından sık sık tekrarlanan “Hakim ve savcı adayları için 1934’ten beri mülakat yapıldığı” bilgisinin tamamen gerçek dışı olduğunu belirtiyor.

“Hakim adaylarının alınması başlangıçtan beri Adalet Bakanlığı’nca yapılmaktaysa da mülakat usulü 24 Şubat 1983 tarihinde uygulanmaya başlanmıştır” diyen Yarar buna örnek olarak kendi tayinini de göstermiş.

1965 yılında hakim adaylığı için Adalet Bakanlığı’na müracaat ettiğini, derecesinin “iyi” olduğunu ve geç kadro verildiği için sırasının 1967’de geldiğini, kendisinin ve 1983’ten önceki diğer hakim ve savcıların sadece “diploma dereceleri ve müracaat tarihine göre” kabul edildiğini anlatırken, sonradan getirilen mülakat sisteminin iyi niyetle başlatıldığını ama maalesef partizan iktidarlar için imkân yaratılmış olduğunu söylüyor.

1990 yılında Bakanlık tarafından yurt dışına gönderilen hakimler arasında olan Mehmet Orhan Yarar Fransa’nın Bordo şehrinde hakimlerin staj akademisine gittiklerini, orada adayların Adalet Bakanlığı’ndan tamamen ayrı ve özerk (malî özerkliği de olan) bu akademi tarafından imtihanla ve tamamen aldıkları dereceye göre seçildiğini anlatmış.

Bu seçilen adaylar da iki yıl boyunca psikolog, sosyal bilimci ve ruh sağlığı uzmanlarından oluşan bir kurul tarafından takip ediliyormuş.
“Hakim teminatı ve yargı bağımsızlığı olmayan yerde başta basın özgürlüğü olmak üzere vatandaşların temel hak ve özgürlükleri korunamaz.”

Şimdi şöyle bir düşünelim; 21. yüzyıl Türkiye’sinde “YÖK’ün başına daha özgür düşünceli biri gelirse iyi olur” diyerek Yüksek Öğretim Kurumu’nu da kararlarına hiç itiraz etmeyecek duruma getirmek isteyen bir iktidar “1934’ten beri böyle” mazeretiyle yargıyı siyasi iradeye bağımlı halde mi tutmaya çalışmalı yoksa Fransa’nın ve diğer medeni ülkelerin yaptığı gibi özgürleştirmeye mi?

Bağımlı tutmaya çalıştığına göre YÖK’le ilgili isteği nasıl bir çelişkidir?

Peki bir adım öteye gidelim. Bu kanun ne diyor ?( bizi ilgilendiren bölümü...)

Yazılı sınavda 100 üzerinden en az 70 alanlar arasında mülakat yapılarak hakim ve savcı seçilecek .Mülakata başlangıçta sadece Adalet bakanlığından bürokratlar katılıyordu ( Yani bakanın seçeceği kendisine bağlı üst düzey bürokratlar doğru deyişle sadece Ak partililer...) AB buna OHAAAA diyince lütfedilip 7 üyeden ikisinin Yargıtay ve Danıştay temsilcisi olmasını hükme bağladılar.

Şimdi Ab reformları içerisinde yer alan hukuk reformuna bağlı bu uygulama Ab nin ve Avrupa Konseyinin uzman hakimleri çalışması incelemesi sonucunda ortaya çıkan sonuç olan '' Türkiyede yargı bağımsız değildir.'' sonucu olacaktı.

Peki bu kişiler neden böyle demişti. Çünkü Hakimler ve savcılar Yüksek kurulunun başkanlığını siyasal bir kimlik olan adalet bakanının yapması müştaşarının da kurulun tabii üyesi olmasını yadırgamışlardı. ( Müsteşerı anımsayın sayıştay seçimini yaptırmamak için neler yaptı mahkemeye giderken döndü... ) Özlük işlerinin doğrudan yeniden oluşturulacak kurul tarafından görülmesini tayinlere ve görevlendirmelere adalet bakanlığının karışmaması gerektiğini belirtmişlerdi.

Şimdi merak ediyorum aynı uzmanlar yeni yasanın bırakın bunu sağlamayı tam tersine yargı ve savcı adaylarının çoğunluğunu adalet bakanlığı bürokratlarınca oluşan bir kurulca mülakata tabi tutulacağını öngörmesine ( Ki bunlar hukukçuda değil ) özelliklede Danıştay ın verdiği iptal kararını geçersiz kılmak amacıyla çıkartıldığını öğrendiklerinde ne diyecekler ? Hukuk eğer bu kanun dönmezse tamamen siyasallaşacaktır. En azından 2008 yılından itibaren atanacak hakim ve savcıların hep şaibe altında kalmasına yol açacaktır ki buna kimsenin hakkı yoktur... 35 yaşına kadar olan avukatlar ne demek onuda çok iyi düşünün...

Kadı ki burada benim hemen hemen tüm görüşlerine saygı duyduğum sayın Abbas Bilgili ye katılma şansım yoktur. '' Biz bu memlekette “Hükümetten 5 bin kişilik kadro çıkardım. Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP'ye mi verseydim, Refah'a mı verseydim?” diyen Adalet Bakanları gördük. Hafızam beni yanıltmıyorsa 50. Hükümetin CHP'li Adalet Bakanı Mehmet Moğoltay'dı bunu söyleyen. Bu sözler kadrolaşmanın ta kendisiydi.. Bunu yapan parti şimdi AKP'yi eleştiriyor. Senin eleştirmeye hakkın yok ki. Önce kendine bak, ondan sonra konuş. İnandırıcı olmuyor...'' demiş.

Ee aynı mantıkla gidersek biz bu ülkede hata yapan ve hatayla insan hayatını sona erdiren mahkemeler yargıtaylar gördük. O zaman tüm hatalı idamları afları hoş görelim nasılsa eskiden yapılmış daha beteri yapılsada olur. Kötü örnek, örnek değildir.
Selam.

Av.Başak Şahin
06-12-2007, 23:54:45
Sayın commodore1tr,
"Hukuk eğer bu kanun dönmezse tamamen siyasallaşacaktır" demişsiniz. Bu kanun Sayın Gül tarafından yurt dışı gezisinden döner dönmez onaylandı. Hatta bu konu, geçen günkü 2008 bütçe görüşmelerinin yapıldığı TBMM toplantısında da gündeme getirildi (TBMM Tv de bizzat izledim), Deniz Baykal, jet onay yapıldı dedi, başbakan ise buna cevaben "biz bu ülkede 15. günün son dakikasına kadar bekletildiğimiz günleri de hatırlıyoruz, kimsenin buna hakkı yok" şeklinde bir beyanda bulundu. Sanıyorum yine bu toplantıdaydı, mülakat daha yapılmadan önce, mülakatı yapan kişilerin ellerine listelerin verildiği, bu listelere göre değerlendirmenin yapıldığından da bahsedilmişti, bunun dedikodusu bile korkunç. Neyse, bunlar biraz ayrıntı oldu, sonuç olarak kanun onaylanmıştır, geçmiş olsun. Mülakatı yapacak ve değerlendirecek olan kişilerin bulundukları görev bakımından bu görevi tarafsız bir şekilde yapamayacakları konusundaki düşüncelerinize tamamen katılıyorum. Umarım bu nedenden dolayı ilgili maddeler anayasa mahkemesine götürülür.

Av.Abbas Bilgili
07-12-2007, 01:14:20
Bu konudaki ilk cevabımda da belirttiğim gibi, mülakat kötüye kullanmaya müsait bir yoldur. Bu mülakat hangi parti döneminde yapılırsa yapılsın mutlaka partizan amaçlara hizmet edecektir. AKP'nin kendi amacı için kullanacağı kesindir. Ancak aynı yetkiyi diğer partiler de kullansa onlar da kendi amaçları için kullanacaklardır. Ben bu konuda hiç bir siyasal partiye güvenmiyorum. CHP ve Mehmet Moğoltay olayı bunun geçmişteki somut bir örneğidir. Bukadar somut bir tarafgirlik olgusu bugünkü kadar eleştirilmemişti. Bu nedenle bugünkü eleştirileri bu açıdan çok samimi bulmuyorum.

Aslında, mükemmel bir sistemi bulmak da kolay değil. Bu işi tamamen siyaset dışı bürokrasi olması gereken Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na bırakmanın çözüm getireceğini sanmıyorum. İdeal dengeyi sağlamak lazım ama nasıl?

Bizde sistem tam oturmadığından ve demokrasimiz gerekli olgunluğa ulaşmadığından, sürekli eleştiri konusu olacaktır.

1930'lu yıllardan bu yana mülakat yapıldığını bir çok yerde okudum. Okuduklarım yanlış mı bilmiyorum. Şayet o yıllarda mülakat yapılmıyorsa, yazılıyı kazanan kapıdan içeri giriyor demektir ki, bu da biraz tuhaf gelmiyor mu size?

hukuk ve adalet
09-12-2007, 00:13:18
Sivil toplum örgütleri birlikteliği ile 9 Aralık 2007 Pazar günü saat 12:00’de Ankara Tandoğan Meydanında düzenlenecek “BAĞIMSIZ YARGI” mitingine tüm meslektaşlarımızın cübbeli olarak en geniş katılımı, BAĞIMSIZ SAVUNMA, BAĞIMSIZ YARGI’NIN, BAĞIMSIZ YARGI GERÇEK HUKUK DEVLETİ’NİN, GERÇEK HUKUK DEVLETİ DE EKSİKSİZ DEMOKRASİNİN VAZGEÇİLMEZ KOŞULU olduğuna inancımızı gerçekleştirme yolunda önemli bir ivme olacaktır.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANLIĞI

Değerli forum katılımcıları,

Hadi biz meslekten değiliz,sade vatandaşız bilmiyoruz. peki bu tepkileri gösteren konunun sahibi örgütler, kişiler için yorumunuz nedir?

Forumda bu tür kayırma ve kurumları siyasallaştırmadan geçmişe dönük örnekler verilmiş, bunları önleyici tedbirler mi alınmalı yoksa körükleyici yöntemler mi geçerli kılınmalı?

Emniyet teşkilatı ne hale getirildi, sonra kolluk kuvvetlerinin yetkileri arttırıldı, sıra şimdi yargıya geldi.

Kamudaki siyasallaşmayı her kurum ve kuruluşta infialle, hiçbir dönemde olmadığı şekilde izliyoruz. Ama Yargı çok farklı, orada siyasallaşma hukuk devletinin sonu demektir.

Diğer kurumlarda da yazılı sınavlar yapılıyor, hem de 2-3 aşama, 13000 kişide 6.,17 000 kişide 8.olan kişi, mülakatta elenebiliyor. Bunları sineye çektik, çaresiz bırakıldık sesimizi duyuramadık ta, yargının bu interlanda girmesini polemik yapmamak konusunda duyarlı olmalıyız.

İşte size örnekler;

Tartışmalı hakim-savcı yasası yürürlükte

Barolar ile Hakimler ve Savcılar Birliği başta olmak üzere akademisyen ve sivil toplum kuruluşlarının da tepki gösterdiği, hakim ve savcıların mülakatla işe alınmasını öngören yasa, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.
5720 sayılı “Hakimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bundan böyle hakim ve savcılar Adalet Bakanlığı’nca yapılacak mülakatla alınacak. Mülakatta, “muhakeme gücü, bir konuyu kavrayıp özetleme ve ifade etme, genel ve fiziki görünüm, davranış ve tepkilerinin mesleğe uygunluğu, liyakat, yetenek ve kültür, çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişime açıklık” kriterleri esas alınacak. !!!!!!!!!!!!!!!!

Hukuk fakültelerinin verdiği diplomaların geçerliliği nereye kadar, nedir?

Yargıçlar ve Savcılar Birliği, hakim ve savcı yasasıyla ilgili 'Anayasa'ya aykırılık' talebinde bulunacağını açıkladı. Birlik, ''Cumhurbaşkanı'nın yasayı bu kadar kısa sürede imzalaması üzüntüyle karşılanmıştır'' dedi.

Meclis'te YARSAV gerginliği
Hakim ve savcı atamalarına yeni düzenleme öngören kanun değişkiliği için komisyon toplantısına katılmak isteyen YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'na, ''Size resmi çağrı yapmadık'' diyerek izin verilmedi. CHP'liler tepki gösterdi.

Cumhurbaşkanı Gül’ün jet hızıyla onaylayarak rekor kırdığı Hakimler ve Savcılar Kanunu, yürürlüğe girdi
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ‘yargıda siyasallaşma’ eleştirilerine hedef olan barolar ile Hakimler ve Savcılar Birliği başta olmak üzere akademisyen ve sivil toplum örgütlerinin tepki gösterdiği, hakim ve savcıların mülakatla işe alınmasını öngören yasayı jet hızıyla onayladı. Yasa, dün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, hakim ve savcı atama yöntemini belirleyen yasanın, yargıya yönelik kuşatmanın bir uzantısı olduğunu savunarak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yasayı hızla onayladığına dikkati çekti. Baykal, "Cumhurbaşkanı'nın bu süreçte kendisine biçilen rolü itaatle uygulamış olması da olayın bir başka üzücü yanıdır" dedi. CHP Genel Başkanı Baykal, Parti Meclisi (PM) toplantısı öncesinde açıklamalarda bulunarak soruları yanıtladı.

Kim doğru,kim yanlış?

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
09-12-2007, 19:12:59
GEÇİCİ MADDE 1- 15/10/2006 tarihinde yapılan idarî yargı hâkim adaylığı yazılı yarışma sınavında, bu Kanunun 9/A maddesinin beşinci fıkrasında belirtilen bir katı fazla kadro içinde kalanlardan mülâkatta başarısız sayılanlar, bu Kanun hükümlerine göre yeniden mülâkata alınırlar. Bu şekilde çağrılanlar bakımından önceden kadro ilânı şartı aranmaz. Bunlar arasından başarılı olanların adaylığa atamaları yapılır.
Birinci fıkrada belirtilen yazılı yarışma sınavı ve 25/6/2007-6/7/2007 tarihleri arasında yapılan mülâkat sonucuna göre atamaları yapılanların hakları saklıdır. Bu adayların meslek öncesi eğitimleri kaldığı yerden devam eder.

**********

Eskiden beri bu sistem bu şekildeydi de, AKP neden durduk yerde bu sistemi değiştirme gereği duydu? Madem ki uygulama yeni yasada öngörülenle aynıydı da neden yasa değiştirildi? Bu uygulamanın 1930 lardan beri bu şekilde uygulanagelmekte olduğunu belirten AKP lilere sorulması gereken en önemli soru budur kanımca...

Benim aklıma şu cevap geliyor; Hakimlerin C.savcılarının mesleğe alınmasında mülakatı kimin yapacağı tartışmalarının gölgesinde kalan geçici 1. madde. Geçici maddeyi okuduğunuzda, Danıştay'ın geçtiğimiz dönemlerde İdari Yargı Hakimlik Sınavı'nı kazanan aday adaylarının mülakat sınavına alınmalarına ilişkin yürütmenin durdurulması kararı üzerine çıkarılan bir hüküm olduğunu göreceksiniz. Yani bu kanun, yargının kararını bertaraf etmek, hukukun üstünlüğü ilkesini ayaklar altına almak için çıkarılmıştır. Danıştay kararını ve geçici 1. maddeyi dikkatle okursanız ne demek istediğimi anlayacak, yargının önüne yasalarla geçildiğini, yargı kararlarının tanınmadığını, hukukun nasıl katledildiğini, daha da acısı hukukun gene hukukla vurulduğunu fark edeceksiniz. İşte asıl tepki buna olmalıdır, işimize gelmeyen her yargı kararını bertaraf etmek için yeni bir yasa değişikliğine giderek mi demokratlaşacağız, hukuk devleti olacağız?.. Lütfen artık siyaseti bir kenara bırakalım...

Av.Emrah Yavuzcan
09-12-2007, 19:18:34
Dekanlar Hakim ve Savcılar Kanunu’nu eleştirdi
Hukuk fakültelerinin dekanları, hakim ve savcıların belirlenmesinde, mülakatın Adalet Bakanlığı mensupları tarafından yapılmasına karşı çıktı.

20 hukuk fakültesinin dekanı, Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda değişiklik yapan kanunla ilgili bir duyuru yayınladı. Dekanlar, sınavın ikinci aşamasını oluşturan mülakatı yapacak kurulun Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenmesi ve kurulda belirli sayıda hukukçu öğretim üyesinin görevlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Duyuruda, “Mülakatın ağırlıklı olarak Adalet Bakanlığı mensupları tarafından yapılmasını öngören kanuni düzenleme, yargı bağımsızlığı açısından sistemsel bir sorun yaratmaktadır ve mutlaka değiştirilmesi gereklidir” denildi.

arıza
09-12-2007, 19:31:29
Yargı bağımsız mı? Yargı siyasallaşıyor mu?

Tarih 5 Aralık 2007, bir TV kanalında aynı konu tartışılıyor. Konuklardan biri YARSAV (Yargıçlar-Savcılar Birliği) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, yargının nasıl siyasallaştığını, YARSAV'ın neden kapatılmak istendiğini anlatıyor, ilk kez neden Anayasa Mahkemesi'ne gittiklerini açıklıyor...

Programın sunucusu soruyor; 9 Aralık'taki mitinge katılacak mısınız? Sayın Eminağaoğlu, ne evet diyor ne de hayır... Konuyu ustalıkla değiştiriyor... Sunucu tekrar soruyor, bu mitinge önayak olan derneklerden birisi de sizsiniz değil mi?.. Konu yine ustalıkla değişiyor...

Tarih 9 Aralık 2007, Tandoğan'da miting başlamk üzere, konuşmacılar arasında Sayın Eminağaoğlu da sayıldı... Zaman ilerliyor, konuşmacılar birer birer mikrofonu ele alıyor... Sayın Eminağaoğlu ne oluyorsa konuşmasını yapmıyor, hiçkimse bir açıklama yap(a)mıyor...

Şimdi bu tabloya bakın, takkelerinizi önünüze koyun düşünün ve cevap verin.

Yargı bağımsız mı?..

Av.Abbas Bilgili
11-12-2007, 21:03:37
Dilek Hanım;
Sizi miting meydanında çok aradım ama bulamadım. Telefonunuz da kapalıydı. Selamlar.

albaybektas
11-12-2007, 21:52:21
Ben bir hukuk personeli olmamama rağmen;hukukun üstünlüğüne çok önem veren bir vatandaşım.Hukuk herkesin ihtiyaç duyacağı önemli bir işlev ;toplulukların ise, KAN VE SUYA olan, gereksinmeleri gibi vazgeçemiyeceği tek ANA UNSURDUR.Yargının kontrol altına alınarak topluma baskı ve korku vermek:telafisi imkansız yaralar açar ve sonuç;HÜSRAN olur.Lütfen yargıya dokunmıyalım.ÇOK HEMDE PEK ÇOK DÜŞÜNELİM.

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
12-12-2007, 01:05:38
Dilek Hanım;
Sizi miting meydanında çok aradım ama bulamadım. Telefonunuz da kapalıydı. Selamlar.

Sormayın Abbas Bey (Madem sordunuz düşme hikayemi bir de size anlatayım :) ), cumartesi günü tüm hazırlıklarımı yapmıştım ama akşam üzeri işhanındaki temizliğin gazabına uğradım. Merdivenlerden kayarak düşünce maalesef miting hayal oldu, orada değildim ama gönlüm sizlerleydi...

Av.Selin Çam
13-12-2007, 01:42:51
Mehmet Ali Şahin/Adalet Bakanı
''Ben niye bu düzenleme eleştiriliyor, neden bundan dolayı efendim yargı siyasallaşıyor, kadrolaşma yapılıyor deniyor anlamakta güçlük çekiyorum. Bu söylemlerin tamamını siyasi buluyorum.''
''Şimdi işte Pazar günü meydanda son kalemizi teslim etmeyeceğiz. Allah aşkına yargı kimin kalesi olabilir ya? Yargı sadece milletimizin kalesi olabilir. Hangi siyasi parti yargıyı kalesi olarak gösterebilir veya görebilir? Bunları tamamen reddediyorum. Bunu söyleyenler eğer yargıyı kaleleri olarak görüyorlarsa o kalenin ellerinden gideceğini düşünüyorlarsa yargıya en büyük siyasi gölgeyi düşürüyorlar demektir. Yargı hiç kimsenin kalesi olamaz, sadece milletimizin kalesidir.''

11 Aralık 2007'de NTV'de yayınlanan Neden programının,ntvmsnbc.com adresindeki program netninden alıntıdır.

monica
17-12-2007, 21:58:29
Mulakatları TBMM TV den canlı yapsınlar dönmessem namerdim.

monica
09-01-2008, 21:16:20
Nabcaz şimdi! Neyseki Hükümet karari deyil.
Mülakat Sınavları 'GÖZETLENECEK'
ANKARA 6. İdare Mahkemesi,Sağlık Bakanlığı Müfettiş yardımcılığı mülakat sınavını ve mülakat sonucu yapılan atama işlemlerinin yürütmesini ilğinç bir gerekçeyle durdurdu.
Olay,2007'de gerçekleşti...Yücel Aygörmez,14-15 Nisan 2007'de ÖSYM'nin yaptığı yazılı sınavda 90.74, yabancı dilde 90,00 puan alarak sınavda 2,oldu.
Ancak Aygörmez sözlü sınavda 59 alarak,47.sırada başrısız sayıldı.
Davacı ne dedi?
Aygörmez,sözlü sınavın iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Ankara 6. İdare Mahkemesi'nde dava açtı.
Dilekçesinde adaylara mülakat öncesinde uzun bir"öngörüşme" yapıldığını ve görüşmede,"dini,ideolojik ve siyasi düşünçelerini öğrenmeyi hedefleyen sorulara maruz kaldığını belirtti.
Aygörmez,daha sonra girdiği mülakat sınavında müfettiş yardımcılığı göreviyle hiç ilgisi olmayan bazı soruların sorularak hemen dışarı çikarıldığnı belirtti.
Bakanlık nasıl savundu?
Sağlık Bakanlığı ise savunmasında, "Davacının kurumu yıpratma çabası içerşinde olduğu"nu ileri sürdü.
Bakanlık, mülakat sınavında meslekle ilgili sorular sorularak adayın genel kültür,dış görünüş,tutum ve davranış yönünden göreve engel bir halin bulunup bulunmadığı değerlendirilerek, puan verildiğini idda etti.
KARAR NE?
Mahkeme,dava konusu işlemin yürütmesini oy çokluğuyla dudurdu.
Mahkeme Kararında,BİLĞİ EDİNME HAKKI KANUNU ve ELEKTTRONİK İMZA KANUNU'nda, ELEKTRONİK KAYITLARIN BELGE SAYILDIĞINI DİKKAT çekilerek, özetle şöyle dendi.
Her ne kadar benzer davalarda mülakat sınavlarının tekrarı mümkün olmaması sebebiyle yargı yerince denetlenmediği yolunda verilmiş kararlar mevcutsa da gerek ANAYASA'nın idarenin her türlü işlemine karşı yargı yolunun açık olduğu yolundaki amir hükmü, gerekse zaman içinde olusan teknik gelişmeler ile Hukuka uygun ve etkin yargısal denetimin gerçekleştirilmesi yönündeki arayış sonucu mevzuatla getirilen yeni düzenlemeler karşısında idarenin bu tarz sınavlarla ilgili olarak somut dayanaklarını sesli ve görüntülü kayıt cihazlarıyla sağlayarak Mahkemelere ibraz edebileceği sonucuna varılmaktadır.
Böylelikle kamu gücü ile tesis edilen tek yanlı işlemlerin Hukuka uygunluğuna duyulan kuşku ve kamu kudreti ayrıcalıklarının şahsi veya siyasi nedenlerle taraflı olarak kullanıldığı yönünde ortaya atılan ulumsuz söylentilerin giderilmesi sağlanarak tüm bireylerin eşitlikle değerlendirildiği, objektif, adil, şeffaf idare temin edilebilecektir.
Sınav yapan idare karşısında böyle bir donanıma sahip bulunmayan davacının mülakatla başarılı veye diğerlerinden başarısız olduğunu ispatla yükümlü kılınması adil değildir.

ilğilinin yazılı sınavda almış olduğu 90.74 puanla 2. olması suretiyle liyakatını büyük ölçüde kanıtlamasına ramen, atanacak müfettiş sayısının 3 katı kadar kişnin sözlü sınava çağrılması ve gerek davacının sözlü sınavdaki başarısızlığını, gerekse diğer adayların başarılı olmalarını somutlaştıracak belgenin idarece dosyaya ibraz edilmemesi, ayrıca mülakat değerlendirme ölçeğinde yer alan ve adayların değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulan kriterlerin subjektif değerlendirmeye imkan verebilecek nitelikte bulundukları hususları da dikkate alındığında, davalı idarece somut delillerle kanıtlanamayan mülakat sınavında ve bu sınav sonucundaki başarı durumuna göre müfettiş yardımcılığına yapılan atamalarda Hukuka uygarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Danıştay'a Gidecek
Saglık Bakanlıgı, karara itiraz ederse dosya Ankara Bölge İdare Mahkemesi'ne gidecek. Kararın temyiz incelemesi DANIŞTAY'ca yapılacak.

8/OCAK/2008/ VATAN. G.

hukuk ve adalet
09-02-2008, 18:15:01
Sayın Mehmet Emin Sezen,

Fethullahtan ve Sağlık Bk.lığı müfettişlik sınavlarından verdiğiniz örnekler, somut durumda amaçları ve sonuçları açıklamaktadır.

Hayal aleminde olayın aslını unutturup, datayı tartışmadan herşey açıklanıyor.

Ben, arz-talep dengesizliği ile sınavlar döneminin 18 tercih ilk yılında üniversite sınavına girenlerdenim ve ilk 1500 içinde puanıma karşın, tercih yanlışlığı ile farklı bir alanda eğitim gördüm. O zaman, Danıştaya'a dava açıp kayıt olduğum Üniversite yönetimine karşı dava kazanmama rağmen, belki önlem olarak o yıl dava sonuçlanıncaya kadar koydukları 1 ders yüzünden 1 yıl eğitimimin uzaması nedeniyle, tehir-i icra davası açmadığım için girdiğim fakülteyi bitirdim.

Geçen 4 yıl içerisinde, mülakat sınavından size bir somut örnek te ben vereyim.

A.Ü.nin önemli bir fakültesinden okul derecesi ile mezun olmuş kızımın 2 kere denediği,1.sinde yapılan 2 aşamalı yazılı sınavda 1.de,13000 kişiden
6., 2.de 17 000 kişiden 8. olmasına karşın mülakatta elenmesi durumunda bana kimse bu kararın kasıtlı olmadığını söyleyemez, savunamaz, inandıramaz.

Bu forumda üstelik yargı gibi herkese gerekli olan çok hassas olunması gereken bir konuda, mülakatı öngörenler, bunun savunuculuğunu yapanlar da umarım benim yaşadıklarımı yaşar ve sonra ya demek öyle değil böyleymiş derler.

Mehtap Deniz
13-05-2009, 22:55:48
4 ilde 51 hâkimle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Eylem Ümit Atılgan’ın yaptığı görüşmeler yargının karar verici konumundaki isimlerin “yargı bağımsızlığına inanmadığını” gösterirken “Yargı bağımsızdır ama baskı altına alınmak isteniyor” görüşünün de öne çıktığını ortaya koydu. Hâkimler, karar verirken sürgün korkusu yaşadıklarını belirterek Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan (HSYK) Adalet Bakanı ve müsteşarının çıkarılmasını istiyor.

Hürriyet (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11641175.asp) / Gündem - 13 Mayıs 2009

Prof. Dr. Mithat Sancar ve Dr. Suavi Aydın’ın “derinlemesine mülakat” tekniği kullanarak hazırladığı “Biraz Adil, Biraz Değil. Demokratikleşme Sürecinde Toplumun Yargı Algısı” adlı kitap yurttaşların yargıya güvenmekte zorlandığını gösteriyor.

Yurttaşlar adaletsizlik yapıldığına, arkası ya da parası olanın suçlarının cezasını çekmeden kurtulduğuna inanıyor. Bir yurttaş Türkçede yer alan “hâkimi bağlarız” gibi bir terimin bile mahkemelerin güvenilir olmadığını ortaya koyduğunu belirtiyor.

‘Yargı bağımsız ama baskı altına alınmak isteniyor’

TESEV’in çeşitli kuruluşlarla ortaklaşa yürüttüğü çalışma kapsamında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mithat Sancar ve aynı üniversiteden Yrd. Doç. Atılgan’ın hazırladığı, “Demokratikleşme Sürecinde Hâkimler ve Savcılar - Adalet Biraz Es Geçiliyor...” başlıklı kitap, çarpıcı ayrıntılar ortaya koydu.

Atılgan’ın, Ankara, İstanbul, Diyarbakır ve Trabzon’da toplam 51 hâkim ve savcıyla yaptığı yüz yüze görüşmelerin yer aldığı kitapta, görüşülenlerin isimleri yayımlanmadı, yalnızca görüşme numaraları verildi. Görüşmelerden, hâkimlerin çeşitli konulara ilişkin dikkat çekici değerlendirmeleri şöyle:

Yargı bağımsızlığı

• Görüşme 30: Hukukun üstünlüğünün hissedilmediği andan itibaren, artık anayasada şu yazıyordu, bu kanunda şu yazıyordu falan bunların çok anlamı kalmıyor. Daha doğrusu uygulanabilirliği kalmıyor. Onun için ben de hissetmiyorum yargı bağımsızlığını ya da hâkim bağımsızlığını.

• Görüşme 26: Ben cüppeyi giydiğim zaman hiç kimse bana talimat vermedi 31 yıldır, veremez de... Orada bağımsızım ben. Onun dışına indiğim zaman baktığımda; sizin gibi gazete okuduğum, haberleri izlediğimde, sanki yargı bağımsız değilmiş gibi hissediyorum. Ama ben öyle demiyorum; yargı bağımsızdır ama etki altına alınmak isteniyor. Benim inancım yine bağımsızlık devam ediyor fakat baskı var, baskı altına alınmak isteniyor...

• Görüşme 6: Yargı bağımsızlığının olmazsa olmazı, yargıçların kendilerini bağımsız hissetme arzusu, duygusu, gücüyle bağlantılıdır. Mesela bakıyorum, yargı bağımsızlığı konusunda yürütmenin müthiş bir gücü var. Yürütme çok güçlü ama yargı da kendi gücünün farkında olmalı. Önce sen gücünün farkında olacaksın ki millet senin farkına varsın.

• Görüşme 28: 30 yıllık yargıcım, hiçbir şekilde hiçbir bakandan, hiçbir müsteşardan, hiçbir kurul üyesinden şu dosyayı şu şekilde yönlendir diye bir şey duymadım.

• Görüşme 44: Türkiye’de gerçekten yargı bağımsız değil. Bunda organik problemler dışında zihniyetin de çok önemli rolü var. Türkiye bir kere hukuk devleti değil ki yargı bağımsız olsun.

Devlete bakış

• Görüşme 5: Devletin selametine, geleceğine kötü yönde etkisi olacaksa, alabildiğine düşünce özgürlüğüne karşıyım. Bireyin özgürlüğünü önde tutan görüşler var, katılmıyorum. Evvela devletim!

• Görüşme 42: Devletin kendini koruması gerekiyor, mutlaka gerekiyor da bu hassasiyetleri de abartmamak lazım. Yani o kadar keyfi bir millet değiliz herhalde. 700 yıldır süren bir devlet sonuçta, ufacık şeylerden çökecek değil. Paranoyamız var.

• Görüşme 24: Ben öncelikle günümüzde Cumhuriyetin temel ilkelerinin korunması kanaatindeyim. Diğerleri zaten kendiliğinden geliyor. Ben cumhuriyet savcısıyım. Bence cumhuriyet savcısı her zaman Cumhuriyetin tarafında olmak zorundadır. Yani işin içine devlet girdiği zaman taraf olmak zorundayım.

HSYK’nin yapısı

• Görüşme 6: HSYK’nin konumu önemli ama bence siyaset işin içinde olmamalı. Adalet Bakanı ve müsteşar olmamalı.

• Görüşme 42: Bakanlık devreden çıkacak. Her şeyimiz kurula bağlanacak. Kurulun kendi işleyişi, sekretaryası olacak, oturacak bu.

Sürgün korkusu

• Görüşme 21: Bence yargı bağımsız değil. İstanbul’a gelmişsiniz, düzeninizi kurmuşsunuz, çocuklarınız okulda okuyor ve siz lojmanda oturuyorsunuz. İster istemez bu her dönemde olmuştur, yani siyasal iktidarın görüşleri doğrultusunda kararlar verilmiştir. Sadece alt dereceli mahkemede değil, Yargıtay’da da maalesef bu tür şeyler olmuştur.

• Görüşme 24: Mevcut uygulamalardan, hâkimi, savcıyı en çok korkutan tayin olayları; onun dışında bağımsızlığa sahibiz.

• Görüşme 36: Yargı bağımsızlığı, hâkimlerin tayin olmama korkusuyla olmalı. Verdiği bir karardan dolayı, “Acaba yetkim değişir mi, tayinim çıkar mı” diye düşünüyor... Çünkü bunu yaşıyoruz, yani “Verdiğim karar sonucu birileri ayağımı kaydırır mı” diye düşünce oluşuyor.

Mehtap Deniz
19-07-2009, 18:19:31
Taha Akyol: (http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarTumYaziArsiv&AuthorID=62&PAGE=1&ItemsPerPage=10) Yargı ve siyaset ilişkisi - 18 Temmuz 2009
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1118914&AuthorID=62&Date=18.07.2009&ver=48

monica
01-07-2012, 00:01:02
Çarşaflı kadını salondan atan hakime yargı yolu


27/06/2012 13:04
DAVA NASIL AÇILDI
Naciye Sönmez adlı çarşaflı kadının boşandığı eşine açtığı tazminat davası için Fatih 1. İcra Ceza Mahkemesi’ndeki 21 Mayıs 2009 tarihli duruşmaya katıldı.Sönmez, duruşma salonundayken, Hakim Kaya, salondaki ERKEKLERİ SALONDAN ÇIKARDI ve Sönmez’den yüzü tamamen görülecek şekilde başını açmasını istedi. Sönmez çarşafını tamamen açmayınca, “Atatürk (http://www.radikal.com.tr/index/Ataturk) ilke ve kanunlarına göre seni böyle kabul edemem, yargılama başlayamaz” dedi.
HAKİMİ ŞİKAYET ETTİ
Sönmez’in şikayeti üzerine Beyoğlu (http://www.radikal.com.tr/index/Beyoglu) 4. Ağır Ceza Mahkemesi (http://www.radikal.com.tr/index/Agir_Ceza_Mahkemesi) , 2010 yılının ekim ayında tanıkları dinledi ve son soruşturmanın açılmasına karar verdi. Mahkeme, hakim olan Kaya’nın hakaret suçundan yargılanması için dosyayı Yargıtay’a gönderdi.

BAŞSAVCILIK İTİRAZ ETTİ

Beraat kararına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz etti. İtirazda, hakimin “Terbiyesiz, ahlaksız, ukala, çık git” şeklindeki sözlerle Sönmez’in onur, şeref ve haysiyetini rencide ederek, hakaret suçunu işlediği savunuldu. Başsavcılık, Kaya’nın hakaret suçundan mahkum edilmesini talep etti. YCGK, hakaret suçunu “sabit” buldu ve dosyayı yeniden daireye gönderildi. Buna göre hakim Kaya, TCK’nın 125. maddesindeki “hakaret” suçundan 3 aydan 2 yıla kadar hapisle yeniden yargılanacak. Daire, hakaretin karşılıklı olup olmadığına bakarak tahrik indirimi de yapabilecek.http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1092431&CategoryID=77