PDA

Tam Sürüm Bilgisini Göster : Erdal Öz







Av.Dilek Kuzulu Yüksel
09-05-2006, 18:23:45
Türk Edebiyatına birçok eser armağan eden, Can Yayınları'nın kurucusu yazar Erdal Öz' ü kaybettik.

Erdal Öz, 1935 yılında Sivas'ta doğdu. Devlet memuru olan babasıyla birlikte Türkiye'nin değişik yerlerini dolaştı. Ortaokulu Antalya'da, liseyi Tokat'ta bitiren Öz, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı hukuk eğitimini Ankara Hukuk Fakültesi'nde tamamladı.

İstanbul'da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla birlikte ''a dergisi''ni çıkaran Öz'ün, ilk öykü kitabı ''Yorgunlar'' ile ilk romanı ''Odalarda'' 1960'ta yayımlandı.

Öz, 12 Mart muhtırasıyla birlikte siyasal görüşlerinden dolayı tutuklandı. O dönemin izlerini taşıyan kitaplar yazdı. Erdal Öz'ün ''Yaralısın'' adlı romanı, 1973'te Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildikten sonra 1974'te kitap olarak çıktı. Bu roman, Macaristan, Almanya, Hollanda, Suriye ve Makedonya'da da basıldı.

1975 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü alan Öz'ün ''Kanayan'' (1973) adlı öykü kitabı, ''Deniz Gezmiş Anlatıyor'' (1976) adlı anı kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği ''Gülünün Solduğu Akşam'' (1986) adlı anı kitabı, ''Havada Kar Sesi Var'' (1987) adlı öykü kitabı, ''Allı Turnam'' (1976) adlı gezi izlenimleri ve ''Odalarda'' (1995) adlı yeniden elden geçirilmiş romanı, ''Sular Ne Güzelse'' (1997) adlı öykükitabı çıktı. Öz, bu kitapla 1998 Sait Faik Öykü Ödülü'nü aldı.

1975-1981 yılları arasında ''Arkadaş Kitaplar'' adlı ''Çocuk Edebiyatı Dizisi''ni yöneten Öz, 1981 yılında Can Yayınları'nı kurdu. Çocuklar için de ''Kırmızı Balon'' (1990) ve ''Alçacıktan Kar Yağar'' (1982) adlı iki kitap yazan Öz'ün son öykü kitabı ''Cam Kırıkları'' (2001) Sedat Simavi Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Erdal Öz'ün ''Defterimde Kuş Sesleri'' (2003) adlı kitabı, 1971-1972 yılları arasındaki cezaevi anılarından oluşuyor.

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
09-05-2006, 18:25:16
Yıldız ve Samanyolu

Bahçedeki muz ağacını anlatır bir öyküsünde Erdal Öz...
Çocuklar ağacın gövdesini taşlar.
Taşlar yerini bulursa, muz ağacının yumuşak bedenine saplanır; sular sızar taşın gömüldüğü yerden....
Ağlar muz ağacı; kurur zamanla...
Muz salkımları boynunu büker, buruşur gider.
***
Bir öyküsünde demir parmaklıklı pencereden bir mahkûmun hücresine giriveren güvercini anlatır Erdal Öz...
Etli kanatlarıyla mahkûmun başının üzerinden karşı duvara uçar, çarpıp yere düşer.
İlk sersemliğinden sıyrıldığında bu kez karşı duvara vurur kendini...
Mahkûm, misafirini ürkütmemek için siner köşeye...
Güvercinin korku dolu kırmızı cam gözleriyle bakışırlar bir süre...
Güvercin duvara vurmanın acısıyla yeniden havalanıp demir parmaklığa konar. Mahkûm bu kez de yeniden yalnızlığa dönecek olmanın hüznüne bulanır. "Gitmese" diye yakarır içinden...
O sırada kapı açılır; ürkütücü bir görevli içeri girer; güvercin korkuyla havalanınca içeri düşer. Karşı duvara çarpıp görevlinin ayakları dibine serilir.
İki hoyrat el sarılır gövdesine...
Tutuklu güvercin, görevlinin hoyrat ellerinde uzaklaşır.
***
Bir öyküsünde iki arkadaşı anlatır Erdal Öz...
Bir Akdeniz kasabasında aynı sınıfa düşmüşlerdir.
Çocuklardan biri kitapsız, deftersiz gelmiştir sınıfa; belli ki yoksuldur.
Arkadaşı kitap alır ona.... O da karşılığında uçurtma yapmayı öğretir.
Renk renk kaplama kâğıtlarını kesip nişasta bulamacıyla birleştirerek kocaman bir uçurtma yaparlar.
Bunun keyfiyle, kayalıkların orda, öyküsünü anlatır yoksul olan...
Annesi yoktur, ablası kaçmıştır evden; babasının zulmünden... Ve babası dün gece çok kötü şeyler yapmıştır ona...
"Artık gücüm tükendi. Bununla baş edemeyeceğim" der arkadaşına...
"Sana anlatırım ama kimselere söylemeyeceğine söz ver" der.
Sözleşirler.
Dertleşirler.
Vedalaşırlar.
Ertesi gün kayalıkların dibinde bulunur ölüsü...
Bir uçurtma gibi hışırtıyla gökyüzüne yükselmiş, sonra dönüp ıslak kayalıklara çakılmıştır.
Nedenini bir tek arkadaşı bilir; ama söz vermiştir, söylemez kimselere...
***
Belki de ölüm, bir yıldız kaymasından fazla bir şeydir.
Belki de yasımız, kayan o yıldıza olduğu kadar, her kayan yıldızla Samanyolumuz biraz daha eksildiğindendir.
Giden, yalnızca ölen değildir; bizden de bir şeyler götürür yanında...
Anılarımız vardır onunla ya da yapıtlarıyla...
Bir imza gününde tebessümünü görmüş, hasta düştüğünde kitap götürmüşüzdür.
Filmlerine, oyunlarına gözyaşı dökmüş, öykülerinde boyun bükmüşüzdür.
O kuruyan muz ağacı bizim bahçededir artık... Hücredeki güvercine ağıt yakmış, uçurtmaya özenen çocuğun acısını çekmişizdir.
Yaralıyken, kanarken direnmenin onurunu ondan öğrenmişizdir.
Ölüm, bütün bunları da öldürür ilk anda...
Öyle sanırız.
Kaybımız kadar kendi eksilmemize de yanarız.
Kururuz; cenazelerle taşlanmış muz ağaçları gibi...
***
Lakin yanılgıdır bu...
Yıldız kayar, ama asla eksilmez Samanyolu...
"Selvi Boylum Al Yazmalım" oradadır. "Bir Uçurtma Gibi" orada... "Kanayan", "Güvercin", "Duvar" orada...
Okudukça, izledikçe,andıkça yaşatırız onları...
Eksilmez, çoğalırız.


Can Dündar
Milliyet