Hukuki Net Hukuki NET | Forum | Mevzuat Anasayfa | Kaynaklar | Yazarlar | Dizin | Arama | Uyarlama | Giriş | Üye Ol
Güvenlik Tedbirleri Ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununa Göre Yaptırım Teorisindeki Yeri
Ekleyen: Pazarbaşı Hukuk Bürosu Avukat Feyz Pazarbaşı | Tarih: 30-01-2006 | Kategori: Makale | Okunma : 16209 | Not:
Pazarbaşı Hukuk Bürosu Avukat Feyz Pazarbaşı

www.pazarbasi.av.tr


Profil >


Reklam
GÜVENLİK TEDBİRLERİ VE
5237 SAYILI TÜRK CEZA KANU­NUNA
GÖRE YAPTIRIM TEORİSİNDEKİ YERİ
Dr. Haluk ÇOLAK [1]
Uğurtan ALTUN [2]
 
I. Giriş
Bugün geçerli olan suç genel teorisine göre suç, kusur yeteneği yani isnat kabiliyeti bulunan bir kimsenin tipe uygun, hukuka aykırı, kusurlu ha­reketidir. Kusur yoksa, suç da yoktur. Kusurlu davranabilme yeteneği, yani isnat yeteneği kusurlu hareket edebilmenin önşartıdır. Bir kimse bir ceza normunu anlayamaz veya anlayabildiği halde ona uygun hareket edemezse, bu hareketin ona isnat edilebilmesi, bu hareketi sebebiyle kınanabilmesi ve cezalandırılabilmesi imkansızdır. Çağdaş ceza hukuku, irade özgürlüğünü kabul eder ve failin iradesinin sağlıklı olmasına büyük önem verir. Yaptığı hareketin anlam ve önemini kavrayabilen, böyle bir hareketi bilerek ve iste­yerek yapabilen kimse, isnat kabiliyeti olan kimsedir. Suç da, böyle bir ku­sur yeteneği bulunan bir kimsenin tipe (kanunî unsura) uygun, hukuka ay­kırı, kusurlu hareketidir. O halde, isnat kabiliyeti bulunmayan kimselerin fiilleri “suç” olarak nitelenemez ve suç olmadıkları için de cezalandırıla­maz. Ancak, bu fiiller hukuka uygun oldukları için değil, kusurlu olmadık­ları için cezalandırılmamaktadır. O halde, hukuk düzenince cevaz verilme­dikleri, hukuka aykırı olmaya devam ettikleri için, hukuk bu fiillerle meşgul olmaya devam edecektir.   
Kusur, bir fiilin, isnat kabiliyeti bulunan bir kimse tarafından bilerek ve isteyerek ve fakat en azından bilerek işlenmesidir. Bilmeden ve/veya is­temeden işlenen bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamaz. Çağdaş ceza hu­kukunun en önemli ilkelerinden olan “kusursuz suç ve ceza olmaz” ilkesi, faili hak etmediği aşırı yaptırımlara karşı korur. Bu ilkeye göre, ceza sadece, bizzat fail tarafından işlenmiş bulunan fiilden doğan kişisel sorumluluğa dayanabilir. Anayasamızın 38’inci maddesinde, ceza sorumluluğu şahsî­dir” derken, dolaylı olarak bu hususa da işaret etmiş olmaktadır.      
Kusurlu davranabilme yeteneği bulunmayan bir kimsenin cezalandı­rılması ayrıca Anayasamızda açık ve kesin bir dille ifade edilen insan haysi­yetinin dokunulmazlığı ilkesine de ağır bir aykırılık teşkil eder; zira böyle bir tutum, insan haysiyeti ile bağdaşmayan bir muameledir ve pek çok olayda hukuk düzenimiz tarafından kesinlikle yasaklanan işkence ile (md.17/3 AY, md. 5 İHEB, md. 3 İHAS, İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler ve Avrupa Sözleşmeleri, md. 94, 95 TCK) aynı anlama gelir.
Suç kusurluluğu şart koşarken, güvenlik tedbirlerini gerektiren fiiller “tehlikeliliği” şart koşmaktadır. Tehlikelilik kavramı belirsiz bir kavramdır. Bu belirsizlik “kamu düzeni”, “kamu yararı” gibi kavramlarındaki belirsiz­likten farklı değildir hatta daha fazladır. Bu haliyle “tehlikelilik” kavramına dayalı olan güvenlik tedbirini gerektiren bir fiil sebebiyle bir kimsenin mah­kum edilmesi kanunilik ilkesine özellikle bu ilkenin sağladığı güvencelerin ilki olan “belirlilik” esasına aykırıdır. Bu nedenle doktrinde “güvenlik ted­birleri ile cezalar amaç bakımından değil sadece bunların sınırlanmaları konusunda birbirinden ayrılmaktadırlar; güvenlik tedbirleri ağırlıkları ve ölçüleri bakımından kusura değil, ki cezaların sınırı kusurdur; oranlılık ilkesine bağlıdır; bu ilke devlete güvenlik tedbirleri konusunda cezaya naza­ran daha geniş bir müdahale izni vermektedir” denilmesi, kanunîlik ilkesi­nin, daha açık bir ifade ile insan hakları ile diğer temel hak ve hürriyetlerin tehlikeye atılmasından başka bir şey değildir. Çünkü, burada hâkime ceza hukukunda hiç alışılmamış bir şekilde geniş bir takdir yetkisi verilmiş ol­maktadır. Fakat bir hukuk devletinde, kanunda sarih ve net bir şekilde suç veya güvenlik tedbirini gerektiren fiil olarak düzenlenmemiş olan fiillerden dolayı mahkumiyet kararı verilmesi olanaksızdır. Bilindiği gibi, net olmayan belirsiz ceza ve güvenlik tedbiri normları, insanları keyfiliğe karşı koruya­mazlar, öte yandan, bir fiilin suç veya güvenlik tedbirini gerektiren fiil ol­duğu, failin fiili işlemesinden evvel kanunda sarih bir şekilde gösterilmesi gerekir; bunun hâkime bırakılması kabul edilmemektedir. Doktrinde ve uy­gulamada hakim olan görüş kabul edilecek olursa, özellikle hukuk devleti ilkesi henüz tam manasıyla hayata geçirilememiş bulunan ülkelerde insanlar keyfiliğin kucağına itilmiş olurlar.
İnsan haklarından ölçüsüz ödünler vererek toplumu korumak, bireyin yararını toplum yararına feda etmek veya bunun tersini yapmak bir hukuk devletinde asla kabul edilemeyecek olan bir husustur. Hukuk devleti ne ferdi kayırır ne de toplumu, zira ferdin kayırılması (haksız olarak ölçüsüz bir şe­kilde ön plana çıkarılması, korunması) anarşiye, toplumun kayırılması ise baskıcı bir yönetime yol açar. Öte yandan doktrinde, “toplumun tehlikeli kişilere karşı sadece kusura dayalı cezalarla korunamayacağının, bunun için güvenlik tedbirlerine de ihtiyaç bulunduğunun; güvenlik tedbirleri ile cezaların amaç bakımından değil, sadece bunların sınırlanmaları konu­sunda birbirinden ayrıldıkları” ileri sürülmektedir.
Suç siyaseti açısından, sadece cezalarla toplumu korumak mümkün de­ğildir; ilave araçlara ihtiyaç vardır, bunlar da güvenlik tedbirleridir. Ancak bu yapılırken, hukuk devleti esaslarından uzaklaşmamak gerekir.

II. Kavram

Güvenlik tedbiri kavramı hakkında tam bir tanım verilmemekle bera­ber, suçludaki tehlikelilik durumuyla orantılı olarak hükmedilen ve asıl ola­rak sosyal savunma amacına yönelmiş bulunan müeyyideler şeklinde ta­nımlanması mümkündür. Günümüzde, ceza hukukunda güvenlik tedbirine yer vermeyen bir doktrin veya ceza kanunu bulunmamaktadır. “Emniyet tedbirleri” veya “güvenlik önlemleri” olarak da adlandırılan bu kavram çağ­daş ceza hukukunda, müeyyide olarak kabul görmüş bir kurum olarak de­ğerlendirilmektedir. Güvenlik tedbirleri olarak uygulanacak bu tedbirler, değişik amaçlara hizmet etmektedir. Gerçekten, bir tedbir kişinin iyileştiril­mesini ön planda tutmuş olabileceği gibi, toplumu korumak ve kişiyi toplum bakımından zararsız hâle getirmek de, tedbirin getiriliş amacında dikkate alınmış olabilir. Ayrıca, bir tedbirin amacı hem kişinin iyileştirilmesi ve hem de toplumun tehlike teşkil eden kişiden korunması olabilir ki, burada her iki amacın birlikte bulunduğu görülür.[3] 1982 Anayasasının 38’inci maddesinde 1961 Anayasasının kullandığı ve “ceza tedbirleri” terimi yerine “güvenlik tedbiri” terimi kullanılmıştır.
Güvenlik tedbirlerinin sosyal tepkinin iki şeklinden birisini oluşturan önleyici koruma tedbirinden ibaret olduğu söylenebilir. Toplumun önleyici bir koruma tepkisi olarak güvenlik tedbiri; sorumluluk şartlarını taşısın veya taşımasın suçlu tehlikelilik hâli arz ediyorsa, onun hakkında bir tedavinin, iyileştirmenin (tretman) gerektiği felsefesine dayanmaktadır. Bu sebeple bazı yazarlar güvenlik tedbirlerinin ahlâkî, manevî düşüncelere dayanmayan ve tehlike hali arz eden kişilerin suç işlemeleri ihtimalini karşılayan kurum­lar olduğunu açıklamaktadırlar. Burada amaç önleme olup, ödetme, kor­kutma değildir.[4]
Kusurun derecesi ile orantılı olarak uygulanması gereken cezalar, her zaman ceza hukukundan beklenen önleme görevini yerine getiremezler; işte bu durumlarda, tek amaçları; fiil ve failin kişiliğinden kaynaklanan teh­like­lilik halinin önlenmesi olan, failin eğitilmek, tedavi edilmek veya ko­ruma altına alınmak suretiyle yapılan ve “güvenlik tedbirleri” adı verilen müda­haleler ile cezanın tamamlanması gereklidir. 1969 yılında Alman ceza huku­kunda yapılan reformun amacı, tedbirlerin ceza hukukundaki durumunu göstermesi açısından önemlidir. Bu değişiklikle, “zorunlu olan kadar az ceza, mümkün olduğu kadar fazla sosyal yardım ilkesi” getirilmiştir.[5]
Bu anlamda, güvenlik tedbirlerinin gayesi, cezadan farksız olmayıp, cezadaki gibi toplumsal düzeni savunmak olduğu kabul edilmektedir. Fail­deki tehlikelilik hâliyle orantılı olarak hükmedilen ve sosyal savunma amacı dikkate alınarak, özellikle akıl hastaları ve kusur yeteneği olmayan çocuklar hakkında uygulanan tedbirler açısından kanunilik ilkesi geçerlidir.[6] Güven­lik tedbirleri kural olarak kusur yeteneği bulunmayan ve toplum­sal açıdan tehlikelilik arz eden suç faillerine uygulanmakla beraber, bunun istisnalarına da rastlanmaktadır. Kusur yeteneği olan kişilerin ger­çekleştirdikleri suçlar nedeniyle, belirli bir cezaya mahkûm olma dışında veya bu cezayı ikame edecek şekilde bir güvenlik tedbirine mahkûm edile­bilmeleri de mümkün görülmektedir. Bunun gibi durumlarda, fiilin hukuka aykırılık niteliği sür­düğü için, faile taşıdığı tehlikelilik haliyle orantılı ve sosyal savunma ama­cına yönelik tedbirlerin hükmedilmesi gerektiğinden, ayrıca ceza ve güven­lik tedbirlerinin farklılık taşıyan hukuki nitelikleri dik­kate alınarak, bir suç hakkında her iki müeyyidenin uygulanması, “non bis in idem” kuralına aykı­rılık oluşturduğu da ileri sürülemeyecektir.[7]
III. Tarihçe
Tarihin bütün dönemlerinde topluma veya bireye zarar veren fiillere karşı bir sosyal tepki gösterilmiş ve tepki bir suç nedeniyle uygulandığında da “ceza” yaptırımı olarak kendisini göstermiştir. Cezanın ilkel toplumlar­daki içgüdüsel şeklinden gelişmiş toplumlardaki sistemli yapısına ulaşırken amacında da sürekli bir değişim gerçekleşmiş ve bunun sonunda çağdaş ceza hukukunun bir kurumu olan “güvenlik tedbirleri” kavramı ortaya çıkmıştır.[8]
Güvenlik tedbirlerinin tarihsel gelişimi ile ilgili yapılacak açıklamala­rın sağlam temellere dayandırılamayacağı konusunda görüşler olmakla bera­ber, okullar mücadelesinden ve positivist okulun esaslarının ortaya çıkma­sından önce de, sistematik bir şekilde mevcut olmasa da, top­lumun suçlar­dan korunması fikri mevcuttu ve cezanın ödetici olma niteliği yanında önle­yici amaçlara hizmet etmesi de ileri sürülmekteydi.[9]
Güvenlik tedbirleri kavramının ilk kaynağını Platon’a kadar götüren yazarlar vardır ve Platon’un ceza ile suçluyu iyileştirmek için ruhun ilâcı olarak kullanılacak tedbirler arasında ayırım yaptığı, Seneca’da da benzer fikirlere rastlanıldığı belirtilmiştir. Güvenlik tedbirlerinin teorik bakımdan gerçek kaynağını pozitivist doktrinde aramak gerekir. Gerçekten suçlunun tehlike hali kavramı güvenlik tedbirlerini doğal bir sonuç olarak ortaya çı­karmıştır.[10]
Nitelikleri itibariyle farklılık arz eden ceza ve güvenlik tedbirlerinin birlikte kullanılması ve böylece suç karşılığı uygulanacak olan yaptırımların “iki izlilik” içinde düşünülmesi, ilk olarak İsviçreli Hukukçu Carl Stroos tarafından gerçekleştirilen 1893 İsviçre Ceza Kanunu Tasarısında ilmî bir anlamda belirtilmiştir.[11]
Bu Tasarı yirminci yüzyılın başında yürürlüğe giren bütün ceza ka­nunlarında etkili olmuştur. Bu bakımdan Von Listz’de bu konuda yoğun ça­lışmalarda bulunmuştur. Her iki yazar cezalar ile güvenlik tedbirlerini birbi­rinden kesin olarak ayırmayı ve her iki müeyyide çeşidine ayrı ayrı gö­revler verilmesini uygun görmüşlerdir.[12]
IV. Hukukî niteliği
Günümüzde güvenlik tedbirleri Türk, Alman, Avusturya ve İsviçre hukuklarında olduğu gibi, cezalarla birlikte suçları önleyici vasıtalar olarak kabul edilmektedir. Suç işleyen kişilere karşı hem ceza, hem de idare hu­kuku alanında tedbirler uygulanabilir. Bu tedbirlerin hedefleri aynı olup, bu hedefler toplumsal düzenin korunması ve güvenliğin sağlanmasıdır. Top­lumsal düzene aykırı her fiil suç olarak düzenlenmemiştir. Toplum düzenine aykırı olmakla beraber, suç teşkil etmeyen davranışlara karşı uygulanan ted­birler idarî tedbirler olarak değerlendirilir. Oysa ceza kanununda belirlenen bir fiile uygun davranış nedeniyle uygulanan tedbirler ise yaptırımdır ve cezaî nitelikte tedbirlerdir.[13]
Anayasa Mahkemesi de, güvenlik tedbirlerinin bir ceza hukuku yaptı­rımı olduğunu kabul etmiştir; buna göre, suç işlememiş kimse hak­kında, yaşadığı hayat tarzı bakımından toplum için tehlike oluşturduğu ge­rekçe­siyle tedbir uygulanabilir. Fakat bu tedbir, ceza hukuku alanına girmez ve kolluk tedbiri olarak nitelendirilebilir. Anayasa Mahkemesi, toplumun tehli­keden korunması için suçluların eğitilebileceğini, yetiştirilebileceğini ve hatta toplumsal ve psikolojik yönlerden tedavi edilebileceğini ifade etmiş; ceza yaptırımlarının temel amacının “ceza hükümlülerinin iç varlığına ve dünyasına girerek esasta onu düzeltmek, yeniden suç işlemesinin ve toplum için sürekli bir tehlike olmasının önüne bu yolla geçmek ve dolayısıyla top­luma tekrar yararlı bir birey haline getirdikten sonra toplum içine serbest bırakmak” olduğuna karar vermiştir.[14]
Yargıtay Ceza Genel Kurulu verdiği bir kararda, mahkemenin veya hazırlık soruşturmasında sulh hâkiminin vermiş olduğu akıl hastanesine gönderme tedbirinin bir mahkûmiyet hükmü olmadığını kabul etmiştir.[15]
Yargıtay, söz konusu kararı beraat hükmü olarak da kabul etmemekte­dir. Bu durumda yeni bir hüküm türü ortaya çıkmaktadır. Suçu işlediği sabit olan kişi hakkında verilen hüküm mahkûmiyet olacağından ve ceza hukuku yaptırımlarının infaz edilebilmesi de mahkûmiyet hükmünün verilmiş olma­sına bağlı olduğundan bu karar doktrinde eleştirilmiştir.[16]

V. Ceza ve güvenlik tedbirleri arasındaki ortak nitelikler

Ceza ve güvenlik tedbirlerinin ortak niteliklerinin varlığı her dö­nemde ileri sürülmüştür. Bunun sonucu güvenlik tedbirleri sınırlı bir grup içinde tespit edilir. Bir çok yaptırım türü bilinmekle beraber, bu yaptırımla­rın han­gilerinin güvenlik önlemi, hangilerinin ceza oldukları konusunda görüş ve uygulama birliği yoktur. Bir çok kanun güvenlik tedbirlerini birkaç tane ile sınırlı bir şekilde kabul ettikleri halde, daha başka kanunlar güvenlik tedbir­lerinin gerek türlerini gerek bunlar hakkında uygulanacak olan genel kural­ları geniş bir şekilde düzenlerler. Örneğin, 1930 İtalyan Ceza Kanunu 41, yeni Küba Kanunu 19, Romanya Kanunu 21, Brezilya Kanunu 26 madde içinde güvenlik önlemlerini düzenlemektedirler. Buna rağmen, güvenlik tedbirlerine çok sınırlı yer veren yeni kanunlara da rastlanmaktadır. Bunun sebebi ise değişiktir. Bir bakıma güvenlik tedbirlerine karşı duyulan güven­sizliğin yanı sıra, cezaların yalnız ödeten bir yaptırım biçimi olmayıp gü­venlik tedbirlerinde olduğu gibi, failin ıslâhını amaçlaması ve ceza uygu­lanması ile tedbirlerin amaçladığı sonuca ulaşılabilmesinin mümkün görül­mesindedir.[17]
Güvenlik tedbirleri ile cezalar arasında, kanunilik ilkesi bakımından, konu bakımından, gerçekleştirilen fiil bakımından ve yetkili makam bakı­mından bazı benzerlikler söz konusudur.[18]
A. Kanunîlik ilkesi bakımından
Ceza, kanun tarafından tespit olunur ve cezada kanunîlik ilkesi geçer­lidir. Az sayıda karşı görüş bulunsa da, günümüzde güvenlik tedbirlerinde de cezalarda olduğu gibi kanunîlik ilkesi geçerlidir.[19] Hâkim tedbir uygulan­masını gerektiren kanunî bir hâl olmadıkça tedbire hükmedemeyeceği gibi, kanunda yazılı olmayan bir tedbire de karar veremeyecektir. Nitekim Ana­yasanın 38’inci maddesinde, cezalar ile güvenlik tedbirlerinde kanunîlik ilkesinin geçerli olduğu vurgulanmıştır.
B. Konu bakımından
Cezalar, hürriyete, malvarlığına ve bazı haklara yöneliktir. Güvenlik tedbirleri de tıpkı cezalar gibi kişilerin özgürlüğünü veya bazı haklarını kı­sıtlamaya veya kişinin malvarlığına yöneliktir.[20] Öte yandan, her ikisi açısın­dan ortak amaç özel önlemenin sağlanmasıdır.[21]
C. Gerçekleştirilen fiil bakımından
Cezaların tatbik edilebilmesi için bir suçun işlenmiş olması gerekir. Emniyet tedbirlerinin tatbiki içinde bir suçun veya hukuka aykırı bir eylemin gerçekleşmesi gerekir. Hakkında güvenlik tedbiri uygulanacak olan kişinin ceza sorumluluğu için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı hiçbir suretle araştı­rılmaksızın, işlediği suç tehlike hâlinin bulunduğunu gösteren bir işaret sa­yılır ve hakkında tehlikeli hâli ile uygun tedbir uygulanabilir.[22]
D. Yetkili makam bakımından
Cezalar gibi, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ceza mahkemele­rince karar verilir. Doktrinde güvenlik tedbirlerine idarî makamların hük­metmesi gerektiği şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Ancak baskın olan görüş, bu tedbirlerin hâkim kararıyla gerçekleşmesi yönündedir.[23]
VI. Ceza ve güvenlik tedbirleri arasındaki farklar
Her iki kavram arasında bazı farklar vardır.[24]
1. Bu iki yaptırım arasında en önemli farklardan birisi, cezanın uygula­nabilmesi için failin kusurlu hareket etmesi ve kusura ehil olmasıdır. Kusursuz ceza olmaz kuralı bugünün ceza hukukunda kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi kadar önemlidir. Buna karşı güvenlik tedbirlerinde failde kusu­run bulunması aranmayıp, esas olan toplumun korunmasıdır.
  2. Cezada fiil sebebiyle bozulan toplum düzenini bozulan ölçüde dü­zeltme amacı vardır. Bu sebeple ceza geçmişe yönelik bir nitelik taşır. Gü­venlik tedbirinin uygulanmasında geçmişte kalmış olan suç bir kriter değil­dir; failin gösterdiği nitelikler sebebiyle toplum bakımından arz ettiği tehli­kedir. Başka bir ifadeyle, ceza geçmiş için verildiği hâlde, güvenlik önlem­leri failin gösterdiği tehlike sebebiyle gelecek için uygulanır ve suç işlenme­sini engellemeyi amaçlar.
3. Ceza ödetici bir nitelik taşıyınca, amacının genel önleme olması ge­rekir. Ceza uygulandığı kişiye acı ve ızdırap verir ve fiilen bunu gerçek­leş­tirmelidir. Güvenlik tedbirlerinde yegane amaç kişinin ıslâhı, terbiyesi ve topluma tekrar kazandırılmasıdır.
4. Ceza olumsuz bir değer yargısının ifadesidir. Güvenlik tedbirleri ki­şiye karşı uygulanmakta olan bir kötülük veya toplumun olumsuz değer yar­gısını ifade eden bir müessese değildir.
5. Cezanın uygulanma sebebi ve şartı için bir suçun gerçekleştirilmiş olması gerekir. Güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesinin gereği, maksada uygunluk içinde bulunmasıdır.
6. Cezanın genel, özel önleme ve bir bakıma kefaret amacı vardır. Bu amaçlar geneldir. Güvenlik tedbirlerinde ilk amaç, kişinin terbiyesi ve iyi­leştirilmesidir. Bu nedenle, cezalar objektif bir nitelik taşıdığı halde, güven­lik tedbirleri subjektif bir özelliğe sahiptir. Güvenlik tedbirlerinde her suçlu­nun karakter ve kişilik özelliklerine göre ayrı ayrı tedbirler tespit edilir.
7. Cezada, işlenen fiil, meydana gelen zarar ve netice önem taşır. Ce­zanın miktarının belirlenmesinde bu kavramlar dikkate alınır. Güvenlik ted­birinde ön planda tutulan gerekliliğidir ve gerekli olduğu süre içinde uygu­lanabilir. Bu nedenle baştan itibaren süresinin tespiti mümkün değildir. Gü­venlik tedbirinden beklenen amaç gerçekleştiğinde, uygulanmasından vaz­geçilerek kaldırılması yoluna gidilir.
8. Ceza, kanunda belirtilmiş olduğu biçimde uygulanır. Genel olarak cezaların türü ve uygulanış biçimi bir kaçı geçmez. Güvenlik tedbirlerinin nitelikleri gereği her kişiye göre değişik şekilde uygulanış özelliği gösterir. Kişiye güvenlik tedbirinin bir türü uygulanmaya başlanmışsa, kişinin bu tedbire karşı verdiği tepkiye göre, bir başka tedbirin uygulanmasına geçile­bilir.[25]
VII. Güvenlik tedbirlerinin çeşitleri
Güvenlik tedbirleri ilişkili oldukları hukukî değerler açısından üçe ay­rılırlar.
1. Hürriyeti sınırlayan güvenlik tedbirleri. (Örneğin itiyadî alkolikle­rin tedavi maksadıyla gözaltı edilmeleri, yabancıların sınır dışı edilmeleri, bir yerde ikamet zorunluluğu, içki içilen yerlere gidememe gibi tedbirler).
2. Haklardan yoksun kılan güvenlik tedbirleri (Örneğin siyasî haklar­dan yoksun olma, bir meslek veya sanatın yapılmasının yasaklanması).
3. Diğer tedbirler (Hükmün ilânı, önleyici kefalet).[26]
VIII. Güvenlik tedbirleri ile cezaların uygulanışındaki bağlantılar
Güvenlik tedbirleri ile ilgili ilk ortaya çıkan kavram ve anlayışlardan bu yana, tartışılan bir konu da, suç karşılığı olarak cezalar ile güvenlik ted­birlerinin ayrı ayrı ve birlikte uygulanıp uygulanmayacağı veya cezaların tamamen bir kenara bırakılarak yalnız güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının gerektiği konusudur. Bu kapsamda, güvenlik tedbirlerinin uygulanması ba­kımından dört türlü uygulama düşünülebilir.[27]
A. Tek yaptırım sistemi
Suç karşılığı ceza veya güvenlik tedbirlerinin uygulanabileceğini ka­bul etmiş olan sistemlerde, fiil karşılığı cezanın uygulanması gereksiz veya amacın cezanın uygulanması ile elde edilebilmesi imkânsız ise bir tedbir uygulanabilmektedir. Bu sistemi kabul etmiş olan sistemlerde güven­lik ted­biri ya doğrudan doğruya ceza yerine uygulanabilmekte veya tespit edilmiş cezanın yerine geçebilmektedir. Birinci sistem İngiltere ve İsveç’te, ikinci sistemin ise İsviçre’de uygulandığı görülmektedir.[28]
 B. İki yaptırımlı sistem
Bu sistem bugünün ceza kanunlarında egemen olan sistemdir. Güven­lik tedbirleri cezanın yanında uygulanabilmektedir. Ancak, önce ce­zanın mı, yoksa tedbirinin mi uygulanması gerektiği sorusunu kanunlar her iki şekli de kabul ederek cevaplandırmaktadırlar. İsviçre hukukunda güven­lik önlemi önce, daha sonra ceza uygulandığı hâlde, İtalyan hukukunda önce ceza infaz edildikten sonra, önlemin uygulanmasına geçilebilmektedir. Finlandiya hu­kukunda tehlike gösteren suçlular hakkında önlemin uygula­nabilmesi için, cezanın kısmen infaz edilmiş olması şarttır.[29]
C. Ceza ve güvenlik tedbirinin birbirlerinin yerine uygulanabil­mesi sistemi         
Bu sistem yukarıda belirttiğimiz iki sistem arasında yer alır. Sisteme göre, kusurlu olarak gerçekleştirilen fiil sebebiyle fail için önce ceza tayin edilir, ancak bu cezanın infazının devamı sırasında ceza yerine tedbir ikame edilebildiği gibi, tedbirin uygulandığı süre içinde, istenen amacın elde edi­lememesi durumunda, cezaya dönülebilmektedir. Sistem eleştirilmiş ve bekleneni vermekten uzak bir sistem olduğu vurgulanmıştır. Birçok hü­kümlü tedbirin uygulandığı zaman içinde kasdî hareketler yaparak bu tedbi­rin uygulanmasına muhalefet etmekte, daha kısa olan cezanın infazını iste­mektedirler.[30]
D. Başka bir isimde müeyyide uygulanması
Bu sistemde ise ceza ve güvenlik tedbiri kavramları kaldırılarak, bun­ların yerine başka isimde bir müeyyide kullanılır.
Konu doktrinde çok tartışılmıştır. Pozitivist doktrin, suçla savaş bakı­mından cezaların elverişsizliğinin anlaşılmış olduğunu iddia ile bunlar ye­rine tamamıyla sosyal savunma tedbirlerinin konulmasını önermiştir. 5 Mart 1954 tarihli Groenland Kanunu cezaları bertaraf ederek, sadece gü­venlik tedbirlerini müeyyide olarak uygulamaktadır. Yine sosyal savunma doktrini bir tek müeyyideyi öngörmekte ve buna “sosyal savunma tedbiri” adını vermektedir.[31]
Aksi fikre göre ise geleneksel ceza müessesesinin çağdaş bilimin ger­çekleştirdiği değişikliklerle muhafaza edilmesi gereklidir; cezanın suçla sa­vaş bakımından elverişsizliğinden değil ve fakat sadece diğer müeyyide­lerle tamamlanması gereğinden söz edilebilir. Suç karşılığı olarak ceza ge­rekli, yararlı ve elverişlidir; Ancak bu müeyyideyi uygulamada güvenlik tedbirleri ile tamamlamak gerekir. Güvenlik tedbirleriyle cezaların birleşti­rilmesi problemi kongrelerde de tartışma konusu olmuştur.
Mukayeseli mevzuat, genel olarak, cezalar ile güvenlik tedbirleri ara­sındaki nitelik farklarını kabul etmek suretiyle ikinci sistemi yani ceza­larla güvenlik tedbirlerini birlikte uygulamaktadır. Buna “dualist sistem” veya “çift şeritlilik sistemi” de denilmektedir. Mevzuatın çoğunluğu ceza ve gü­venlik tedbirlerini birbirinden sonra ayrı ayrı uygulamaktadırlar. 1930 İtal­yan Ceza Kanunu ve Fransız mevzuatı bu sisteme örnek gösterilebilir.
İkinci bir uygulama biçimi ise hâkime yetki tanıyarak, gerektiğinde cezaların güvenlik tedbirlerine çevrilmesini kabul etmektedir. Bu tip mevzu­ata örnek olarak, İsviçre Ceza Kanunu verilebilir. 1930 tarihli Belçika Sos­yal Savunma Kanunu ile 1933 tarihli Danimarka Ceza Kanunu ve 1948 ta­rihli İngiliz Criminal Justice Act da aynı esası benimsemiştir.[32]
Üçüncü bir grup mevzuat, cezalar ve güvenlik tedbirleri arasındaki iki­liği kaldırmakta ve tek bir müeyyideyi benimsemektedir. 1936 tarihli Kolombiya, 1933 tarihli Meksika ve Uruguay, 1934 tarihli Groenland Ceza kanunları bu kapsamda örnek olarak gösterilebilir.[33]
 “Yeni sosyal savunma doktrini”nin önerdiği sistemi uygulayan bir ülke bulunmamaktadır.
Sonuç olarak cezalar ve güvenlik tedbirleri günümüzde gittikçe biraz daha fazla birbirlerine yaklaşmaktadır. Cezanın kefaret teşkil edici özelliği günümüzde oldukça kaybolduğundan ve gittikçe uslandırma ve önlemeye yönelindiğinden güvenlik tedbirlerinin önemi daha da açığa çıkmaktadır. Ceza ve güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için, bir suçun varlığı ve sabit ol­ması, her iki müeyyide için kanunîlik ilkesinin geçerliliği, eşitlik, şahsilik, kişiliğe saygı ve yargısal usullere göre uygulanmaları gerektiğinden birbirle­rine çok yaklaşmaktadırlar.[34]
IX. Hukuk sistemimizdeki güvenlik tedbirleri
1 Haziran 2005 tarihine kadar işlenen suçlar açısından uygulaması de­vam edecek olan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, İtalyan Ceza Kanunundan alınmış olduğundan, güvenlik tedbirleri de sistemli bir şekilde düzenlenme­miştir. Buna rağmen, bazı kurumların güvenlik tedbirleri kapsamında de­ğerlendirilebilmesi mümkündü.[35]
Hukuk sistemimizde mevcut olan güvenlik tedbirlerini bazı başlıklar altında inceleyebiliriz. Burada özellikle 1 Haziran 2005 tarihine kadar yü­rürlüğü sürecek olan 647, 2253 ve 765 sayılı kanunlar yönünden konunun incelenmesinde fayda görüyoruz.
A. 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanundaki düzenle­meler
Bunlar kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların yerine uygulanabile­cek tedbirlerdir. 647 sayılı Kanunun 4’üncü maddesinin (2) ilâ (5) numaralı bentlerinde gösterilen müeyyideleri güvenlik tedbiri olarak kabul edebiliriz. Buna göre, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar, suçlunun kişiliğine göre, aynen iade veya tazmine, altı ayı geçmemek üzere bir eğitim veya ıslah ku­rumuna devam etmeye, bir yılı geçmemek üzere muayyen bir yere gitmek­ten, bazı faaliyetleri veya meslek ve sanatı icradan men’e, her çeşit ehliyet ve ruhsatnamenin bir aydan bir yıla kadar geçici olarak geri alınmasına çev­rilebilecektir.
B. 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargı­lama Usulleri Hakkında Kanundaki düzenlemeler
2253 sayılı Kanunun 11’inci maddesinin birinci fıkrası gereğince, suç işlediği zaman onbir yaşını bitirmeyen küçüklerin cezaî sorumlulukları yoktur. Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, fiil kanunen bir seneden fazla hapis cezasını veya daha ağır bir cezayı müstelzim ise haklarında 10’uncu maddede yazılı tedbirlerden birinin uygulanacağı ifade edilmiştir.
Küçükler hakkında uygulanacak tedbirler, söz konusu Kanunun 10’uncu maddesinde aşağıdaki şekilde sıralanmıştır:
1.Veliye, vasiye veya bakıp gözetmeyi üzerine alan akrabadan birine teslim,
2. Bakıp gözetmeyi üzerine alan güvenilir bir aile yanına yerleş­tirme,
3. Bu maksatla kurulmuş çocuk bakım ve yerleştirme yurtlarına veya benzeri resmî yahut özel kurumlara yerleştirme,
4. Genel ve katma bütçeli daireler, mahallî idareler, bankalar, ikti­sadî devlet teşekkülleri ve bunların ortakları tarafından kurulmuş fabrika, mües­sese veya ziraat işletmeleri veya benzeri teşekküllerle işyerlerine yahut meslek sahibi bir usta yanına yerleştirme,
  5. Resmî veya özel bir hastaneye veya tedavi evine yahut eğitimi güç çocuklara mahsus kurumlara yerleştirme.
Ancak Kanunun 11’inci maddesinin üçüncü fıkrasında, onbir yaşını bitirmemiş küçükler hakkında, veli veya vasi yahut bakmakla yükümlü ki­şiler tarafında yeterli tedbir alınması halinde, mahkemece diğer tedbirlerin uygulanmayabileceği hükme bağlanmıştır.
Bunun dışında, 2253 sayılı Kanunun 12’nci maddesinin bi­rinci fıkrası gereğince, fiili işlediği tarihte onbir yaşını bitirmiş olmakla beraber onbeş yaşını doldurmamış olan küçükler hakkında 20’nci maddeye göre yapılan inceleme, ceza tertibini gerektirmiyorsa, mahkemece 10’uncu maddede ya­zılı tedbirlerden birinin uygulanmasına karar verilebilecektir. Bu kapsam­daki küçüklerin temyiz kudretine sahip olup olmadıklarının belir­lenmesi, aynı Kanunun 20’nci maddesinin birinci fıkrasında, “Bu Kanunda gösterilen ceza ve tedbirlerin uygulanmasından önce küçüğün işlediği suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme yönünden bedenî, aklî ve ruhî durumu mütehassıs kimselere tespit ettirilir.” hükmüne göre yaptırılır. Yargıtayın bir kısım içti­hatlarında da bu kapsamdaki küçüklerin, temyiz kudretine sahip olsalar bile, haklarında ceza yerine emniyet tedbirinin uygulanabileceğine karar veril­miştir.[36]
Bunun dışında, 13’üncü maddeye göre, fiili işlediği tarihte, şuurunun veya harekatının serbestisini kaldıracak surette akıl hastalığına müptela ol­duğu anlaşılan çocukların mahkeme tarafından resmî veya özel bir hastaneye yerleştirilmesine karar verilecektir. Buralara yatırılan küçüklerin iyileştiğine dair rapor verilirse çocuk mahkemelerince serbest bırakılacaktır.
C. 765 sayılı Türk Ceza Kanundaki düzenlemeler
1. Sağır ve dilsizler hakkında uygulanacak güvenlik tedbirleri
1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte kalacak olan 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 57’nci maddesi uyarınca, fiili işlediği zaman henüz onbeş yaşını bitirmeyen sağır-dilsizler hakkında takibat yapılamayacağı ve bu ki­şiler hakkında yirmidört yaşına kadar kalmak üzere 53’üncü maddenin ikinci fıkrasındaki hüküm çerçevesinde işlem yapılacağı ifade edilmiştir.
765 sayılı TCK’nın 58’inci maddesinin birinci fıkrasında fiili işlediği zaman onbeş yaşını bitirmiş olan, fakat yaptığı işin neticesini fark ve temyiz ile hareket ettiği anlaşılamayan sağır ve dilsizlere ceza veri­lemeyeceği, ikinci fıkrasında ise ancak fiil cürüm olup da, bir seneden fazla hapis ceza­sını veya daha ağır bir cezayı müstelzim bulunduğu takdirde, yirmidört ya­şını henüz ikmal etmeyen sağır-dilsiz hakkında yirmidört ya­şına kadar kal­mak üzere, 53’üncü maddenin ikinci fıkrası hükmünün uygu­lanacağı, üçüncü fıkrası gereğince ise fail yirmidört yaşını bitirmiş ise mahkeme tara­fından hakkında TCK’nın 46’ncı maddesinde gösterilen usul çerçevesinde işlem yapılmak üzere yetkili makama teslim edilmesine karar verilebilecek­tir.
2. Akıl hastaları hakkında uygulanacak güvenlik tedbirleri
765 sayılı TCK’nın 46’ncı maddesinin birinci fıkrasında, “Fiili işle­diği zaman şuurun veya harekâtının serbestisini tamamen kaldıra­cak surette akıl hastalığına duçar olan kimseye ceza verilemez” hükmüne yer verilmiş­tir.
Failin tam akıl hastası olduğu tespit edildiğinde aynı maddenin ikinci fıkrası gereğince, bu şahsın muhafaza ve tedavi altına alınmasına hazırlık tahkikatında sulh hâkimi son tahkikatta ise görevli mahkemece karar verile­cektir. Üçüncü fıkrada ise muhafaza ve tedavi altında bulundurma müddeti­nin şifa bulana kadar devam edeceği, faile isnat edilen suçun ağır hapis ce­zasını gerektiren bir suç olması halinde bu müddetin bir yıldan az olamaya­cağı hükme bağlanmıştır. Maddenin dördüncü fıkrası gereğince, muayene ve tedavi olunan şahıs, muayene ve tedavinin yapıldığı kurumun sağlık kuru­lunca, iyileştiğine dair verilecek rapor üzerine aynı mahkeme tarafından serbest bırakılacaktır. Beşinci ve izleyen fıkralarda ise belirli periyotlarla kontrol altında tutulma şartı sağlık kurulunca verilen raporla getirilmiş ise bu kontrolün ne şekilde yaptırılacağı ve gerekmesi halinde yeniden “muha­faza ve tedavi” altına alınmanın gerçekleştirilmesine ilişkin hükümler geti­rilmiştir .[37]
3. Alkol ve uyuşturucu madde müptelâları hakkında uygulana­cak güvenlik tedbirleri
Alkol ve uyuşturucu madde kullanmayı iptila haline getirmiş olan ki­şiler hakkında belirli tedbirlerin alınması çağdaş ceza hukukunda kabul görmüş bir ilkedir.[38]
Ceza kanunları alkol ve uyuşturucu madde müptelalarının içki veya uyuşturucu maddenin etkisi altında bulundukları sırada gerçekleştirdikleri suçlardan dolayı haklarında o suça ilişkin cezanın tatbiki yanında, suçluların bu bağımlılıktan kurtulabilmelerini sağlayacak tedavi tedbirlerinin uygu­lanmasını öngörmektedir. Bu gibi durumlarda hapis cezasının yerine, suç işleyen şahıs hakkında sadece güvenlik tedbiri uygulanabileceğini kabul eden sistemler de mevcuttur.[39]
765 sayılı TCK sistemine göre, uyuşturucu maddelerin veya alkollü içkilerin etkisi altında suç işlenmesi halinde, bu durum cezaî sorumluluğa etkili değildir. Ancak, 404’üncü maddede, bu maddenin kapsa­dığı belirli suçları işleyen kişiler hakkında tedbir alınması öngörülmüştür.
TCK’nın 404’üncü maddesinin (4) numaralı bendinde “uyuşturucu maddeleri kullanan kimselerin alışkanlığı iptilâ derecesinde ise salâhı tıbben anlaşılıncaya kadar bir hastanede muhafaza ve tedavisine hükmolunur. Bu kimselerin hastanede muhafaza ve tedavilerine, yetkili mahkemece tahkika­tın her safhasında da karar verilebilir” hükmüne yer ve­rilmiştir.
Böylece, Kanun uyuşturucu madde kullanma suçlarını gerçekleş-tirenle­rin bu maddelere olan alışkanlıklarının iptilâ derecesinde olması ha­linde, bu kişiler hakkında tedbir uygulanmasını kabul etmiştir.[40]
Öte yandan, sarhoşlukta kullanımı iptila derecesine vardırmış olanlar hakkında güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için bulunması gereken şartlar ve süresi TCK’nın 573’üncü maddesinde düzenlenmiş­tir.
TCK’nın 573’üncü maddesinde “ Sarhoşlukta itiyadı ip­tilâ derecesine varmış olanların salâhı tıbben tebeyyün edinceye kadar bir hastanede muha­faza ve tedavisine hükmolunur. Mahkum, hastane olmayan yerlerde ise has­tane bulunan yere gönderilir” hükmü yer almaktadır.
Böylece 573’üncü maddede belirtilen tedbirin uygulanması için failin 571 veya 572’nci maddelerin belirttiği suçu işlemiş ve sarhoşlukta itiyadi iptilâ derecesine getirmiş bulunması gerekir. Tedbir, iyileşmenin gerçekleş­tiğinin kabulüne kadar devam edip, sonunda yatırıldığı kurumdan serbest bırakılır.[41]
4. Zorunlu müsadere
765 sayılı Türk Ceza Kanununun 36’ncı maddesinin ikinci fıkra­sında, “Kullanılması, yapılması, taşınması, bulundurulması ve satılması cü­rüm veya kabahat teşkil eden eşya bir ceza mahkumiyeti olmasa ve faile ait bu­lunmasa bile mutlaka zapt ve müsadere olunur.” hükmüne yer verilmiştir. Bu suretle, belirli eşyanın mahkûmiyet olmasa bile müsaderesini öngören bu hükmün bir güvenlik tedbiri niteliğinde olduğu kabul edilmektedir. Madde­nin ikinci fıkrasındaki eşya müsaderesinde, bu malların herhangi bir suçluya ait olması şartı aranmamaktadır. Ayrıca bu fıkra kapsamındaki malın, belirli bir kimseye ait olması halinde de, bu malın müsaderesi için mal sahibinin mahkûm olması şartı aranmaz. Bunun dışında, isnat yeteneği olmayan kü­çükler ve akıl hastalarına ait eşyaların da bu kapsamdaki müsadereye tabi olduğu söylenebilir.[42]
D. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunundaki düzenlemeler
26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı TCK’nın Birinci Kitap, Üçüncü Kı­sım, İkinci Bölümünde “Güvenlik Tedbirleri” başlığı altında 53 ilâ 60’ncı maddelerinde güvenlik tedbirleri düzenlenmiştir.
Bu tedbirler aşağıdaki şekilde sıralanabilir:
1. Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakma
a. Genel olarak
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53’üncü maddesinde,
“(1) Kişi, kas­ten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkû­miyetin kanuni so­nucu olarak;
a. Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, bele­diye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve ku­ruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmet­lerde istihdam edilmekten,
b. Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasi hakları kullanmak­tan,
c. Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulun­maktan,
d. Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişi­liklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,
e. Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek ku­ruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında ser­best meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,
Yoksun bırakılır.
(2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis ce­zasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz.
(3) Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetki­leri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir.
(4) Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
(5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanıl­ması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarı­sından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yet­kinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazın­dan itibaren işlemeye başlar.
(6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet halinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşme­siyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar.” hükmü yer almaktadır.
İşlediği suç dolayısıyla toplumda kişiye karşı duyulan güven sarsıl­maktadır. Bu nedenle, suçlu kişi özellikle güven ilişkisinin varlığını gerekli kılan belli haklarını kullanmaktan yoksun bırakılmaktadır. Madde metninde, işlediği suç dolayısıyla kişinin hangi hakları kullanmaktan yoksun bırakıla­cağı konusu düzenlenmiştir.
Ancak, bu hak yoksunluğu süresiz değildir. Cezalandırılmakla güdü­len asıl amaç, işlediği suçtan dolayı kişinin etkin pişmanlık duymasını sağ­layıp tekrar topluma kazandırılması olduğuna göre, suça bağlı hak yoksun­luklarının da belli bir süreyle sınırlandırılmıştır. Bu nedenle, maddede söz konusu hak yoksunluklarının mahkûm olunan cezanın infazı tamamlanın­caya kadar devam etmesi öngörülmüştür. Böylece, kişi mahkûm olduğu ce­zanın infazının gereklerine uygun davranarak bunun tamamlanmasıyla ken­disinin tekrar güven duyulan bir kişi olduğu konusunda topluma da bir mesaj vermektedir. Bu bakımdan hak yoksunluklarının en geç cezanın infazının tamamlanması aşamasına kadar devam etmesi, suç ve ceza politikasıyla gü­dülen amaçlara daha uygun düşmektedir.
Bu sistemde süresiz bir hak yoksunluğu söz konusu olmadığı için, ya­saklanmış hakların geri verilmesinden artık söz edilemeyecektir.[43]        
b. Mahkûmiyetin kanunî sonucu olarak bir haktan yoksun bıra­kılma halleri
1. Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden yoksun bırakılması,
2. Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî haklardan yok­sun bı­rakılma,
3. Velâyet hakkından, vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmetten yok­sun bırakılma,
4. Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif veya siyasî parti tüzel ki­şiliklerinin yönetici veya denetçisi olmaktan yoksun bırakılma,
5. Meslek ve sanatı icra etmekten yoksun bırakılma.
c. Uygulama usulü
Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hü­kümlü kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerini kullanabilecektir. Ayrıca, kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işle­diği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında mahkûm ol­dukları cezaya bağlı herhangi bir hak yoksunluğu olmayacaktır.
Belli bir hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlar dolayısıyla mahkûmiyet hâlinde, mahkûm olunan cezanın infazından sonra da etkili olmak üzere bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanma­sına ayrıca hükmedilmesi öngörülmüştür. Bu durumda mahkemenin belli bir hak ve yetkiyle ilgili olarak vereceği yasaklama kararı bir güvenlik tedbiri niteliği taşımaktadır.
Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dik­kat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mah­kûmiyet hâlinde, yine güvenlik tedbiri olarak, belli bir süre için bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınma­sına karar verilebilecektir.[44]
2.Eşya müsaderesi
a. Genel olarak
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 54’üncü maddesinde,
“(1) İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenme­sinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açı­sından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir.
(2) Birinci fıkra kapsamına giren eşyanın, ortadan kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir surette imkansız kı­lınması halinde; bu eşyanın değeri kadar para tutarının müsaderesine karar verilir.
(3) Suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen suça naza­ran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyebilir.
(4) Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir.
(5) Bir şeyin sadece bazı kısımlarının müsaderesi gerektiğinde, tü­müne zarar verilmeksizin bu kısmı ayırmak olanaklı ise sadece bu kısmın müsaderesine karar verilir.
(6) Birden fazla kişinin paydaş olduğu eşya ile ilgili olarak, sadece suça iştirak eden kişinin payının müsaderesine hükmolunur.” hükmüne yer verilmiştir
Suç ile doğrudan doğruya ilişki içinde olan, suçta kullanılan, kullanıl­mak üzere hazırlanan veya suçtan meydana gelen eşyanın müsade­resi müm­kündür. Özel müsadere karşısında bir de genel müsadere vardır ki, suç faili­nin bütün malları müsadere edilebilmektedir. Modern ceza hukuku genel müsadereye yer vermemektedir. Nitekim 1982 Anayasasının 38’inci mad­desinde de “genel müsadere cezası verilemez” ifadesiyle, aynı hüküm vur­gulanmış­tır.
b. Hukukî niteliği
Eski tarihli kanunların müsadereyi bir ek ceza olarak kabul ettikleri, geçen yüzyılın, özellikle ilk çeyrek döneminden sonra yapılan kanunlarda ise müsaderenin bir önlem olarak düzenlenmekte olduğu görülmektedir. Bu genel görünüşe rağmen müsaderenin hukukî niteliği tartışmalıdır. Bu konuda bir yazar müsadere için “ceza teorilerinin en fazla ızdırap veren çocuğu” de­yimini kullanmıştır. Müsaderenin hukukî niteliğinin kanun koyucu tarafın­dan belirtilmek istenmediği, bunun tespitinin uygulama ve doktrine bırakıl­mış olduğu görüşüne de rastlanmaktadır.
Yabancı kanunlar müsadereyi değişik yerlerde ve şartlar içinde tespit ettikleri için, doktrinde bu kurumun niteliği ile ilgili yapılmış olan açıkla­maların ihtiyatla kaydedilmesi gerekir. Romanya, Yunanistan, Yugoslavya ve Almanya’da olduğu gibi, bir grup kanun müsadereyi önlemler kısmında gösterir. Küba ve Hollanda örneklerinde ise müsadere “ek ceza” olarak, Da­nimarka uygulamasında “suçun diğer sonuçları”, İsviçre’de “diğer önlem­ler”, Avusturya’da “cezalar ve önlemler”, Arjantin’de ise “ceza” şeklinde belirten kanunlar da vardır. Hatta bir ayrım yapmak suretiyle müsaderenin bazı şartlarda ceza, bazı şartlarda ise önlem olduğuna yer veren kanunlara da rastlanmaktadır. Bu farklı yaklaşımlar doktrindeki görüşlere de yansımakta­dır. Bazı yazarlarca müsadere bir ceza olarak görüldüğü halde bir kısım ya­zar­lar müsadereyi bazen ceza, bazen tedbir olarak, bazıları ise müsadereyi ön­lem olarak görmektedirler. Bu son gruba girenler hangi hallerde ceza ve hangi hallerde tedbir olduğu konusunda ortak bir noktada birleşememişler­dir. Bu grup taraftarlarınca müsadere bağımız olarak uygulandığı hallerde bir önlem, mahkumiyet hâlinde uygulandığı durumlarda kanunî neticedir. Bu konudaki kıstası müsadereye tâbi olan eşyanın aidiyetinde gören yazarlar da mevcuttur. Buna göre, eşya suça katılanlardan birisine ait veya bunların dışında herhangi kimseye ait değilse, müsadere bir cezadır. Buna karşılık suça katılanlara ait olmasa dahi, müsadereye tâbi olması bu kuruma önlem niteliği kazandırır, görüşünü savunanlarda bulunmaktadır.    
İtalyan hukuku, müsadereyi bir önlem olarak görmekle beraber İtal­yan doktrininde konu hâlen tartışılmaktadır.[45]
Müsaderenin hukukî niteliği hakkında hukukumuzda tam bir birlik ol­madığı bilinmektedir. Ceza olduğunu kabul edenlerin yanı sıra, bu kurumu bir önlem olarak görenler de vardır. Genellikle (Brezilya Kanununda olduğu gibi) eşyanın müsaderesinin mahkûmiyet, suça katılanlara ait olması, suçta kullanılmak üzere hazırlanmış olması veya suçta kullanılması veya suçtan doğması şartları karşısında müsadereyi bir ceza olarak kabul edenler olduğu gibi, bütün bu şartlara rağmen bu kurumun bir önlem olduğu fikrinin de açıklandığı görülmektedir. 765 sayılı TCK’da gerçekleştirilen değişiklikler karşısında (özellikle md 119) ve yüksek mahkememizin 1982 yılında ver­diği ve müsaderenin bir ceza olmayıp, bir önlem olduğunu açıkladığı kara­rında, ülkemiz bakımından müsaderenin bir “önlem” olarak kabulüne yöne­lik akım kuvvetlenmektedir. Gerçekten, yüksek mahkemenin bir kararında, ceza so­rumluluğu olmayan küçükler hakkında da zoralıma TCK’nın 36/1’inci mad­desinin uygulanabileceğini belirtmiş olması ve mahkûmiyet şartını arama­ması ilginçtir.[46] Her ne kadar bu karara genel kurul üyelerinden bazıları karşı oy kullanmışlarsa da, bugünkü gelişimin zoralımı bir önlem olarak görmeye yatkın olduğu söylenebilir. Bu karar aynı zamanda bir içti­hat değişikliliğini de göstermektedir. Yüksek mahkemenin daha önceki ka­rarlarında, ceza so­rumluluğu olmayan küçüklere ait eşyanın müsaderesinin mümkün olmaya­cağını belirtmişti. Bundan başka, ön ödemenin düzenlendiği TCK’nın 119’uncu maddesinin sekizinci fıkrası, ön ödemenin müsadereye ilişkin hü­kümlerin uygulanabilmesine bir engel teşkil etmeyeceğini açıkça göster­mektedir.
c. Eşya müsaderesinin esas ve usullerinde yeni TCK’nın kabul et­tiği sistem
1. Eşya müsaderesinin hukukî niteliği
5237 sayılı TCK ile getirilen temel değişiklik, müsaderenin hukukî niteliğinin bir güvenlik tedbiri olduğunun kabul edilmesidir. İşte bu neden­ledir ki, mü­sadereye hükmedilmesi için bir suçun işlenmesi zorunlu olmakla birlikte, bu suçtan dolayı bir kimsenin cezaya mahkûm edilmesi gerekme­mektedir. Ör­neğin suç işlenmesinde kullanılan tehlikeli eşya, bunu kullanan fail çocuk veya akıl hastası olması nedeniyle cezalandırılamasa dahi, müsa­deresine hükmedilebilecektir.
2. Eşya müsaderesinin koşulları
Eşya müsaderesi yeni TCK’nın 54’üncü maddesinde düzenlenmiş olup, bu tedbirin uygulanması bazı kuralların ve esasların gerçekleşmesine tâbi kılınmıştır.
a. Eşya iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamalıdır (yeni TCK md. 54/1)
Müsaderenin Anayasada yer alan mülkiyet hakkını zedelememesi için, suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen eşyanın müsaderesine karar verileceği kabul edilmiştir. Ancak, bunun için, eşyanın iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmaması gerekir. Başka bir deyişle, kişinin suçun işlenmesine iştirak etmemesi, suçun işlenişinden haberdar ol­maması durumunda, sahibi bulunduğu eşya bir suçun işlenmesinde kulla­nılmış olsa bile, müsadere edilmeyecektir.[47]
b. Suç kasıtlı bir suç olmalıdır.
c. Bu suçun; işlenmesine tahsis edilen ya da işlenmesinde kullanı­lan ya da bu suçtan meydana gelen eşya olmalıdır.
Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanmış olan eşya ise su­çun icra hareketlerine henüz başlanmamış ise sadece bu nedenle müsadere edi­lemeyecektir. Ancak bu eşyanın niteliği itibarıyla kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlâk açısından tehlikeli olması durumunda müsaderesine hükmedilecektir.
Ancak, müsadere konusu eşyanın ortadan kaldırılması, elden çıkarıl­ması, tüketilmesi veya müsaderesinin başka bir surette imkânsız kılınması hâlinde; bunun değeri kadar para tutarının müsaderesine hükmedilecek­tir. (yeni TCK md. 54/2).
d. Müsadere “orantılılık kuralı”na uygun olmalıdır (yeni TCK md. 54/3.)
Müsaderenin koşullarından birisi de, müsaderenin orantılılık kura­lına uygun olmasıdır. Buna göre, suçta kullanılan eşyanın müsadere edilme­sinin işlenen suça nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hak­kani­yete aykırı olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyecektir.
 
 
 Burada nazara alınması gereken konu şudur. Orantılılık kuralının tat­biki yeni TCK md. 54/3’de kullanılan “suçta kullanılan eşyanın” ibaresi karşı­sında yeni TCK md. 54/1’de sayılan diğer müsadere halleri için müm­kün olma­yacaktır.[48]
3. Zorunlu müsadere (yeni TCK md. 54/4)
Zorunlu müsadere hükmü, ”yasak eşyalar” için gerekli olan bir düzen­lemedir. Buna göre, üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşyanın, her hâlde müsaderesine hükmolunacaktır.
4. Kısmî müsadere (yeni TCK md. 54/5)
Bir şeyin sadece bazı kısımlarının müsaderesi gerektiğinde, tümüne za­rar verilmeksizin bir kısmını ayırmak olanaklı ise sadece bu kısmının mü­saderesine karar verilir.
Örneğin, gümrük mevzuatına göre ithal edilen elektronik eşyaların ba­zılarının beyana aykırı değerlerinin uygun olduğu tespit edilebiliyorsa, bu eşyanın iç piyasa için önemli olması hâlinde, mevzuata aykırı kısım ayrıla­rak müsadere edilebilir.
5. Pay müsaderesi (yeni TCK md. 54/6)
Birden fazla kişinin paydaş olduğu eşya ile ilgili olarak, sadece suça iştirak eden kişinin payı müsadere edilir.
3. Kazanç müsaderesi
Yeni TCK’nın 55’inci maddesinde,
 “(1) Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddî menfaatler ile, bunların değerlen­dirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu or­taya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir. Bu fıkra hük­müne göre müsadere kararı verile­bilmesi için, maddî menfaatin suçun mağ­duruna iade edilememesi gerekir.
(2) Müsadere konusu eşya veya maddî menfaatlere elkonulamadığı veya bunların merciine teslim edilmediği hâllerde, bunların karşılığını oluş­turan değerlerin müsaderesine hükmedilir” hükmü getirilmiştir.
Yeni TCK’nın 55’inci maddesi ile ceza hukukuna “kazanç müsade­resi” adı al­tında yeni bir müsadere şekli dahil edilmiş bulunmaktadır.
Bilindiği gibi özellikle ekonomik mafya tipi organize suçlarda, suç­tan elde edilen kazançta bir nevi bu örgütlerin gelir kaynaklarını oluştur­makta­dır. Suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesini engelleyecek etkin bir yaptı­rım şekli “kazanç müsaderesi”dir.
Bu düzenleme ile güdülen temel amaç, suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesinin önüne geçilmesidir. Bu nedenle kazanç müsaderesi kap­samlı bir biçimde düzenlenmiş ve suç işlemek suretiyle veya suç işlemek dolayısıyla elde edilen ekonomik kazançların müsaderesi olanaklı hale geti­rilmiştir. Böylece, kazanç müsaderesi, “karapara aklama”, uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti, dolandırıcılık, kaçakçılık, ihaleye fesat karıştırma gibi ekonomik çıkar elde etme amacıyla işlenen suçlara karşı etkin biçimde caydırıcılık özelliği olan bir yaptırım niteliğine kavuşturulmuştur. Bu hük­mün uygulanmasında mağdurun ve iyi niyetli üçüncü kişilerin hakları koru­nacak, bunlara ait maddî değerler kazanç müsaderesine tâbi tutulmayacaktır.
Diğer bir yenilik, kaim değerin müsaderesidir. Buna göre, müsadere konusu ekonomik değerin harcama, imha, tüketme gibi hareketlerle müsade­resinin imkansız kılınması hâlinde, karşılığı para tutarının müsaderesine karar verilecektir.[49]
4. Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri
Yeni TCK’nın 51’inci maddesinin birinci fıkrasında fiili işlediği sı­rada oniki yaşını doldurmamış çocuklar hakkında; ikinci fıkrasında oniki yaşını dol­dur­muş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamamaları veya davranışlarını yönlen­dirme ye­teneği­nin yeterince gelişmemiş olması hâlinde haklarında çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanacağı öngörülmüştür.
Yeni TCK’nın 56’ncı maddesi ile de çocuklara özgü güvenlik tedbir­leri­nin neler olduğu ve ne suretle uygulanacaklarının çocuklarla ilgili ka­nunda gösterileceği hükme bağlanmıştır. Bu Kanunun yürürlüğe girmesine kadar veya bu konuda yasal bir düzenleme yapılıncaya kadar, 2253 sayılı Kanunun 10 ve 11’inci madde hükümleri dikkate alınmalıdır.[50]
5. Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri
a. Genel olarak
Yeni TCK’nın akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerini düzenleyen 57’nci maddesinde,
 (1) Fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişi hakkında, koruma ve te­davi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Hakkında güvenlik tedbi­rine hükmedilen akıl hastaları, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında ko­ruma ve tedavi altına alınırlar.
(2) Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası, yer­leştirildiği kurumun sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtil­mesi üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilir.
(3) Sağlık kurulu raporunda, akıl hastalığının ve işlenen fiilin niteli­ğine göre, güvenlik bakımından kişinin tıbbî kontrol ve takibinin gerekip gerekmediği, gerekiyor ise bunun süre ve aralıkları belirtilir.
(4) Tıbbî kontrol ve takip, raporda gösterilen süre ve aralıklarla, Cum­huriyet savcılığınca bu kişilerin teknik donanımı ve yetkili uzmanı olan sağ­lık kuruluşuna gönderilmeleri ile sağlanır.
(5) Tıbbî kontrol ve takipte, kişinin akıl hastalığı itibarıyla toplum açı­sından tehlikeliliğinin arttığı anlaşıldığında, hazırlanan rapora dayanılarak, yeniden koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Bu durumda, bir ve devamı fıkralarda belirlenen işlemler tekrarlanır.
(6) İşlediği fiille ilgili olarak hastalığı yüzünden davranışlarını yön­lendirme yeteneği azalmış olan kişi hakkında birinci ve ikinci fıkra hüküm­lerine göre yerleştirildiği yüksek güvenlikli sağlık kuruluşunda düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkûm olduğu hapis cezası, süresi aynı kalmak ko­şuluyla, kısmen veya tamamen, mahkeme kararıyla akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.
(7) Suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık kuruluşunda tedavi altına alınmasına karar verilir. Bu kişilerin tedavisi, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılı­ğından kurtulmalarına kadar devam eder. Bu kişiler, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca bu yönde düzenlenecek rapor üzerine mahkeme veya hâ­kim kararıyla serbest bırakılabilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Suç işleyen akıl hastaları, kanun koyucu açısından çok nazik bir prob­lem ortaya çıkarmakta olup, hâkim, yaptırım ile tıbbî tedavi arasında karar vermek durumunda kalmaktadır. Örneğin Fransa’da tedavi amacına yönelik infaz kurumları bulunmaktadır. Burada kendine özgü yapısı nede­niyle İngi­liz hukuku üzerinde durmak gerekir. İngiltere’de hâkim akıl hasta­sının has­taneye yatırılmasına karar verebilir. Bu karar, 1983 tarihli Akıl Sağlığı Ka­nununun öngördüğü koşullarda alınabilir. Bunlar; suçun hapis cezasını ge­rektirmesi, aklî dengesizliğin en az iki hekimin beyanı ile sabit olması, sanı­ğın suçlu olarak kabul edilmesi, hastaneye yatırmanın zorunlu olması ve yararlı etki yapacağının düşünülebilmesidir. Hastaneye yatırma, artık başka bir yaptırım uygulamasını engeller. Bu halde hâkim, kişinin oniki hafta süre ile hastaneye yatırılmasını içeren bir ara karar verebilir. Bu süre fiilen çok uzundur, çünkü ancak altı ay sonunda sona ermektedir.[51]
Bu sürenin iki istisnası vardır. İlki, kişinin süresinin bitiminden önce dışarıya çıkma izninden yararlanabilmesidir. İkincisi ise sürenin dolması hâlinde, önce bir altı ay, zorunlu ise bir yıl uzatılabilmesidir. Bütün bu hal­lerde hastaneye yatırma emri, sınırlandırıcı bir emirle tamamlanabilir. Bura­dan çıkış, ancak bakanın onayı ile mümkündür. Bakan, hastayı, koşullu veya koşulsuz her zaman serbest bırakabilir.
İngiltere’de hâkim, gözetim altında serbestliği mümkün kılan psikiyat­rik bir emir verebilir. Bu emir, genelde, hastaneye yatırma şeklinde veril­mektedir. Bu konuda, suçlunun rızası zorunlu olup, doktorun, söz ko­nusu tekniğin kişiyi tedavi yönünden yeterli olduğu, hastaneye yatırmanın gerek­mediği hususundaki raporu üzerine karar verebilir. Böyle bir durumda te­davi, uzmanlaşmış bir hastane dışında ilgilinin kendi evinde ve doktorun idaresi çerçevesinde gerçekleştirilir.
Tıbbî organize edilmiş tedavi kurumu, her şeyden evvel, isnat yetene­ğinin bulunmadığı durumlarda suçlarını işledikleri ve serbest bırakıl­maları sorumluluk açısından yerinde olmayan suçluların güvenlik altına alınması anlamına sahiptir. (Alman İnfaz K. md. 138.)
Bu fark vasıtasıyla, psikiyatri hastaneleri gibi bağımlılık konumlarını da her şeyden evvel saf adalet infazı olarak diğer görevlerin idrak edilmesini gerektirir. Bununla birlikte, onların bu kurumlara yerleştirilmeleri önemli bir görevdir ve İsviçre ile Hollanda’nın aksine özel hastanelere nakledilmezler.
Mahpusların birlikte barındırılmaları hâlinde, buranın yeterli dü­zeyde olması gerekir. Simon-Heroid/Avusturya (2.2.1971, 4340/6938) da­vasında Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun, bir psikiyatri kısmında bir mahpusun çok sayıda ölümcül hasta veya ölen hastalarla birlikte kalmaları ile ilgili şikayeti yerinde bulmuştur.
b. Yeni TCK’ya göre kabul edilen esaslar
Yeni TCK’nın 57’nci maddesine göre, fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişiler, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alı­nırlar.
Akıl hastaları ile ilgili güvenlik tedbiri açısından belli bir süre öngö­rülmüş değildir. Bu nedenle, güvenlik tedbiri, akıl hastasının toplum açısın­dan tehlikeliğinin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına kadar uygulanmaya devam edilecektir.
Güvenlik tedbirinin süresi açısından asgari bir süre öngörülmemesi, toplum açısından riskli bir düzenleme görünümündedir. Unutulmamalıdır ki, bu kapsamdaki bir şizofrenin sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine ertesi gün mahkemece salıverilmesi mümkün olmakta­dır.
İşlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azal­mış olan kişiye (Alman Ceza Kanununda ehemmiyetli derecede azalmışsa) ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis ce­zası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek ceza, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir.[52]
Alman Ceza Kanunu 21. paragraf (Azaltılmış kusur ehliyeti): Failin fi­ilinin hukuka aykırılığını anlama veya bu anlayışa göre hareket etme ehli­yeti, 20’de gösterilen nedenlerle fiilin icrası sırasında ehemmiyetli derecede azalmışsa ceza 49 fıkra 1’e göre hafifletilir.
Kusur yeteneği tam olarak kalkmamış olmakla birlikte, işlediği fiille ilgili olarak hastalığı yüzünden davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişinin mahkûm olduğu hapis cezasının, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirine çevrilmesine de olanak tanınmıştır (yeni TCK md. 57/6).[53]
Ceza kanunlarının toplumu koruma işlevi, cezaların genel önleme etki­sinden çok akıl hastalığı veya zayıflığı sebebiyle ceza sorumluluğu ta­mamen veya kısmen kaldırılacak suç faillerine uygulanacak yaptırımın özel önleme etkisi şeklinde kendini göstermektedir. Bu bağlamda, şimdiye kadar açılımı yapılan teorik/normatif yaklaşım sorgulanarak, gerçekte sanığın suçu işleyip işlemediği/suçlu olup olmadığı saptanarak; bu saptama sonrası yaptı­rım ve tretman türünün (akıl hastanesi mi, cezaevi mi, yoksa her ikisi­nin birlikte olacağının) belirlenmesi yaklaşımı özellikle ülkemize özgü çoğu sorunları giderebilecek nitelikte görülmektedir.
Keza, suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağım­lısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık kuruluşunda tedavi altına alınması ve bu kişilerin tedavisinin, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılı­ğından kurtulmalarına kadar devam etmesi öngörülmüştür. Bu kişiler yer­leştirildiği kurumun sağlık kurulunca bu yönde düzenlenecek rapor üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilir (yeni TCK md. 57/7).[54]
6. Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular
a. Genel olarak
Yeni TCK’nın suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlulara ilişkin güven­lik tedbirlerini düzenleyen 58’inci maddesinde,
“(1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması ge­rekmez.
(2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı;
a. Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu ce­zanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl,
b. Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkû­mi­yet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl,
Geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz.
(3) Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur.
(4) Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askerî suçlarla diğer suçlar arasında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz.
(5) Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişilerin işle­diği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz.
(6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz reji­mine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır.
(7) Mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygula­nacağı belirtilir.
(8) Mükerrirlerin mahkûm olduğu cezanın infazı ile denetimli serbest­lik tedbirinin uygulanması, kanunda gösterilen şekilde yapılır.
(9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra de­netimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya ör­güt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir.” hükmüne yer verilmiştir.
b. Tekerrürün artırım nedeni olmaması
Kişinin daha önce işlediği suç nedeniyle belli bir cezaya mahkûm edilmiş olmasına rağmen suç işlemede gösterdiği kararlılıkla toplum açısın dan tehlikeliliğini ifade eden tekerrür, kişi hakkında hükmolunan cezanın infazı sırasında dikkate alınacak bir neden ve hatta, infazdan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasının nedeni olarak görülmüştür. Bu nedenle, tekerrür dolayısıyla kişinin cezasında artırma yapan sistemden vazgeçilmiş­tir.
c. Tekerrür hükümlerinin uygulanmasının esas ve usulleri[55]
1. Suçun işlenmiş olması
Yeni TCK’nın 58/1’inci maddesine göre tekerrür hükümlerinin tatbik edi­lebilmesi için, önceki suçtan verilen hüküm kesinleştikten sonra, “yeni bir suç işlenmesi” aranmaktadır. Bu konuda nazara alınacak önemli bir hu­sus şudur. Tekerrüre mahsus hükümlerin uygulanmasında eski mahkûmiyete ilişkin cezanın infazı aranmayacaktır.
2. Süreli tekerrür sistemi
Muayyen bir sürenin geçmiş olması hâlinde, kanunda yer alan teker­rür hükümleri uygulanamayacaktır. Yeni TCK’nın 58/2’nci maddesine göre;
Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı; beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarih­ten itibaren beş yıl, beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, geç­tikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmayacaktır.
Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için, önceki mahkûmiyetin in­faz edilmiş olması gerekmemekle birlikte; tekerrüre ilişkin sürelerin işle­meye başlaması bakımından önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması aranmıştır.[56]
 
3. Tekerrür halinde seçimlik cezalarda hapis cezası verilmesi zo­runluluğu
Yeni TCK’nın 58’inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, tekerrür ha­linde, sonraki suça ilişkin seçimlik olarak hapis ile adlî para cezası öngörül­müşse, hapis cezasına hükmolunacaktır.
Birinci fıkrada tekerrür hükmünün uygulanması için “cezanın infaz edilmiş olması gerekmez” denilmesine karşın bu fıkrada takdirin kaldırılarak yasama organınca ceza saptanması cezaların bireyselleştirilmesi ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.[57]
4. Belli bazı suçlarda ve yabancı ülke mahkemelerince verilen hü­kümler, tekerrüre esas olmaz
Yeni TCK’nın 58’inci maddesinin dördüncü fıkrasına göre, kasıtlı suç­larla taksirli suçlar ve sırf askeri suçlarla diğer suçlar arasında tekerrür hü­kümleri uygulanmaz. Kasten öl­dürme, kasten yaralama, yağma, dolandırı­cı­lık, uyuşturucu madde imal ve ticareti ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas ol­maz.
5. Çocuklara tekerrür hükümleri uygulanmaz
Ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesinde özel­likle son yıllarda çocuk suçlular hakkında uygulanan çağdaş ceza siya­seti düşüncelerine uygun olacak şekilde yeni TCK’nın 58/5’de, fiili işlediği sı­rada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında tekerrür hükümleri­nin uygu­lanmayacağı belirtilmiştir.
6. Mükerrirlere özgü infaz rejimi ve denetimli serbestlik tedbiri­nin uygulanması
Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra dene­timli serbestlik tedbiri uygulanır (yeni TCK md. 58/6).
Bu konuda, mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbi­rinin uygulanacağı belirtilir (yeni TCK md. 58/7).
 d. Tehlikeli hükümlüler hakkında uygulanacak esaslar ve ilkeler
 “Tehlikeli suçlu” kavramı, ceza hukuku ve infaz hukuku, uygulama­sında geniş kapsamlı olmasına rağmen, tehlikelilik yapısının tartışmalı mu­amele görmesi nedeniyle bu kavram çok kere çeşitli ülkelerde ve dönem­lerde farklı tanımlanmıştır.
XIX. yüzyılın tehlikeli suçlu etiketi, gençlik, yeri belli olmayan akıl hastaları ve mala yönelik itiyadî suç işleyenleri kapsarken, XX. yüzyılın sonunda bununla batı ülkelerinde şiddet ve cinsel suç failleri, diğer ülkelerde siyasî muhalifler veya ekonomik ve çevre suç failleri düşünülmektedir.[58]
Bir suçlunun tehlikeli olup olmadığı, işlediği suçlara, kişisel profi­line yaşam biçimi ve ortamına bakmak suretiyle değerlendirilmektedir. İs­veç, Danimarka ve Norveç’de tehlikeli suçlu kavramına yer verilmemiştir. Nor­veç’te ise “problemli suçlu” ifadesi kullanılmaktadır.[59]
Teröristler, yapılı ve disiplinli örgütlere sahip oldukları için, bunların yeniden örgütleştirilmesinde en önemli nokta, bunlar üzerindeki şartlanma­lar ve beyin yıkama faaliyetlerinin engellenmesidir. Yeni TCK md. 58/son’da mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadî suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt men­subu suçlu hakkında da uygulanabileceği öngörülmüştür.[60]
Hiç kuşkusuz, bu gruptakiler tehlikelilik açısından önem arz ettikleri için öncelikle bunlar hakkında “denetimli serbest tedbiri”ne başvurulmasının kesin olarak düzenlenmesinde isabet olduğu düşünülmekle beraber işlen­mekte olan suçun ciddiyeti ve suçlunun kişilik profili göz önüne alınmaksı­zın bu sıfattaki her hükümlünün bu rejime tabi tutulmasının kriminolojik geçerliliği olmadığı ileri sürülmüştür. Nitekim, Kanada ceza sistemine göre “tehlikeli suçlu” şöyle düzenlenmiştir.
– Kişilere karşı zarar verici şiddet eylemlerinde bulunanlardan,
– Müessir fiil veya öldürücü davranış biçimini itiyat edinenler,
– Cinsel dürtülerini kontrol edemeyenlerin zarar verme olasılığı,
– İşlediği suçun vehameti sebebiyle, gelecekte davranışını kontrol edil­mesinin olasılık dışı olması.
Öte yandan, tehlikeli suçlular bakımından, tahliye sonrası denetimli serbestlik rejiminin hükümle beraber saptanması öngörülmesine karşın, bu konuda azamî bir süreye kanunda yer verilmemesi kanunîlik ilkesine aykırı olduğu ifade edilmiştir.
Tehlike hali-suç işleme ihtimaline anlamlı bir boyut kazandırma ama­cıyla konunun ayrıntılı olarak irdelenmesinde yarar görülmüştür. Psiki­yatri uzmanları ve kriminologlarca, geniş kapsamlı araştırmalara dayalı ola­rak kabul edilen husus, faillerin yeniden suç işlemesini tahmin edebilmenin yük­sek derecede kesinlikten yoksun olduğudur. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) koordinatörlüğünde gerçekleştirilen bir projede altı ülkeye ait veri­lere dayalı olarak varılan sonuçta, tehlikelilik haline ilişkin tahminlerde bu­lunacak uz­man kişiler arasındaki görüş birliği derecesinin düşük olduğu; psikiyatri uzmanları arasındaki bu uyum derecesinin ise psikiyatri uzmanı olmayan kişiler arasındakilere göre yüksek bulunmadığıdır. Nitekim, hakla­rında tah­min işlemi yapılan kişilerin dörtte üçü bakımından % 50’sinden daha az bir miktarında mutabakat sağlanabilmiştir. Bu durumda sağlıklı bir tahmin ya­pabilmek yüzdesi hiçte yüksek değildir.
Bu bağlamda, yeniden suç işleme ihtimalinin varlığını belirlemede en iyi gösterge failin önceki mahkûmiyetlerinin sayısı olacaktır. Halen birkaç sa­bıkası olan bir kişinin ilerideki suçluluğunu tahmin etmek fazlaca zor ol­mayacaktır. Bu varsayım özellikle mala karşı suç işlemiş olanlar için geçer­lidir. Şiddet ve cinsel suç işlemiş failler bakımından ise psikiyatri uzmanı, önceden çok az veya hiç suç işlememiş kişiler hakkında tahminde bulunmak durumunda kalacaktır. Deneyimler, bu türden tahminlerin doğruluk yüzdesi­nin 25-30 dan fazla olmadığını göstermektedir. Aynı paralelde, psikiyatri sosyolog, psikolog ve istatistik uzmanının birlikte yaptığı tahminde de tehli­keliliği tahmin edilen üç kişiden yalnızca birinin gerçekte şiddet suçu işle­meye devam ettiği görülmüştür.
Varılan nokta odur ki, mevcut tahmin yöntemleriyle, bir tehlikeli suçlu uğruna en azından iki veya üç tehlikeli olmayan suçlunun da özel bir kurumda “akıl hastanesinde”, muhafaza ve tedavi altında bulundurulması gerekecektir. Bu şekilde de, toplum, gerçekte az sayıda olan “tehlikeli olma­yan” kişilerin akıl hastanesinde muhafaza edilmesine rıza göstermek duru­munda kalacaktır.
Yeni TCK’nın 58’inci maddesinde İtalyan Ceza Kanunundan esinlene­rek “tehlike hali” kavramına yer verilmiştir. Ancak, öntasarıda teh­like hali­nin tanımına yer verilmemiş, yalnızca, özel tehlike hallerine (mükerrir, itiyadî suçlu, meslekî suçlu, örgütlenmiş suçlu) değinilmiştir. Bu eksikliği bir öl­çüde gidermek üzere, İtalyan ceza hukukunun bel kemiğini oluşturan 133’üncü maddesinin alınması yerinde olacaktır. Bu madde hâ­kime, yalnız cezanın ve güvenlik tedbirinin tatbikinde değil, cezayı artıran veya azaltan sebepler ile suç vasfının takdirinde ve suçluya kanunun tanıdığı yararlardan istifade ettirmek hususlarında takdir yetkisini kullanırken aşa­ğıda yer alan iki unsurun göz önünde bulundurmayı emretmektedir.
1. Fiilin mahiyetinden, fiilde kullanılan vasıtalardan, fiilin işleniş biçi­minden, zaman ve mahallinden anlaşılan suçun vahameti;
2. Suçun saiklerinden, suçlunun adlî ve cezaî geçmişinden ve genel­likle suçu işleme öncesi, suçu işlediği andaki veya ondan sonraki hareket bi­çiminden, kişisel, aile veya sosyal yaşamındaki durumundan çıkarılan veya anlaşılan cürüm işleme kabiliyet ve istidadı.[61]
7. Sınır dışı edilme
5237 sayılı yeni TCK’nın 31/3/2005 tarihli ve 5328 sayılı Kanunla deği­şik 59’uncu maddesine göre, işlediği suç nedeniyle hapis cezasına mah­kûm edilen yabancı, koşullu salıverilmeden yararlandıktan ve her halde ce­zasının infazı tamamlandıktan sonra, durumu sınır dışı işlemleriyle ilgili olarak de­ğerlendirilmek üzere derhal İçişleri Bakanlığına bildirilir.
8. Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri
a. Genel olarak
Yeni TCK’nın 20’nci maddesi gereğince, ceza sorumluluğunun şahsî­liği ilkesi kabul edildiğinden, sadece gerçek kişiler yönünden cezaî müeyyi­deler uygulanabilecektir. Ancak, işlenen suç nedeniyle, özel hukuk tüzel kişileri yönünden güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımların uygulanmasına bir engel bulunmadığı kabul edilmiştir. Gerçekten 20’nci maddenin ikinci fıkra­sında, “Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz. Ancak, suç do­layısıyla kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar sak­lıdır” hükmü yer almaktadır.
Özel hukuk tüzel kişileri hakkında uygulanacak güvenlik tedbirleri Türk Ceza Kanununun 60’inci maddesinde aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.
“(1) Bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı olarak faaliyette bulu­nan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin iştirakiyle ve bu iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel kişi yararına işle­nen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet halinde, iznin iptaline karar verilir.
(2) Müsadere hükümleri, yararına işlenen suçlarda özel hukuk tüzel ki­şileri hakkında da uygulanır.
(3) Yukarıdaki fıkralar hükümlerinin uygulanmasının işlenen fiile na­zaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği durumlarda, hâkim bu ted­birlere hükmetmeyebilir.
(4) Bu madde hükümleri kanunun ayrıca belirttiği hallerde uygula­nır.”
b. Özel hukuk tüzel kişilerinin sorumluluğu
Tüzel kişilerin ceza sorumlulukları konusunda öğretide geleneksel olarak iki ayrı görüş vardır.
1. Birinci kısım yazarlar, tüzel kişilerin suç faili olup olamayacakları konusunu, bunların niteliğini açıklayan teorilere dayanmak suretiyle çö­zümlemeye çalışmaktadırlar. Böylece hukukî mesele, teorik bir temele da­yanılarak çözülmeye çalışılmaktadır.
2. İkinci grup yazarlar ise meseleyi teorilerden ayrı tutarak çözme ça­balarındadırlar.
a. Birinci grup yazarlardan “tüzel kişilerin gerçekliği teorisini” benim­seyenler, tüzel kişilerin kendilerini oluşturan gerçek kişilerin iradelerinden ayrı, müstakil bir irade ve kişiliğe sahip bulunduklarından ve bu iradenin birleşik bir çoğunluk iradesinden ibaret bulunduğundan hareket ederek, tüzel kişilerin suç faili olabileceklerini ve cezalandırılabileceklerini öne sürmek­tedirler.
Gerçi tüzel kişilerin faaliyetleri ve hatta varlıkları, tüzükleri veya ken­dilerini kuran diğer hukukî belgeler ile belirlidir. Fakat bundan tüzel kişile­rin suç işlemeyecekleri sonucuna gidilemez. Ayrıca belirli cezalar tüzel ki­şiler hakkında kolaylıkla uygulanabilir. Söz gelimi para cezaları böyledir. Tüzel kişiler hakkında kolaylıkla uygulanamayacak diğer cezalar hakkında ise eş değerlilik (muadelet) yoluyla diğer bir takım cezaların uygulanması mümkündür. Sözgelimi ölüm cezası yerine tüzel kişiyi feshetmek gibi.
Bu teorinin yandaşlarına göre, tüzel kişilerin cezalandırılmaları cezala­rın şahsiliği ilkesine de aykırı olmaz: Gerçi bu gibi hallerde cezanın suça karışmamış tüzel kişilerin mensupları üzerinde de dolayısıyla etkisi olursa da bunu, tüzel kişiye girmekle, onun teşkiline katılmakla göze alınmış bir risk saymalıdır; denilmektedir.
b. Bu fikirlere karşılık “tüzel kişilerin faraziliği” teorisinden yana olanlara göre tüzel kişinin bir takım haklara sahip veya borçlarla yükümlü bulunabilmesi, bunların ayrı ve müstakil bir iradeye sahip bulunduklarının kabulüne götüremez. İrade olmayınca kişilik de söz konusu olmaz.
Bu teorinin yandaşlarına göre suç faili olabilmek için gerekli irade an­cak gerçek bir kişide bulunabilir. Çünkü kast konusunda açıkladığımız gibi, sorumluluk için failde isteme ehliyeti, yeteneği olmalıdır. Böylece bir irade ise tüzel kişilerde bulunamaz. Bu nedenle daima bir psikolojik araştırmayı gerektiren ceza hukuku ilişkileri bakımından tüzel kişinin suç faili olabil­mesine olanak yoktur. Ayrıca çağdaş ceza hukukunda başta gelen kavram­lardan birisini oluşturan “tehlike halinin” tüzel kişilerde bulunmayacağı da açıktır. Tüzel kişinin suç faili olması kolektif sorumluluk kavramını yeniden ortaya çıkarmak sonucuna götürür.
Görülüyor ki, bu teori tüzel kişilerin suç faili olamayacakları sonucuna götürmektedir. (Societas delinquere non potest.)
Tüzel kişilerin cezaen hiçbir suretle sorumlu olmamalarının götüre­ceği zararlı sonuçları da uygun görmeyen yazarlar bu konuda ortalama bazı görüşler öne sürerek soyut birer varlık oluşturan tüzel kişilerin kanunen suç faili “sayılabileceklerini” belirtmekte ve suçların niteliğine göre, söz gelimi kabahatlerde, tüzel kişilerin sorumlu olabileceklerini, buna karşılık cürümler yönünden suçlu sayılamayacaklarını belirtmektedirler.
Roux, suçun bir tüzel kişi adına işlenmiş olmasını bir ağırlatıcı sebep saymayı ve ayrıca fail hakkında bir tedbire hükmolunmasını önermiştir.
c. Bir teoriye bağlanmadan tüzel kişilerin ceza sorumluluğu konusunu çözmek isteyen yazarlar ise konuyu başka bir takım ölçülere göre cevaplan­dırmak gereğine işaret etmektedirler: Gerçekten bunlara göre hukukî değil ve fakat felsefi, sosyolojik ve siyasal bazı etmenler tüzel kişilerin ceza so­rumluluğunun kabulüne götürebilir. Özellikle 20. yüzyılın başında kapita­lizmin gelişmesi ve tüzel kişiler tarafından geniş ölçüde ekonomik suçların işlenmesi bu yeni görüşü güçlendirmiştir.[62]
Fransa’da Yargıtay, özel kanunların getirdiği istisnalar dışında, tüzel kişilerin sorumluluğunu kabul etmemekte idi. Ancak yargıtay, tüzel kişile­rin organ veya temsilcilerinin onlar adına hareketlerinde işledikleri maddî suç­lardan (yani kasten işlenmeyen suçlardan) sorumluluklarını kabul edi­yordu.
İkinci olarak tüzel kişilerin güvenlik tedbirlerine mahkûm edilebile­cekleri kabul edilmiştir: Tazminat kabilinden para cezaları gibi.
Üçüncü olarak metinlerin suç failini hukukî sıfatları itibariyle belirle­dikleri (malik, işletme şefi, istihdam eden) gibi tanımladığı hallerde sorum­luluk kabul edilmekte idi.
Yeni TCK’nın 121-2’nci maddesi kanunun ayrıca belirttiği suçlarda tüzel kişilerin sorumluluğunu kabul etmiş bulunmaktadır. Madde bu sorum­lulu­ğun alanını tanımlamakla birlikte uygulaması koşullarını da göstermek­tedir.
c. Güvenlik tedbirleri
Yeni TCK’nın 20 ve 60’ncı maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, yeni TCK ile “Tüzel kişilerin cezaî sorumluluğu” kavramı kaldırılmış onun yerine “Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri” kavramı kabul edilmiştir.
Anayasamızda da güvence altına alınan ceza sorumluluğunun şahsiliği kuralının gereği olarak sadece gerçek kişiler hakkında ceza yaptırımına hükmedilebilir. Ancak bu ilke, işlenen suç dolayısıyla özel hukuk tüzel ki­şileri hakkında güvenlik tedbiri niteliğinde yaptırımlara hükmedilmesine en gel değildir.
1. Güvenlik tedbirlerinin uygulanma koşulları[63]
Yeni TCK md. 60/1-2’e göre tüzel kişiler hakkında iki türlü güvenlik ted­biri öngörülmüştür. Bunlar “faaliyet izninin iptali” ve “müsadere”dir.
a. Faaliyet izninin iptali ve koşulları
1. Getirilen düzenlemeye göre tüzel kişilere uygulanacak güvenlik tedbirinin faile ilişkin temel unsuru “Bir kamu kurumunun verdiği izne da­yalı olarak faaliyette” bulunmasıdır.
Dernekler, sendikalar, vakıflar ve siyasî partiler “izin alınmadan” ku­ruldukları için yeni düzenleme ile 60’inci madde kapsamı dışında kalacaktır.
Yeni düzenleme ile 60’inci madde kapsamına yalnızca anonim şirket­ler, limited şirketler ve kooperatiflerin girdiği tespitini yapmak doğru ola­caktır. Çünkü ticaret şirketleri ve kooperatiflerin tüzel kişilik kazanması ancak Sanayi ve Ticaret Bakanlığının izni ile mümkündür.[64]
Burada asıl hukukî tartışma “iznin iptali” kavramından doğacaktır. Türk Ti­caret Kanununda ve 1163 sayılı Yasamızda bu kavram bulunma­maktadır.
Mahkemenin “iznin iptali” kararı vermesi ile birlikte “tüzel kişiliğin tasfiyesi” gündeme gelmektedir.
Bu durumda, konuyla bağlantılı ilk düzenleme TTK md. 274 ile 1163 sayılı Kanunun 81/1-4’üncü maddeleridir. TTK’nın 274’üncü maddesinde Kanuna ve kamu düzenine aykırı işlemler ve faaliyetlerde bulunan şirketler aleyhine özel yasalardaki hükümler saklı kalmak kaydıyla Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca fesih davası açılabileceği düzenlenmiştir.
Yine 1163 sayılı Kanunun 81/1-4’üncü maddesinde “kanunlarda ön­görülen diğer hallerde, ilgili bakanlığın mahkemeden alacağı karar üzerine” kooperatiflerin tasfiye edilebileceği belirtilmektedir.
“İznin iptali” kararı ile istenen “şirket veya kooperatifin tasfiyesi” ise öncelikle bunun hiçbir hukukî yorum veya tartışmaya yer vermeyecek şe­kilde 60’ncı madde içerisinde düzenlenmesi gerekir.
Çünkü suç ve cezaların kanunîliği ilkesi gereğince kanunda düzen­lenmeyen herhangi bir cezaî yaptırımın uygulanması (adı güvenlik tedbiri olsa bile) mümkün değildir.
Eğer “izin iptali” kavramı ile şirket veya kooperatifin tasfiyesi amaç­lanmıyorsa, hukukî karmaşa ortaya çıkabilecektir. Çünkü bu kararın hukukî sonuçları ne olacaktır? Sorusunun cevabı bulunamayacaktır.
Eğer suçtan fayda elde eden ve suça ortak olan şirketin tasfiyesi amaçlanıyorsa, bunun açık bir şekilde düzenlenmesi gerekir. Aslında TTK’nın 274/2’nci maddesi uyarınca bu hukukî düzenlemeye ihtiyaçta yoktur. “Kamu düzenine aykırı işlemlerde bulunan ve suçtan fayda elde eden şirketler hak­kında” bakanlığın doğrudan tasfiye davası açması müm­kündür. Bunun ay­rıca ceza kanununda düzenlenmesine hukukî ihtiyaçta bulunmamaktadır. Ceza mahkemesinin suçtan fayda elde eden suça karışan şirketin tasfiyesine yönelik dava açılması için gerekçeli kararın bir örneğini bakanlığa gönder­mesi yeterli olacaktır.
2. İznin sağladığı yetkinin kötüye kullanılması suretiyle suç işlenmesi
3. Suçun “kasıtlı suç” olması,
4. Suçun tüzel kişi yararına işlenmesi,
5. İşlenen suç ile iznin kullanımı arasında nedensellik bağının olması,
6. Özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin bir suçun iş­lenmesine iştirak etmesi,
Örneğin, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretinden elde edilen ge­lirlere meşruiyet görüntüsü kazandırmak için bir döviz bürosunun kullanıl­ması halinde, bu döviz bürosunu işleten özel hukuk tüzel kişisinin, döviz bürosu işletmek için aldığı izin iptal edilecektir. Yine, ilaç üretmek için izin alınmış olan bir laboratuarda uyuşturucu veya uyarıcı madde üretimi yapıl­ması durumunda da, aynı sonuç doğacaktır.
 
b. Müsadere (yeni TCK md. 60/2)
Özel hukuk tüzel kişileri bakımından öngörülen ikinci güvenlik ted­biri, müsaderedir. Buna göre, tüzel kişi yararına işlendiği belirlenen suç ba­kımından, müsadere hükümlerindeki koşullar da gerçekleşmiş ise o suçla bağlantılı olan eşya ve maddî çıkarların müsaderesine hükmedilecektir. Bu halde iyi niyetli üçüncü kişilerin hakları korunacaktır.
2. Orantılılık ilkesi
Özel hukuk tüzel kişileri ile ilgili güvenlik tedbirlerinin uygulanma­sında, işlenen suç dikkate alındığında, çok ağır sonuçlar doğabilir. Örneğin çok sayıda kişi işsiz kalabilir veya iyi niyetli üçüncü kişiler bakımından tela­fisi güç kayıplar meydana gelebilir. İşte bu gibi hallerde mahkeme madde­deki orantılılık ilkesine dayanarak bu güvenlik tedbirlerine hükmetmeyebi­lecektir (yeni TCK md. 60/3).
3 Güvenlik tedbirinin sadece kanunda ayrıca belirtilmiş olan suç­larda uygulanması
Özel hukuk tüzel kişileri hakkında uygulanacak güvenlik tedbirlerine, her suç bakımından değil, kanunda özel olarak belirtilen hallerde hükmedi­lebilecektir. (Yeni TCK md. 60/4) (Örneğin, yeni TCK’nın 76/3, 77/2, 78/2, 90/6, 111, 169, 227/7, 282/4 maddelerinde olduğu gibi.)
X. Sonuç
Anayasanın 38’inci maddesinde ifadesini bulan “Kanunîlik İlkesi”, gü­venlik tedbirlerinin neler olduğunun, hangi hâlde, kime ve nasıl uygulana­cağının ve infaz biçiminin belli edilmesini zorunlu kılmıştır. Bu, güvenlik tedbirlerinin belli bir düzeyde organize edilip düzenlenmesini gerektirmek­tedir. Bu demektir ki, kurumsallaştırma açısından güvenlik tedbirleri ile ce­zalar arasında bir fark bulunmamaktadır. 5237 sayılı yeni TCK ve 5275 sa­yılı CGTİK ile güvenlik tedbirleri, mevzuatımızda, organik anlamda “sis­tematik bir düzenlemeye” kavuşmuş bulunmaktadır.
Güvenlik tedbirleri, cezaların uygulanamadığı, uygulansa bile yeni suçları önlemede yetersiz kaldığı hâllerde, geleneksel ceza sistemini ta­mamlayan hukuksal koruma araçları niteliğindedir. Esasen bu tedbirler, da­yandıkları esaslar farklı olduklarından, cezaların yerine konulan, başka bir anlatımla ikame yaptırımlar değillerdir. Bunlarda da bastırma ve tenkil edici olma vasfı ön plâna çıkabilmektedir. Cezaî sorumluluk bakımından tam an­lamıyla cezaî ehliyete sahip bir kimsenin, hürriyeti bağlayıcı bir cezaya çarptırılmasa dahi, bu şahıslar hakkında uygulanan “sosyal savunma” ted­birlerini, güvenlik tedbiri olarak saymak yerinde olacaktır.
Suç ve ceza siyaseti ilkelerine uygun olarak, yeni TCK’da yer alan gü­ven­lik tedbirleri, düzenleniş şekli ve amacı itibarıyla, hem bu tedbirlerin bireyselleştirilmesine imkân verecek, hem de suç ve suçluluğu önleme ba­kımından yararlı ve yerinde olacaktır.
Güvenlik tedbirlerinin devletin hangi faaliyet alanına girdiği sorunu­nun çözümü, bu tedbirlerin “maddî karakterinden” kaynaklanmaktadır. Bu kurumun “yargısallığı” sorunu, o kurumun maddî yönü bakımından değil, tâbi olduğu usul hükümleri bakımından da konulmaktadır. Yeni temel ceza kanunlarının kabul ettiği güvenlik tedbirleri, hukuk düzeninde “ceza yargı­lama” organlarınca uygulanan tedbirlerdir. Güvenlik tedbirlerini uygulamak, hukuk düzenini idame ettirmeye ve gerçekleştirmeye matuf, devlet kudreti­nin kullanılmasıdır. Hâkim, güvenlik tedbirlerini uygularken, ne kendisine ait bir menfaatin ne de hüküm veya kararla müdahale ettiği ilişkilerin ilgili tarafıdır. Devletin yargılama makamını işgal eden süje olarak hâkim, hukuk düzeninin korunmasını sağlayan tarafın bir organıdır.
Hukuk düzenimizde, güvenlik tedbiri yargılamasının konusu, çifte bir tespiti gerektirmektedir. Bu, suç teşkil eden bir fiilin işlenmiş olduğunun tespiti ve tehlikeliliğin tespitidir. Bu iki safha, birbirine paralel olarak, üze­rinde ceza yargılamasının cereyan ettiği çifte bir tespiti doğurmaktadır. Bu tespit, suç teşkil eden fiilin işlenmiş olduğunun ve ceza sorumluluğunun tespitidir. İkinci tespit, tehlikeliliğin tespitidir. Tehlikeliliğin tespitine ve tedbirin uygulanmasına matuf usul araştırmasının, Devletin önleme hakkıyla kişinin hürriyet hakkı arasında bir çekişme yaratmasına engel değildir. Suçla mücadele siyasetinin amaçsal profili nazara alındığında, bireyin uygulan­ması mümkün olmayan veya tehlikelilikle orantısal olmayan tedbirin uygu­lanmasına “katlanmama” hakkında somutlaşan, bir hürriyet hakkına sahiptir.
Güvenlik tedbirleri, ceza hukukunda, kendisine özgü bir yaptırım çeşi­didir. Ancak bu tedbirlerin uygulanmasını, muhakeme hukukunda yar­gılana­cak cezaî uyuşmazlıkların tarafları arasında hukukî münasebetler bü­tünü olarak değerlendirmek mümkündür.
 
  
 
 
 

K A Y N A K Ç A

 
Çolak, Halûk, Güncel Ceza Hukuku ve Yeni Türk Ceza Kanunu”, An­kara 2005.
Demirbaş, Timur “Ceza Hukuku Genel Hükümler”, Ankara 2002.
Demirbaş, Timur, “İnfaz Hukuku”, Ankara 2003.
Dönmezer, Sulhî, “Genel Ceza Hukuku Dersleri”, Bahçeşehir Üniversi­tesi Yayını, İstanbul 2004
Dönmezer, Sulhi; Sahir, Erman, “Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku”, Ge­nel Kı­sım, C.II, İstanbul 1997.
Ermiş, Münip, İfade ve Örgütlenme Açısından Tasarı, Türk Ceza Ka­nunu Re­formu” II. Kitap, TBB Yayını, Ankara 2004.
Hafızoğlulları, Zeki, “Ceza Normu”, Ankara 1987.
Nuhoğlu Ayşe, “Ceza Hukukunda Emniyet Tedbirleri”, Ankara 1997.
Önder, Ayhan, “Ceza Hukuku Genel Hükümler”, C. II-III, 2. Bası, İstan­bul 1992.
Yücel Tören, Mustafa, TCK Tasarısı Üzerine Notlar, Türk Ceza Ka­nunu Reform” II. Kitap, TBB Yayını, Ankara 2004.
 
 
 
 
 

 

[1] Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdür Yardımcısı.
[2] Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü Tetkik Hâkimi.
[3] Dönmezer Sulhi, Sahir Erman, “Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku”, Genel Kısım, C. II, İstanbul 1997, s. 567, Önder Ayhan, “Ceza Hukuku Genel Hükümler”, C. II-III, 2. Bası, İstanbul 1992, s. 603, Çolak Halûk, “Güncel Ceza Hukuku ve Yeni Türk Ceza Kanunu”, Ankara 2005, s. 145.
[4] Dönmezer, Erman, s. 567, 568, Önder, s. 603.
[5] Demirbaş Timur, “Ceza Hukuku Genel Hükümler”, Ankara 2002, s. 477.
[6] Hafızoğlulları Zeki, “Ceza Normu”, Ankara 1987, s. 242-243, Demirbaş, s. 477.
[7] Nuhoğlu Ayşe, “Ceza Hukukunda Emniyet Tedbirleri”, Ankara 1997, s. 140-144; Demirbaş, s. 478.
[8] Nuhoğlu, s. 25.
[9] Önder, s. 603, 604, Dönmezer, Erman, s. 567, 568.
[10] Nuhoğlu, s. 29, 30, Dönmezer, Erman, s. 568.
[11] Önder, s. 604.
[12] Dönmezer, Erman, s. 568, Nuhoğlu, s. 33-37.
[13] Nuhoğlu, s. -22, Demirbaş, s. 478, Dönmezer, Erman ise güvenlik tedbirlerinin hükmedilişleri yönünden yargısal nitelik taşıdıkları fikrini ileri sürmüşlerdir. Bk. Dönmezer, Erman, s. 570, 571.
[14] Anayasa Mahkemesinin 09.03.1971 tarihli ve E. 1970/42, K. 1971/30 sayılı Kararı
[15] Yargıtay Ceza Genel Kurulunun T. 25.04.1994., E. 1994/1-91, K. 1994/116 (YKD, 1994, C. 20, S. 10, s. 1670 vd.)
[16] Nuhoğlu, s. 21, dn. 59, Demirbaş , s. 479.
[17] Önder, s. 605.
[18] Nuhoğlu, s. 82, 81, Önder, s. 605, 606.
[19] Nuhoğlu, s. 82, Dönmezer, Erman, s. 569, 570.
[20] Dönmezer, Erman, s. 571, 572, Nuhoğlu, s. 83.
[21] Dönmezer, Erman, s. 571.
[22] Nuhoğlu, s. 83, 84, Dönmezer, Erman, s. 570.
[23] Nuhoğlu, s. 84-86, Dönmezer, Erman, s. 570, 571.
[24] Önder, s. 606-608, Dönmezer, Erman, s. 569-571.
[25] Önder, s. 607, 608, Dönmezer, Erman, s. 569-571.
[26] Dönmezer, Erman, s. 572, Önder, s. 608.
[27] Dönmezer, Erman, s. 573, Önder, s. 610.
[28] Önder, s. 610, Dönmezer, Erman, s. 573, Nuhoğlu, s. 160-167.
[29] Önder, s. 610, Dönmezer, Erman, s. 573, 574, Nuhoğlu, s. 143-150.
[30] Önder, s. 612, 613, Dönmezer, Erman, s. 573, 574, Nuhoğlu, s. 150-158.
[31] Dönmezer, Erman, s. 574.
[32] Dönmezer, Erman, s. 574
[33] Dönmezer, Erman, s. 574; Diğer ülke uygulamaları için bk. Önder, s. 614-616; Nuhoğlu s. 140-170.
[34] Dönmezer - Erman, s. 575.
[35] Dönmezer, Erman, Ceza Kanununun ceza sorumluluğu olmayan veya mahkûm edilemeyen bazı kişiler hakkında öngördüğü tedbirleri, çağdaş anlamda ve dayandığı felsefî esas ve kıstaslar itibariyle tam bir güvenlik tedbiri sayabilmeye imkân bulunma­dığı, bunları kanun koyucunun kabulünü zorunlu saydığı bir çeşit “sosyal korunma tedbiri” olarak kabul etmenin daha uygun olacağı görüşündedir. Bk. age, s. 726.
 
[36] Y. 2. CD. 7.7.1992, 7854/7083: “2253 sayılı Kanunun 12 ve 20’nci maddeleri içeri­ğine ve gerekçedeki açıklığa göre, suç tarihinde onbir yaşını bitirmiş olup da onbeş yaşını tamamlamamış olan küçükler hakkında tedbir ve ceza uygulaması yönünden, işlediği suçun farik ve mümeyyizi olup olmama durumu tek kriter olmaktan çıkarılmış olup, mahkemece küçüğün kişiliğine daha uygun düşeceği ve bu yolda ıslah ve eğitimin mümkün olacağı kanaatine varılması halinde, fark ve temyiz hassasını haiz bir küçüğe ceza yerine tedbir uygulanması mümkün bulunduğu, sözü edilen Kanun uygulanmasına dair Yönetmeliğin 11’inci maddesinin (c) bendinde, küçüğe ceza veya tedbirin hangisi­nin uygulanması gerektiğinin 20’nci maddeye göre düzenlenecek inceleme raporlarında belirtilmesi lüzumuna işaret olunması da bunu ifade ettiği cihetle, tebliğnamedeki farik ve mümeyyiz sanıklar hakkında ceza tayini yerine tedbir uygulanmasının yasaya aykırı olduğuna dair görüşe iştirak edilmemiştir. Ancak; 2253 sayılı Kanunun 12’nci maddesi­nin atıfta bulunduğu 10’uncu maddede; veli veya vasiye tesliminde küçüğün cürüm işlemesine sebebiyet verilmesi halinde para cezası tayin edileceği ihtarına dair bir hü­küm bulunmadığı, kanunun 17’nci maddesine göre, icabında bu tedbirin mahkemece değiştirilmesinin mümkün bulunduğu gözetilmeden TCK’nın 53’üncü maddesinden bahisle bu yolda karar verilmesi yasaya aykırıdır. Bk. Demirbaş, s. 461, dn 28; Aynı yönde başka bir karar için bk. Y.2.CD. 10.12.1991 tarih ve E.11429; K. 12630 sayılı karar (YKD, 1992, S. 17, s. 1125,1126)
[37] Daha geniş bilgi için bk. Dönmezer, Erman s. 749-752; Demirbaş, s. 481.
[38] Dönmezer, Erman, s. 752.
[39] Danimarka Ceza Kanunundaki sistem bu şekildedir. Bu konuda bk. Dönmezer, Er­man s. 752, dn. 3.
[40] Dönmezer, Erman, s. 752-754.
[41] Dönmezer, Erman, s. 756.
[42] Dönmezer, Erman, s. 756, 757.
[43] Adalet Komisyonu raporundan.
[44] Çolak, s. 152, 153.
[45] Çolak, s. 153, 154.
[46] YCGK, 5/7/1982 T., E. 260/K. 331 sayılı karar. (Çolak, s. 154.)
[47] Adalet Komisyonu raporundan.
[48] Çolak, s. 156.
[49] Adalet Komisyonu raporundan.
[50] Çolak, s. 157.
[51] Çolak, s. 157.
[52] Çolak, s. 159.
[53] Çolak, s. 159.
[54] Çolak, s. 160.
[55] Çolak, s. 160-162.
[56] Çolak, s. 160, 161.
[57] Yücel, Mustafa Tören, TCK Tasarısı Üzerine Notlar, “Türk Ceza Kanunu Re­formu” TBB , (2004), s. 132, Çolak, s.161
[58] Çolak, s. 162.
[59] Demirbaş, Timur, İnfaz Hukuku”, Ankara 2003, s. 212 vd.
[60] Çolak, s. 162.
[61] Çolak, s. 163, 164.
[62] Dönmezer Sulhî, “Genel Ceza Hukuku Dersleri”, Bahçeşehir Üniversitesi Ya­yını, İstanbul 2004, s. 251.
[63] Çolak, s. 171, 174.
[64] Ermiş Münip, “İfade ve Örgütlenme Açısından Tasarı”, “Türk Ceza Kanunu Re­formu” II. Kitap, TBB Yayını, Ankara 2004, s. 258,259.

İlgili Kaynaklar
  1. Türk Ceza Kanunu
    TÜRK CEZA KANUNU (5237)

     &...

  2. Türk Ceza Kanunun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun
    TÜRK CEZA KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUN <...
  3. Türk Ceza Kanunun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına dair Kanun
    TÜRK CEZA KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPIL...
Forum