PDA

Tam Sürüm Bilgisini Göster : Yargıtay: Türban laikliğe aykırıdır...






Sayfalar : [1] 2

Av.O.Murat Uçak
17-01-2008, 17:55:00
Yargıtay: Türban laikliğe aykırıdır



Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'dan türban açıklaması... "Türban serbestliği laik ve üniter yapıya aykırı faaliyet alanı yaratır." diyen Yalçınkaya partileri uyardı:


Türban tartışması sürerken, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'dan ''Türban serbestliği laik üniter yapıya aykırı bir faaliyet alanı yaratır'' açıklaması geldi. Yalçınkaya ayrıca, siyasi partilerin türbanın serbest bırakılması yönünde açıklamalarda bulunamayacağını da ifade etti.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, ''Cumhuriyet'in temel ilkelerini, 85 yıllık kazanımlarını yok saymak, özgürlüğü çağdaşlaşma yerine dini esaslar çerçevesinde ele alarak etnik gruplara, mezheplere, ırkçılara haklar vermek olarak görmenin ve tartışmanın ülkeye yarar getirmeyeceği halkı önce bilinçlendirmeye, ayrıştırmaya sonra da çatışmaya götüreceği açıktır'' dedi.

Yalçınkaya, ''Basın Bildirisi'' başlığıyla yaptığı açıklamada, şunları kaydetti: ''Siyasi partilerin; Cumhuriyetin laiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyecekleri gibi bu amaca yönelik faaliyetlerde, beyanlarda bulunamayacakları, bu kuralı göz ardı etmenin laiklik ilkesinin korunmasını imkansız kılacağını keyfiliğe yol açacağını, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince kutsal tanınan hususları alet ederek propaganda konusu yapamayacakları, istismar edemeyecekleri kötüye kullanamayacakları, aksine faaliyet ve beyanların din ve dince kutsal sayılan şeylerin istismarı sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, Türk Dilinden veya Kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık maksadını, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını, güdemeyecekleri bu yolda faaliyetlerde bulunamayacakları, bu kuralları görmezlikten gelmenin azınlık yaratılmasını ve devletin tekliği ilkelerini zayıflatacağı, Dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güdemeyecekleri, bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamayacakları, diğer halde demokratik devlet düzeninin korunmasının olanaksız olacağı, Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağı, Anayasa ve yasalarda hüküm altına alınmış, ayrıca yaptırımları gösterilmiştir.''

CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ

Millet iradesiyle kurulan yasa koyucunun, ülke ile millet bütünlüğünün bozulmasını önlemek amacıyla toplumun huzuru, milli dayanışma için, her türlü kuşkudan uzak düzenli bir yaşam ortamını sağlamak maksadıyla bu hükümleri ve yaptırımları saptadığına işaret eden Yalçınkaya, şöyle devam etti: ''Bağımsız ve egemen olan her devletin, partiler üstü olan bir devlet politikası vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin devlet politikası, işgal güçlerinin yurttan çıkarılıp, Lozan Anlaşması sonucu ülke sınırlarının yeniden belirlenmesi ve kurucu devlet ve kurucu meclis tarafından yapılan 1924 Anayasası ile belirlenmiştir. 1982 Anayasası ile de anılan devlet politikası değiştirilemez hükümleri de konulmak suretiyle koruma altına alınarak başlangıç hükümleri ve ilk dört madde açıklanmıştır. Cumhuriyet yönetiminin ilkesi olan halkın egemenliği kuralı gereği de halk oyu ile kabul edilmiştir. Cumhuriyetin temel ilkelerini, 85 yıllık kazanımlarını yok saymak, özgürlüğü çağdaşlaşma yerine dini esaslar çerçevesinde ele alarak etnik gruplara, mezheplere, ırkçılara haklar vermek olarak görmenin ve tartışmanın ülkeye yarar getirmeyeceği halkı önce bilinçlendirmeye, ayrıştırmaya sonra da çatışmaya götüreceği açıktır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında bazı giysilerin kullanılmasının özgürlük sayılıp, özgürlükler içine alınmasının mezheplerin, cemaatlerin ırkçı örgütlerin ayrılıkçı güçlerin sembollerini rahatça kullanacakları, yayacakları, eğitim görenleri örgütleyerek huzursuzluğa, saflara ayıracağı, eğitim ve öğretim kurumlarının yukarıda sayılan etkin örgütlerin alanı haline getireceği, laik ve üniter yapıya aykırı bir faaliyet alanına dönüştüreceği Yüce milletimiz ve ülke ile milletin koruyucusu olan yasalar önünde sorumluluğun anayasa ve yasalar gereği bu yönde beyan ve faaliyetlerde bulunan siyasi partilere ait olacağı gözden kaçırılmamalıdır.

Siyasi partiler; mevzuatın veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesi konusunda girişimde bulunurken önerilen kuralların ve buna ulaşmadaki faaliyetlerin her bakımdan yasal ve demokratik olmasına dikkat etmelidir.

Önerilecek değişikliğin kendisi temel demokratik prensiplerle anayasada belirtilen insan hakları ile, Atatürk Milliyetçiliği ile laik ve sosyal hukuk devleti ile bağdaşmalıdır. Demokrasinin bir veya birçok kuralına uymayan veya cumhuriyetin temel ilkelerinden olan laik ve üniter yapıyı, demokrasiyi yok etmeyi amaçlayan ve de demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri yasa dışı yorumlarla tarif ederek oluşturulan siyasi projeleri öne süremeyecekleri, bu nitelikteki beyan ve eylemlerin gerek iç hukuk gerekse de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi korumasından yararlanamayacağı gözetilmelidir.''

MHP'nin teklifi ne?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ''türban yasağını kaldırma'' önerisine destek verdi.

Bahçeli, "Mevcut Anayasa'nın 10'uncu maddesinin 4'üncü fıkrasına yapılacak ek bir ifade ile konu hukuki zeminde siyasal ve toplumsal gerginliklere yol açmadan çözüme kavuşmuş olacaktır" dedi.

Bahçeli, söz konusu maddede "devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır" hükmüne ek olarak "bütün işlemlerinde" ibaresinden sonra gelmek üzere "her türlü kamu hizmetlerinin sunulmasında ve bunlardan yararlanılmasında" ifadesine yer verilmesi gerektiğini belirtti.

Erdoğan ne demişti?

16 Ocak'ta İspanya dönüşü Esenboğa Havalimanı'nda bir açıklama yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, türban tartışmaları için, ''Türkiye hala bu sorunu çözemiyorsa, bu özgürlükler noktasında ciddi sıkıntıdır. Bunu beraber aşarız. Yeni anayasayı beklemeye de gerek yok. Bunun çözümü çok kolay. Otururuz beraberce mutabık kaldığımız bir cümleyle bu çözülür" dedi.

Gerekirse muhalefetten randevu talebinde bulunacağını belirten Erdoğan, "Biz çözmeye varız. MHP de 'varım' diyor. CHP 'yokum' diyor. Yoksa yok, olanlarla yola devam ederiz" diye konuştu.

İspanya gezisi sırasında türban tartışmalarına değinen Erdoğan, 14 Ocak'ta yaptığı bir açıklamada da, "Siyasi simge olarak türban takmak suç mu? Simgelere, sembollere bir yasak getirebilir misiniz?" demişti.

ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin üniversitelerindeki türban serbestisine atıfta bulunan Erdoğan, "Ama ülkemizde ne yazık ki böyle bir sorun şu anda var. Üniversitelerde böyle bir sorun söz konusu. Bunu bu düzenleme ile aşmak öyle zannediyorum ki özellikle özgürlükler noktasında, eğitim özgürlüğü noktasında bir sıkıntıyı aşmaya da vesile olacaktır" ifadesini kullanmıştı.



HABER 7

Av.Abbas Bilgili
17-01-2008, 18:18:51
Yargıtay Başsavcısının görüşlerine katılmıyorum. Türbanın üniversite öğrencileri için serbest olmasını savunmak laikliğe aykırı değildir. Laiklik, bu kadar yasakçı ve dar yorumlanamaz.

"...siyasi partilerin türbanın serbest bırakılması yönünde açıklamalarda bulunamayacağını da ifade etti" cümlesi tam anlamıyla yasakçı zihniyetin tipik bir örneğidir. Memleketin bir sorunu hakkında siyasi partiler görüş bildirmeyecek de kim bildirecek? Siyasi partilere yasak olan sana neden sebest oluyor?

Sayın Başsavcıya göre yasak olan bu konuda aynı kurumun (Yargıtay'ın) eski başkanı sayın Sami Selçuk tam tersini söylüyordu. Peki biz hanginize inanacağız?

Bu konu yorum konusudur.. Sen öyle yorumlarsın, ben böyle yorumlarım. Ben Sami Selçuk'un yorumuna katılıyorum. Yasakçıların değil, özgürlükçülerin..

ilkine
17-01-2008, 22:53:52
Sayın Bilgili,

Bu rahatlığınız beni gerçekten korkutuyor. Tamam bende şeriat tehlikesinin abartıldığı kadar olduğunu düşünmüyorum ama sizin kadar da rahat değilim. Çünkü karşımızda gerçekten çok güçlü bir kadrolu şeriat yapılanması var. Bizde sanki onların ekmeğine yağ sürmek istercesine demokratlar, solcular, devrimciler, cumhuriyetçiler ve hatta çoğu eski solcu olmasına rağmen şu anda kendilerini ulusalcılar diye takdim edenler o kadar keskin çizgilerle birbirimizden ayrılıyoruz ki bu şartlarda şeriatçıların karşısında durabilmemiz imkansız gibi görünüyor. Ama derseniz ki bizim güçlü olmamıza gerek yok sağlam cumhuriyet değerlerine bağlı bir ordumuz var o zaman da askeri bir yönetimi savunma pozisyonunda kalırsınız( ki ben sizin askeri yönetimlere karşı olduğunuzu biliyorum).

Evet şimdi zurnanın zırt dediği yerdeyiz. Peki ne yapabiliriz. İşte tartışmamız gereken sorun bu.

Saygılarımla.

Kdz.Ereğlili
17-01-2008, 23:03:55
Türban siyasi bir simge olsa da olmasa da(ki ben siyasi simge olduğu görüşüne kesinlikle katılmıyorum) yasaklanması için nedeni olmamalı. Türbana siyasi bir simge denmesinide hiç bir zaman anlayamamışımdır. Türbanlılar hangi partiden, hangi siyasi görüşe sahip, bunların bir partileri mi var, neye dayanarak türban siyasi bir simgedir denebiliyor? Bence türban siyasi bir simge diyenlerin öncelikle bu sorulara bir cevap vermesi gerekir. Delinin biri "Türban siyasi bir simgedir" diye kuyuya bir taş atmış, şimdi 40 akıllı çıkaramıyor. Geçen yıl seçim zamanı gördük; bakıyorsunuz bırakın AKP, MHP mitinglerini CHP mitinglerinde bile türbanlılar vardı. Türban bir inanç işidir, siyasi ya da politik değil. Yargıtay başsavcısının sözlerinide samimi bulmuyor, yasakçı bir zihniyete sahip olmasınada bir anlam veremiyorum. Dünya üzerinde türban yasağı sadece 2 ülkede var. Biri Tunus, diğerinide söylemeye gerek yok.

Bu arada 1-2 yıl önce türban konusunda rastladığım ilginç bir anekdotu aktarayım:

Yıl 1984… Üniversitelerde başörtüsü sıkıntısı had safhada. Başbakanlık koltuğunda Turgut Özal, YÖK Başkanlığında ise İhsan Doğramacı oturuyor. Özal bastırınca, YÖK Başkanı Doğramacı “dahiyane” bir çözüm buluyor. “Başörtüsü değil ama isteyen türban takarak üniversiteye gitsin” diyor. Gerekçede şu; türban çağdaş, başörtüsü ise çağdışı. YÖK’te yapılan oylama ile karar yürürlüğe giriyor. Doğramacı türbanı hayatımıza sokan bu kararı basına şu sözlerle açıklıyor:
“Başörtüsü takılmasının önlenmesi için üniversitelere talimat verdik. Kız öğrencilerimiz modern anlamda türban takarlarsa buna izin veriyoruz. Bizim kararımızda kız öğrencilerimiz isterlerse sınıfta modern giyim biçimi olan türban giyebilirler.”
O dönemden bir ilginç not daha aktaralım hemen; Kız öğrenciler, taktıkları örtünün türban olduğunu tescil ettirmek için Vakko gibi büyük mağazalardan “Bu bir türbandır” yazısı alarak okul yöneticilerine veriyorlar.

Nereden nereye değil mi?
Modern diye hayatımıza sokulan türban, aradan geçen 22 yıl sonunda “irticanın” sembolü(şimdilerde de siyasi sembol) oluyor. O dönemde “çağdışı” bulunan başörtüsü ise “çağdaş”, “geleneksel örtümüz” sınıfına terfi ettiriliyor.

Harun Gür
17-01-2008, 23:17:12
Bu konu forumlarımızda defalarca tartışıldı. Bu tartışmalarla bir sonuca varmanın da mümkünatı olmadığı görüldü.

Türban öyle 80 döneminin Nakşi anektodları ile anlaşılabilecek ve kavranacak bir olgu değildir. Türkiye'de kökeni 1960'lara dayanır.

Kılık kıyafet özgürlüğüne evet, bu özgürlük başkalarının özgürlüğünü tehdit etmediği sürece...

Bu arada bir üyemiz de kendi deyimiyle çoğu eski solcu bugün ulusalcılara dokundurmadan edememiş.

"Ben Amerikan emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Romen şaklabanlığına, Bulgar dalkavukluğuna karşı bir Türkiye devrimcisiyim." lafını kim etmiş bir öğrensin, bugün ulusalcılar ne diyor karşılaştırsın. Kaldı ki o sözlerin edildiği dönemden çok daha ağır şartları yaşıyor Türkiye...

Selamlar,

ilkine
17-01-2008, 23:34:34
Sayın Gür,

Öncelikle her yorumuma isim zikrederek başladığım için adımın anılmasını bekleyecek kadar saygıyı hakettiğimi düşünüyorum.

Yorumunuza gelince, ben orada dokundurma yapmamıştım ama siz o şekilde düşünmüş olabilirsiniz. Fakat bu da Deniz GEZMİŞ'in ulusalcı olduğunu söyleme hakkını size vermez diye düşünüyorum.

Saygılarımla.

zeytin35
17-01-2008, 23:37:29
Başörtüsünü yasaklayalım,kuranlarıda saklayalım hatta ezan da türkce okunsun aslında hiç okunmasada olur layık olduk mu?
şükür...???

Av.Fırat Bayındır
17-01-2008, 23:50:44
Başörtüsünü yasaklayalım,kuranlarıda saklayalım hatta ezan da türkce okunsun aslında hiç okunmasada olur layık olduk mu?
şükür...???

SAÇMALAMAYI VE PROVOKASYONU BIRAKIN LÜTFEN...

Harun Gür
17-01-2008, 23:50:57
Sn. Erkorkut,

Amacım isim zikretmeyerek saygısızlık etmek değil, aksine konuyu kişiselleştirmeden konuya açıklık getirmekti. Sizi kırdım ise özür dilerim.

Kimseyi ulusalcı olarak tanımlamak derdinde değilim. Şimdi lütfen aşağıdakileri okuyun ve tekrar ulusalcılar ne diyor ile bir karşılaştırma yapın.

"Ben Amerikan emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Romen şaklabanlığına, Bulgar dalkavukluğuna karşı bir Türk devrimcisiyim.

İddianameye karşı diyeceklerim mevcuttur, iddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır, değerlendirmeler keza isabetsizdir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz ve Türk halkı ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız.. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz.

Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik. Bugüne kadar da bu özlem içinde kaldık.
Öteden beri arz etmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’yı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasa’nın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasa’yı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Ve yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler.

İddianamede geçen ve bana affedilen bir cümleyi kabul etmiyorum. Ben silahımı halka ve orduya karşı kullanmadım, ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve ’halka ve orduya karşı kullanırım’ şeklinde beyanda bulunmadım.
Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır. Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil, sizlersiniz."


Son savunmadan
"Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.
Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık!"


Selamlar,

Av.Fırat Bayındır
17-01-2008, 23:54:17
Fakat bu da Deniz GEZMİŞ'in ulusalcı olduğunu söyleme hakkını size vermez diye düşünüyorum.


Ulusalcı değildi de neydi sayın ilkine? Sakın bana devrimciydi demeyin. O zaman devrimcilikle ulusalcılığı bana anlatmanızı dilerim tabii ulusalcılığı kafatasçılık olarak algılamıyorsanız.

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
18-01-2008, 00:03:26
Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armğan etmekten onur duyuyorum. Bu bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz.

Sayın Savcı,
1. Amerikan emperyalizmi gayrî millîdir.
2. Ona ortaklık edenler ulusumuza ihanet etmişlerdir.
3. Emperyalizme karşı mücadele suç değildir, silahlı mücadele ise Anayasayı ihlâl değildir.
4. Gayrî millî olan emperyalizm ve ortaklarının sömürüsü, Anayasaya aykırıdır.
Buna göre iki şey var:
1. Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa, dikkatli
olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız…
2. Yok eğer yaptığınızın bilincinde iseniz; yolunuz açık olsun.


Deniz Gezmiş'in savunmasından özet.

Harun Gür
18-01-2008, 00:07:14
Eh bunca lafın üzerine google reklamlarında "greencard" da aşağıda yerini aldı, tam da konuyu beklemiş , gidenlerin yolu açık olsun kalanlar sağolsun.:o

ilkine
18-01-2008, 00:07:37
Sayın Bayındır,

Sizinle Deniz Gezmiş'in devrimci olup olmadığını tartışmak istemem. Yazınız hakkındaki yorumumu ise Deniz Gezmiş'in dönemin içişleri bakanıyla yaptığı şu kısa konuşmayla yapmak istiyorum.

Saygılarımla.

İçişleri Bakanı Haldun Menteşoğlu ile
Deniz Gezmiş arasında geçen konuşma

Menteşoğlu: Neden yola çıktın bu genç yaşta?

Deniz: İnandığım dava uğruna mücadele veriyorum. Sizin yüzünüzden mücadele veriyorum.

Menteşoğlu: Nereye gidiyordunuz?

Deniz: Devrime

Menteşoğlu: (Eliyle duvardaki haritada Sivas'ı işaret ederek) Devrim o tarafta mı?

Deniz: Devrimin o tarafı, bu tarafı yoktur. Her taraftan gelir.

Harun Gür
18-01-2008, 00:13:58
Neyse 2008 greencard reklamı geldiği gibi gitti, konuya dönelim.

Sn. Erkorkut, bence de Fırat Bey'le tartışmayın, çünkü sorusunu dikkatli okursanız aynı şeyin söylendiğini göreceksiniz.

Konu türbandı, takan Üsküdar'ı geçti, bakın biz neyi tartışıyoruz?:(

zeytin35
18-01-2008, 00:19:52
SAÇMALAMAYI VE PROVOKASYONU BIRAKIN LÜTFEN...




Olur, olmaz olur mu!
Ama, olmaz olsun

ilkine
18-01-2008, 00:20:26
Sayın Gür,

Ama herşey sizin başınızın altından çıktı. Ben şeriata karşı solcular, cumhuriyetçiler, devrimciler ve nereden ağzımdan çıktıysa eski solcular dediğim ulusalcılar birleşsin demişken gene biz birbirimize girdik, şeriatçılar atı aldı üsküdarı geçti.

Evet görmemişim ama Sn. Bayındır şeriata cevabını vermiş.

Harun Gür
18-01-2008, 00:41:06
Olmaz, olur
Ama olmaz olsun...

Harun Gür
18-01-2008, 01:13:10
Sn. Erkorkut,

Sorun şu ki; bu tür hatalı tasnifler, bu tür ayrılıkları doğurur. Oysa ulusalcıları faşist olarak nitelemek yerine, kendisine zamanında solcu deyip bugün 2. Cumhuriyetçi ve liberal demokrat olanları eleştirmenizi beklemek herhalde hakkımızdır. Şu bizim kafatasçıları hiç saymıyorum, onlar zamanında dünün devrimcileri bugünün ulusalcılarını "Tam bağımsız Türkiye" dedikleri için Amerikancı dincilerin gazıyla düşman bellemişlerdi, bugün de aynı dincilere ve aslında emperyalizme payandalık etmeyi marifet sayıyorlar.

Bu ülkenin eşit vatandaşlarının yiyecekleri ekmek tükenmemiştir. Türk'ü ile, Kürt'ü ile, Ermeni'si, Müslüman'ı, Yahudi'si, Hıristiyan'ı, ateisti ile bu ülke bizimdir. Bir arada olunursa aşılamayacak engel, düzeltilemeyecek yanlışlık yoktur.

Mustafa Kemal'in başarısı liderlik vasfının sinerjisi ile bu birleşmeyi sağlamak, bu gücü emperyalizme ve gericiliğe karşı odaklamak olarak özetlenebilir. Deniz Gezmiş farklı bir şey söylememiş ve yapmamıştır.

Özgürlükleri ve demokrasiyi savunuyoruz ancak bunları varmak istediğimiz gerçek hedefe ulaşmak için araçlar olarak değil, halkımızı mutluluğa ve refaha ulaştırmak için araçlar olarak görüyoruz.

Bugün ülkemizde yaşanan kavram karmaşasının özü gerçek amacın yerini araçların almaya başlamış olmasıdır ve bu karmaşada niyeti belli olanlar kadar, aracı amacın üzerinde gören bizim sözde 2. Cumhuriyetçi liberal demokratlar da pay sahibidir.

İğdiş edilmiş kavramsal kalıplardan yapılan at gözlükleri insanlar için çok aşağılayıcıdır.

Selamlar,

marita
18-01-2008, 03:50:35
Öncelikle Sayın Bilgili'ye katıldığımı belirtmek isterim.

Görüşlerimi bildirmeden bu forumu takip etmekle yetinmek,bana fikir özgürlüğü haklarımdan istifade etmeme rahatsızlığını verirdi.
"Türban" kaygısı devleti temsil eden siyasi parti nedeni ile dini sembol olmaktan çıkartılıp siyasi simge haline getiriliyor .Gerek görsel,gerek yazılı basının yer yer kışkırtmalarıyla,zaten var olan gerginlik bir kat daha artıyor.
Üstelik bu konular yine bayanlarımızı ikiye kutuplara ayırıyor,her ne kadar beyler o veya bu tarafı savunuyor olsada.
Bir taraf "Eyvah özgürlüğümüz kısıtlanacak.Bir süre sonra zorla fikren olmasada fiziken uymak zorunda bırakılacağız" endişesi içinde ayaklanırken;
diğer taraf "nihayet dini emirlerimizin bir parçası olan başörtüsünden dolayı eğitim ve ekonomik özgürlüğümüz kısıtlanmayacak" umudu taşıyor.

(Dikkate alınmalı ki:inançlarımız gereği olarak belirtmedim,çünkü dinimizde zorlama yoktur.Kapalı olmayan ibadetlerini yapmıyor anlamına gelmez )


Birde kısaca değinmek isterimki -tabi farklı görüşler olacaktır-bu türban konusunda anayasayı değiştirerek ,türbanlı kızlarımıza yolu açmayı hedefleyen bir parti ,neden farklı bir amaç güdüyor ise bunu dolaylı yoldan izlesin?
Üstelik eğer baştan beri tüm bayanlara iranda olduğu gibi "kara çarşaf" giydirtmek için anayasayı değiştirmeyi hedefliyor ve belli bir siyasi görüşü dayatmayı planlıyor olsalardı,hiç süpheniz olmasın bunu şuan gerçekleştirmiş olurlardı.Yani bunu iki aşamada,önce türban yasağını kaldırarak ve sonrada diğerlerine türbanı mecbur kılarak ,yapmazlardı.

Bu noktada itirazlar gelecektir herhalde,ama bu benim fikrim.

Ayrıca örtü karşıtlığında ısrar etmenin altında farklı düşünceler yattığı kanaatındayım.Bunun siyasetle ilgisi olduğunuda düşünmüyorum.
Bu ülkede bayanlarımızın belli bir bölümü aktif eğitimden ,siyasi ve sosyo-ekonomik ,üretken yaşantıdan uzaklaştırarak pasif ve cahil konumda bırakılarak,ülkenin gelişimi ve dinin yayılması bu şekilde engellenmeye çalışılıyor.


Kapalı veya açık tüm kadınlarımız kendi haklarını savunmaları gerekirken,bu konularla zaman harcanıyor.

Siyaset yada din nasıl adlandırılırsa adlandırılsın;"türban" tartışması demek ,kadınlar üzerinden bir yerlere varılmaya çalışmak demek,çünkü
erkeklerin -istisnalar haricinde- dış görünümünden siyasi -dini ayrım yapılamadığı gibi eğitim,ekonomik,siyasal vs hakların yoksun bırakılmıyor (bırakılsın anlamında anlaşılmasın).........


Yorumlarınıza saygı duyuyorum.Bunlar kendi düşüncelerim.(Biraz uzun ve karmaşık oldu,ama...).


Saygılar

commodore1tr
18-01-2008, 16:05:11
Başörtüsünü yasaklayalım,kuranlarıda saklayalım hatta ezan da türkce okunsun aslında hiç okunmasada olur layık olduk mu?
şükür...???

Aslında bu ifade Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının ne kadar haklı olduğunu gösteren bir ifadedir. Diğer yazılanlar işin teferruatıdır. Bunu böyle gören düşünen '' Türbanı dini simge'' gören ve hatta daha ileri giderek Türbana ve bunu savunanlara karşı gelmeyi Allah a karşı gelmek olarak algılayan bir zavallılar sürüsü oluşturuldu. İşte bu metin onun çelikleşmiş bir ifadesi.
Çoğuda aynı bu üye gibi sözcüklerin anlamını gerçekten dinin değerlerini bilmeden kulaktan dolma bilgileri siyasi yalanları hurafeleri din diye yutmuş kişiler. Aslında ne dinini tam biliyor ne geleneklerini tam günümüz siyasetçilerinin istediği cahil ama din dedinmi ateşlenecek insan tipi. 3 kg bulgur 1 çeki kömüre oyunu satan türban yutturmacasının peşinden koşan alacakaranlık kuşağı insanları. Bildiklerini sandıkları çoğu şeyin aslında yanlış olduğu ama yanlış olduğu anlatılamaz kişiler....
Bakınız yaptığı yazım hatası değil. Cehaletin yazıya yansıması '' layık olduk mu?'' ( Mu takısınıda ayırmış ilginç) Layık olduk mu dediği Laik olduk mu olacak aslında Laiklikle yayık arasındaki farkı bilmeyene bizim burada Allah layığını versin senin emi ? derler....
Şu cehaletten doğan cesarete nefrete bakınız ve bunlar çok fazla.. Şimdi glde anlat Türbanın dinle ilgisi olmadığını Ezan ın okuma dilinin de dini değerinin değil aslında alışkanlık ve bazıları için çıkar olduğunu...
Şimdi deki buna Ezan ın arapça olmasının nedeni Peygamberin Arap ülkelerinde olması halkın dilinin arapça olması ve onu anlamaları Peygamber bile sadece Arapça biliyor. Eğer Kuran Kızılderili kabilesine inseydi ve peygamber kızılderili olsaydı bu seferde o kızılderililerin kullandığı dilde yazılıp ezan o dilde söylenecekti. Bundan dolayı gerek Kuran gerekse ezan ın dili değil içeriği anlamı önemlidir dolayısıyla bunun anlaşılabilmesi içinde okuyanın dinleyenin dilende olması mantıklıdır evladır aklidir dinen caizdir. EĞER GERÇEKTEN ALLAH A İNANIYORLARSA BU KİŞİLER son derece net bilmeliler ki ALLAHIN DİL SORUNU YOKTUR. DİL BEŞERİ VE ADEMİ BİR SORUNDUR. Halkın yüzde doksandokuzunun bilmediği bir dilde ezan okunması bu açıdan ele alındığında aslında saygısızlıktır Hem Allah a hem kuluna... Kaldıki ezan Kur an şartı Kuran kelamıda değildir. Bu bayağı bir gösterişçilik ve dini aldatıcılıktan başka bir şey değildir. Bu satırları yazan kişini ezan ın Türkçe okunmasında ki sakıncalarıda çok net ortaya koyması gerekir değil mi? Ama nerede ? Salla gitsin. Öyle ezberletilmiş. Resmi dili Türkçe olan bir ülkede günde beş vakit Arapça ezan okunması devletin dine duyduğu saygıdır en fazla bana kalsa Türkçe okuturum ki herkes anlasın...
Türbanın hep siyasi bir simge olduğunu siyasetin din oyununun bir parçası olarak sanki dindarlar Türban takarlar denmeye çalıştığını ama bunun doğru olmadığını Kuran da Türban olmadığını bin kere söyledim. Hayatını dine adamış İlahiyatçılarda söyledi ama dini kullanan siyasiler laf kalabalığında bu kişileri yok etti görevlerinden aldı halkımızda dinin hocaları dururken dini şaklabanlara inanmayı tercih etti. Neden çünkü kömür ve erzak geliyor... Başka şeylerde dahil...

Av.O.Murat Uçak
18-01-2008, 18:06:10
Bir uyarı da DANIŞTAYDAN !!!

Türban tartışması sürerken, Danıştay'dan da ''Bu tip bir girişim toplumsal barışı zedeler '' açıklaması geldi.

DANIŞTAY BAŞKANLIĞINDAN

BASIN AÇIKLAMASI

Son günlerde yazılı ve görsel basında, Anayasada yapılacak yeni düzenlemeler tartışılırken, yüksek öğretim kurumlarında türban yasağının kaldırılmasına yönelik girişimler ve ortaya atılan görüşler karşısında, anayasal bir kurum ve yüksek yargı organı olmanın sorumluluğu ile bu açıklamanın kamuoyuna yapılması zorunlu görülmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Bu dört nitelik, Cumhuriyetin değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek anayasal temel hükümleridir.

Hukukun evrensel ilke ve kurallarını yaşama geçirmeyi amaç edinen devletler, kişi hak ve özgürlükleri konusunda yargısal denetim yapan ulusal ve uluslararası yargı organlarının kararlarını gözardı etmemeli, bu kararları bertaraf edici anayasal ve yasal düzenleme yapmaktan kaçınmalıdır.

Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, Anayasanın başlangıç kısmı ile 2’nci, 10’uncu ve 24’üncü maddeleri kapsamında inceleme ve değerlendirme yaparak, kararlarında; laikliğin, Cumhuriyetin özü ve ulusal yaşamın temeli olduğu gerçeğinden hareketle dinsel kaynaklı düzenleme ve girişimlerin Anayasadaki laiklik ilkesi ve laik eğitim kuralları karşısında demokratik bir hak olduğu iddiasının savunulamayacağını vurgulamışlardır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre üniversitelerin dini simgeleri yasaklama hakkı bulunduğunu belirtmiş ve bu konudaki yasağın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olmadığı sonucuna varmıştır.

Hukuk devletinin şartlarından en önemlisi olan kuvvetler ayrılığı ilkesine göre Anayasamızda, yasama ile yürütme organları ve idarenin, yargı kararlarına uymak zorunda olduğu ve bunları ortadan kaldırıcı düzenleme yapamayacakları açıkça belirlenmiştir.

Bu nedenle, yeni düzenlemeler yapılırken Anayasamızın temel ve değişmez ilkelerine ve yargı kararlarına uygun davranılmaması, bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimizin kazanımlarına aykırı olacağı gibi, söz konusu girişimlerin eğitim kurumları ile sınırlı kalmayacağı ve sonuçta toplumsal barışı da zedeleyeceği kaygı ile izlenmektedir.

Danıştay Başkanlar Kurulunun görüşü, kamuoyunun bilgi ve değerlendirmelerine saygı ile sunulur.

18/01/2008

veli34
18-01-2008, 19:29:23
Öncelikle Selam
Aslında mesele türbanın yasak olması falan değil mesele bilinc altında idoolojik dünya görüsünün baskasını ezmek yada zarar vermek amaclı sanal bazı kavramlarında altına sığınarak bir blok olusturmaktır.Yada taraf olmaktır.
Siz hangi grubun icerisinde olursanız olun bu devlet acısından ozgürlüğün önündeki bir engel, insanların inançlarını yasama acısından bir sıkıntı ise yargı mensuplarına düşen görev bunun ne şartlarda serbest olacağına yada bu sıkıntıdan mağdur olan insanların mağduriyetinin nasıl önleneğine dair gorüş sunmaktır. Felaket tellallığı yapmak yargı mensuplarına yakışmaz
Yarın birilerine rağmen bu kanunlaşır ve türban serbest olursa aynı yargı mensupları yada farklı bu yasağı savunanlar bakalım çıkan yeni kanunu savunabileceklermi
Bence Maksat üzüm yemek değil türban yüzünden okuyamayan öğrenciyi dövmek

unbelievable
18-01-2008, 22:24:11
B. Siyasî partilerin uyacakları esaslar

MADDE 69. – (Değişik: 23.7.1995-4121/7 md.) Siyasî partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasî partiler, ticarî faaliyetlere girişemezler.

Siyasî partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasî partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Yargıtay cumhuriyet başsavcısı siyasi partilerin kapatılması davasını açabildiğine, türban konusunda da anayasa mahkemesinin türbanın anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek 2. maddesindeki laiklik ilkesine aykırı olduğuna dair kararı olduğuna ve anayasa mahkemesi kararları da tüm,gerçek ve tüzek kişilerle tüm kamu ve özel kurumları bağladığına ve laiklik ilkesine aykırı faaliyetlerin odak noktası haline gelmek siyasi partilerin kapatılması nedeni olduğuna göre şimdiden başsavcının uyarması bence akpnin lehinedir,çünkü akp tarafından anayasa mahkemesinin herkesi bağlayan kararına göre türban vasıtasıyla, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan laiklik ilkesine aykırı tartışmalarda bulunması yeni anayasaya böyle bir hüküm koyacağını belirtmesi ve bunun diğer milletvekillerince dile getirilmesi doğrudan doğruya kapatma nedenidir,bu nasıl ispatlanacak derseniz böyle bir teklif meclise sunulup da kabul edildiği anda o partinin kapatılması için yeterli delil sağlanmış olur.Çünkü en az 367 oy gerekir anayasa değişiliğinin meclisce kabul edilmesi için.

Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/25 md.) Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

MADDE 68. – (Değişik: 23.7.1995-4121/6 md.) Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Anayasa mahkemesi türbanın laikliğe aykırı olduğu kararını değişmedikçe böyle bir teklifin kabulu hem akpnin hem de destek verirse mhpnin kapatılmasına sebep olur ya da başka bir partinin.Ama siyasi partilerin kapatılacağınla ilgili hüküm kaldırılsa bile anayasa mahkemesi türbanın laikliğe aykırı olmadığına yeni bi kararla karar vermedikçe(laiklik ilkesi kaldırılamıyor üç madde değiştirilemiyor çünkü ancak farklı yorumla türban serbest kalabilir yani anayasa mahkemesinin türbanın anayasaya laikliğe aykırı olmadığına karar vermesi lazım) mutlaka anayasaya eklenecek her türlü türbanı serbest bırakan hüküm anayasa mahkemesince iptal edilecektir,çünkü anayasanın değiştirilemeyecek olan ilk 3 maddesinden biri olan laiklik ilkesine aykırıdır,gerçi anayasa değişiklikleri esas bakımından denetlenemiyor ama laiklik ilkesini fiilen değiştirmek anlamına gelecek yani değiştirilemeyecek ilk 3 maddeden biri olan laiklik ilkesini başka bir anayasa hükmüyle değiştirmeye kalkmak anayasa mahkemesi tarafından denetim kapsamına alınacaktır,aksi takdirde değiştirilemeyeceği öngörülen ilk 3 madde fiilen değişebilecektir.Yani burda anayasanın ruhundan hareket ederek denetleme yetkisini kendinde görecektir anayasa mahkemesi zaten bunu yargıtay cumhuriyet başsavcısı olduğu kadar anayasa mahkemesi başkanı haşim kılıç da açıkladı.

mehmet emin sezen
18-01-2008, 23:08:20
Türbanla ilgili yazılarıma epeyce eleştiri geldi.
Görüşümü paylaşanlar olduğu gibi tersini düşünüp tepki gösterenler vardı. Hepsine teşekkür ediyorum. Ancak ahlak sınırlarını ihlal eden ifadelerle tepkisini ortaya koyanlara hoşgörü ile karşılamam mümkün degil ve kimliklerini acıklamaktan korkan bu kişilere hiçbir söz bulamıyorum ama üzülüyorum üzüntüm İslam dini gibi bir kültürün böylesine hamam böceklerinin ellerine terk edilmesidir ve bunların islam’ı kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmalarına izin verilmesidir işte beni rahatsız eden nokta budur.
Kesinlikle dinin tartışılmamasından yanayım.
Ancak başta benim sevgili anam olmak üzere Tüm mütedeyyin Müslümanları tenzih ediyorum. Hayır ben türbanın Allahın emri olduğuna kani deyilim Kuranda başın örtülmesine öngören kesin bir emir yoktur ve bu benim idam değil üstelik Bunu İslam konusunda otorite bilim adamları Evet Kuran örtünmeyi emrediyor ama tarifinide yapıyor.
Kadın erkek ayırt etmeksizin avret yerlerinizi örtün diyor. Kadınlara ayrıca ziynet yerlerinizi sakının diye buyuruyor (Nur suresi Ayet 31)
Peki İslam kadına örtünmeyi emrederken sakındığı nedir
Tarihin arka odasından geçer ve islamın doğduğu yılları sosyolojik acıdan ele alırsak Kuran’nın neden kadına örtünmeyi emrettiğini anlarız.
Kadının sıradan bir emtia olarak görüldüğü horlandığı aşağılandığı ve sadece erkeklerin seks aracı olarak kabul gördüğü bir dönemdir o yıllar.
Arap yarım adasındaki kadının başı açıkdır.
Bez ve kumaş parçalarıyla vücudunun belli yerlerini örtmektedir. Genelde kadın sürekli erkek saldırısıyla karsı karsıyadır kadının can ve mal güvenliği yoktur.Tecavüzün mübah sayıldığı bir dönem İslama göre Müslümanlık öncesi devr’i Cahiliyedir bunun adı.
İste onun için kadını korumak adına getirilmiştir bu kurallar Kuran bunun için kadının örtünmesini emretmiştir. Peki bugün böyle bir durum varmımıdır
Sokaklarda yarı çıplak gezse kadınlara saldırı konusunda böylesi bir genelleme yapılabilirmi kesinlikle hayır o zaman bu kuralın gecerliliğini tartışmak gerekmezmi günün kosullarına gör yorumlanması gereken budur.
İslamın kıyafeti olmadığı yönündeki düşünceme karsı çıkanlar oldu Bunlara söyleyeceğim şudur İslam Arap yarım adasında deyil de orta Avrupa yada kuzey Amerikada doğsaydı kıyafet ne olacaktı ?
Su anda İslami kıyafet diye nitelendirilen ve bana göre olmayan giyim tarzı aslında Arabın kıyafetidir.
Hazreti Peygamberimiz o topraklarda doğdu o iklimde yasadı ve o iklime göre giyindi diye bunu tüm insanlığın dini olan İslam kıyafeti diye sahiplenmek ve sunmak kadar büyük bir yanlışlık göremiyorum bu tutuculuk ve irticadır ve ben İslam dinin böyle bir felsefe içerdiği kanatında deyilim.
İdris Akyüz Alıntılar 23/4/1998

Av.Abbas Bilgili
19-01-2008, 01:47:08
Ben, Yargıtay Başsavcısı'nın görüşünü eleştirirken, türbana değil, sayın başsavcının "siyasi partilerin türban konusunda görüş açıklamasının da yasak olduğu" şeklindeki görüşüne dikkat çekmek istemiştim. Ama gördüğüm kadarı ile konu ulusalcılık ve türban konusunda yoğunlaştı.

1) Ben şeriat tehlikesinin abartıldığı boyutta olmadığını düşünüyorum. Biz bu hikayeyi daha kaç yıl dinleyeceğiz? Çevremizde başı örtülü ve hatta türbanlı tanıdığımız çok kişi var ve hiç biri de siyasetle falan ilgili değil.
2) Türbana dini açıdan değil, özgürlükler açısından bakıyorum. İnsanlar ister dini açıdan, ister siyasi açıdan başlarını örtsünler, bu onların bireysel tercihidir. Buna saygılı olmak gerekir. "Siyasi simge" kavramını da öcü olarak görmüyorum. Bir zamanlar solcu gençliğin askeri parka giymesi de bir siyasi simgedir, ama hiç yasaklanması gündeme gelmemişti.
3) Türban konusunun anayasa ile çözümlenmeye çalışılması "anayasa tekniği" açısından yanlıştır. Anayasalar genel ve soyut kurallar içerir. Türban konusu ise genel bir kuralla değil, oldukça somut ayrıntıya ait bir kuralla çözülmesi gerekir. Ama Anayasa Mahkemesi bu yolu tıkamış durumda. Çünkü Anayasa Mahkemesi'nin kararına göre, türban laikliğe aykırıdır, o halde bu konuda yasa da çıkarılsa bunun anayasaya aykırılığı nedeniyle geçerliliği olmayacaktır.
Basit bir kararname, yönetmelik vs. ile çözülebilecek bir sorunu Aanayasa Mahkemesi içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Bu nedenle de şimdi konu anayasa değişikliği ile çözülmeye çalışılıyor.
4) Anayasa Mahkemesi'nin yorumuna katılmam mümkün değil, ama geçerli olduğu sürece saygı duyulması gerekiyor. Bizim Anayasa Mahmememiz, cumhurbaşkanı seçimindeki 367 kararında olduğu gibi türban konusunda da oldukça katı, dar ve yasakçı bir yoruma sahiptir. Bu yorumun zaman içinde değişeceği kanısındayım. Çünkü bir çok hukukçu, Anayasa mahkemesinin bu dar ve yasakçı yorumuna katılmıyor, özgürlükleri kısıtladığını düşünüyor.

unbelievable
19-01-2008, 02:12:14
Bu ülkede üniversitelerde bile insanlar oruç tutmadığı için kantinlerde yemekhanelerde saldırıya uğruyorsa,bıçaklanıyorsa,öldürülüyorsa izmir dışında tüm yurtta ramazanda sokakta sigara içen ya da bişeyler yiyen insanlara laf atılıyorsa baskı altına alınıyorsa(hatta 12-13 yaşında çocuk bile) hatta zaman zaman öldürülüyorsa,ramazanda içki içen adam hakaretlere uğruyorsa öldürülüyorsa,orta okulda lisede arkadaşın sen niye oruç tutmuyorsun diye seni sorgulayabiliyorsa, en kutsal hak olan yaşam hakkına bile müdahale edilebiliyorsa, türbanın yasak olmasını zülum diye kabul ederken kimse bu dediklerimin esamesini okumuyorsa,yani herkes kendine müslüman kendine demokratsa,demokrasiyi sadece türbandan ve kamudaki namaz saatlerinden ibaret görüyorsa daha doğrusu gerçekten demokrasiye inandığı için değil demokrasiyi bahane edip bu hakları istiyorsa ve karşılığında da kendinden olmayanlara ya da kendi gibi davranmayanlara kafir diyorsa,kınıyorsa,öldürüyorsa,küfrediyorsa,baskı altına alıyorsa(bu izmir dışında her yerde var fiziksel ya da manevi olarak dışa yansayan toplumsal dini baskı) kimse niye türban serbest bırakılmıyor demesin.

Ben gerçek bir demokratım,isteyen kara çarşaf giyer,isteyen mini etek,isteyen cüppe giyer,isteyen smokin beni ilgilendirmez,üniversitede ve kamu kurumlarında da geçerli bu, ama dediğim gibi ne zaman ki gerçekten bu ülke insanları demokrasiyi,hoşgörüyü,inanca ya da inançsızlığa saygıyı,birbirlerine saygıyı içlerine sindirirse,din atatürkün de dediği gibi ne zaman toplumsal rolünden(baskı) sıyrılıp,vicdanlara taşınırsa o zaman bu ülkede başörtüsü de namaz vakitleri de serbest olur kamuda ve üniversitelerde.

Ama şu an getirilecek bi serbestlik malesef,özellikle üniversitelerden başlayarak dinin toplumsal baskı(manevi ve fiili şiddet) işlevini daha da arttıracak ve zaten şu an bile olan şiddet(manevi ya da fiili hareketler) körüklenerek artacaktır,toplumda huzur kalmayacaktır,benim üniversiteden birçok arkadaşım şeriat gelirse gelsin biz zaten müslümanız diyorlar,tamam da hani demokrasi adınaydı bu türban isteği,ne olacak diğer insanların hakları, bu seferde herkes başörtülü, namaz kılmayan oruç tutmayana devletin olmasa bile toplumun olağanüstü baskısı, üniversite okumuş bi adam bile şeriat gelirse gelsin diyebiliyorsa,toplumun bu demokrasi konusunda ne kadar samimiyetsiz,bilgisiz,hoşgörüsüz olduğu ortadadır.Bakın çeşitli sitelerdeki forumlarda neler yazılıyor nasıl hakaretler yok edeceğiz, bilmemne soyları, ezeceğiz vs. vs, inancı gereği(kendisine öğretilen) kendinden olmayana karşı olağanüstü bir nefret var.

Benim için sorun yok başörtüsü heryerde serbest olmalı,ama bu ülkede diğer insanlar da inançlarından(hristiyan,musevi,şaman,budist vs. vs.)ya da inanmamalarından dolayı dinini yaymalarından dolayı hakaret görmemeli,hristiyan dinini yayıyor diye misyonerlik yapıyor diye öldürülmemeli,aziz nesin ve yanındakiler inanmıyorlar ya da farklı bir inanca sahipler diye yakılmamalı,nasıl bi müslümanın yurt içinde ya da yabancı ülkelerde islamı yayması hoş görülüyorsa(kendimiz tarafından ve yabancı ülkeler tarafından) diğer inançlara sahip türk vatandaşlarının ya da yabancıların da dinini yayması hoş görülmelidir.

Kimler tüm bunlara evet diyorsa ve yürekten benimsiyorsa o gerçek demokrattır ama kim ki başörtüsü zülumu kalksın diyip de dinin toplumsal baskısını gözardı ediyor insanların sorguya çekilmesine öldürülmesine hakaret edilmesine göz yumuyorsa ya da sesini çıkarmıyorsa türbana zülum deyip bunlar için tek kelime etmiyorsa onlar sahte demokrattır.

unbelievable
19-01-2008, 03:42:46
Üniversitede ya da sokakta bu tür hareketlerde bulunan oruç tutmayanı bıçaklayan öldüren yine türban zülmu kalksın diyen kişiler,tamam türban yasağı zülmu kalksın ama sen de oruç tutmayana namaz kılmayana hristiyana ateiste kafir gavur demiyeceksin hakeret etmiyeceksin hesap sormayacaksın,dövmeyeceksin öldürmeyeceksin ya da ben şeriat istiyorum herkes islama göre yaşamalı diyeceksin açık açık yani başörtüsünü demokrasi eşitlik için değil de dini ülkede hakim kılmak için istiyorum diyeceksin,başörtüsünü demokrasi için bir insan hakkı olduğu için istiyorum diyorsan da diğer bütün insanlığa da saygı duyacaksın.Din kulla Allah arasındadır,İslam dininin özelliği gereği aynı zamanda sosyal işlevi de vardır ama bu sosyallik manevi ya da fizksel şiddet şeklinde değil müslüman olanların birbirleriyle dayanışması şeklindedir,cuma namazı ya da camide ibadet gibi,sen din kardeşlerini sevebilirsin farklı tutabilirsin diğer insanlardan ama diğer insanlara da saygısızlık yapamazsın,sevmiyebilirsin ama saygısızlık yapamazsın yaşantısına karışamazsın baskı yapamazsın.Ama Türkiyede dinin sosyal işlevi başkalarını da dine zorla uymaya kınamaya sorgulamaya darp etmeye öldürmeye kısaca maddi ve manevi şiddet uygulamaya dayanıyor yani din böyle uygulanıyor malesef.Bu ülkede kimse inanıyor diye öldürülmemiştir ama inanmıyor ya da farklı bir inanca sahip diye öldürülmüştür.Hangi hak daha kutsal yaşam hakkı mı yoksa türban takma ya da kamuda çalışırken namaz saatlerine göre çalışma saatlerinin olması hakkı mı, beni ilgelendirmiyor isterse kara çarşafla kamuda hizmet verilsin ya da üniversitelere girilsin ama toplumu diğer insanların inançları son derece ilgilendiriyor,ben kimse kimseye karışmasın derken toplum kimse bize karışmasın ama ben herkese karışırım diyor sorun burda işte abbas bey,bu ülke insanları birbirine saygılı olmadıkça, dinin toplumsal baskı işlevi kalkmadıkça bu ülkede serbest bırakılacak türban başta üniversitelerde olmak üzere kamu kurumlarında baskının daha da artmasına yol açacak hatta inananların bile birbirine girmesine neden olacaktır,müdahalede sınır yoktur sen niye başını örtmüyorsun,başını örten birine başka biri sen niye namaz kılmıyorsun bu müdahalelerin baskıların sonu yok (abbas bey sizin de bildiğiniz yaşadığınız hayatınızda özellikle okul yıllarınızda tanık olduğunuz gibi) ,hele ortaokul ve liselerde.

marita
19-01-2008, 04:13:37
Sayın Bilgili ,
Değinmiş olduğunuz noktalar net ve çok doğru.
Bu konu çok uzun süre çözülecek gibi görünmüyor.

Genel olarak bu konuda yapmış olduğum tüm yorumlar: kişilerin din,ırk,dil,vs.(anayasa;10.madde) özgürlüğünün gözönünde bulundurarak eleştirilmesini savunuyorum.Siyasi amacın dışında herkes örtünmek veya örtünmemekte özgürdür.Yalnız siyasi amaçları olmaksızın "türban" denilen şeklide başını örtmekte olan bayanlarımıza haksızlık yapıldığını düşünüyorum.

Bunu ifade etmek istedim.

Saygılar

skla
19-01-2008, 12:00:48
TÜRBAN-BAŞ ÖRTÜSÜ, LAİKLİK
Cumhuriyetin olmazsa olmaz şartlarından biri laikliktir. Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılığı şeklinde tanımlanmıştır. Yani din kurumlarının devlet fonksiyonlarını, devlet kurumlarının da din fonksiyonları ifa edemeyeceği ve din kurumları ile devlet kurumlarının birbirinden ayrı olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla laiklik devlete mahsus bir durumdur, bireylerin laik olması gibi bir durum yoktur. Eğer bir kimse ben laik’im diyorsa, kendisinde devlet fonksiyonları ile din fonksiyonları var ve bu vatandaş, bunları mı ayırıyor. Bu ise aklen ve adeten mümkün değildir.
Türkiye cumhuriyetinin bütün vatandaşları gibi türbanlıların da, başörtülülerin de din hürriyeti ve eğitim hakkı vardır. Ancak bu hürriyetler laik cumhuriyetin gereklerine aykırı olamaz(AY. M.13) veya laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayamaz.(AY m.14) üniversiteye giden türbanlı veya başörtülü bir öğrenci laik cumhuriyetin gereklerine aykırı mı hareket ediyor? Yoksa cumhuriyeti ortadan kaldırmayı mı amaçlıyor? Eğer bu insanların böyle bir düşüncesi varsa cumhuriyetin kurulduğu yıldan beri niye böyle bir çabası olmadı? Türbanlı ve Başörtülü kimseler bu ülkenin vatandaşları değiller mi? Bunlara niye ABD’ deki zenciler gibi davranılıyor? Bir kimse eğitimini tamamlamak için niçin dininin gereklerinden vazgeçmek zorunda bırakılıyor?
Türbanlı bir öğrenci üniversite de eğitim alırsa toplumsal barış zedelenirMİŞ ? şu an türbanlı öğrenciler üniversitede olmadığı için toplumsal barış sağlanmış her şey güllük gülistanlık. Hangi türbanlı senin barışını zedeledi de toplumsal barış zedelenir diyorsun. Hangisi bu ülkenin toprağına, bayrağına kötü gözle bakmış. Ya bunlar… bu insanlar… ne yapmışlar? terör örgütü mü kurmuşlar? Adam mı öldürmüşler? Size senin niye başın açık mı demişler? Bunları niçin eğitimden mahrum bırakma cezası veriyorsunuz? Bu insanları niçin din mi? Eğitim mi? tercihi yapmaya zorluyorsunuz?
Nüfusunun %99 Müslüman olan toplum da Müslüman bir kimse eğitimini tamamlayamıyorsa bu kanunlar kimin için hazırlanmış? İngiltere’nin misyonerleri için mi? yoksa İsraillin zangoçları için mi hazırlandı. Bir de şu var devlet niçin vardır? Vatandaşlarının huzuru ve refahı için vardır değil mi? Türbanlı bir kimse bu devletin vatandaşı değil? Öylemi? Güney koreden öğrenciler getirin ama kendi vatandaşlarını engelle. Eğitim öğretim hakkını kısıtla… hem de hiçbir kanuni dayanağı olmadan.
Türkiye cumhuriyetinde türbanlı ve başörtülü kimselerin din ve ibadet hürriyetine, üniversite eğitimine, devlet dairesinde çalışmasına engel olanlar TOTALİTER LAİKLİK anlayışını benimsemiş kişilerdir. Totaliter laiklik anlayışının arkasındaki temel düşünce dinin kendi başına ‘kötü’, ‘zararlı’, ‘gerici’ bir toplumsal güç olduğu ve bundan dolayı toplumsal ve siyasal ilerlemenin ancak dinden özgürleşmeyle mümkün olabileceği düşüncesidir. Örneğin 1789 devriminin radikal din karşıtı fikirlerin etkisi altındaki Fransa da din- devlet ilişkileri son derece gerilimli olmuştur. Başka bir anlatımla Fransa da laiklik, dinden özgürlük şeklin de anlaşılmıştır. Buna karşılık din üzerindeki siyasi baskıdan kaçan göçmenlerin kurduğu Amerika Birleşik Devletleri’ nde cumhuriyetçilik baştan beri din özgürlüğüne sempatik bakan bir anlayışa dayanmıştır. ABD de laiklik dinin özgürleşmesi şeklinde olmuştur. Her halde İnsan Hakları Mahkemesi Fransa değil de ABD de olsaydı türbanlı – başörtülü öğrencilerin üniversite eğitiminin akibeti bu kadar karanlık olmazdı.
Sözlerimi istiklal marşımızın yazarı M.Akif ERSOY’un veciz sözüyle sona erdiriyorum. ‘MEDENİYET DEDİĞİN AÇMAKSA BEDENİ, HAYVANLAR BİZDEN DE MEDENİ’

marita
19-01-2008, 21:19:51
Bir kaç gün önce Kanal D 'de bu konudaki tartışmayı izleyenler olmuştur sanırım.Sayın Prof.Hatemi hanımefendinin katılmış olduğu programları takip etmeye çalışıyorum.Bir Hukukçu olarak bu konuda çok önemli ve doğru açıklamalarda bulunmuştur herzaman.Tamamen Anayasaya dayalı taraf tutmaksızın.Buna rağmen halen bazı kesimler Laikliği öne sürerek Anayasanın tüm maddeleri ve içeriğini hiç'e sayarak sadece ve sadece devlet dairesindeki kılık kıyafet maddesini önesürmekte ısrar etmekteler,çünkü yasal ve hukuki anlamda somut bir suç veya tehlike arz edecek bir gerekçe gösterememekteler.Varsayım veya soyut örneklerle insanları eğitim haklarından mahrum etmekteler.İranı örnek göstermek ayrıca yanlış bir seçimdir,çünkü İran devleti ve anayasası demokrasiyi temsil etmemekte,savunmamakta.Müslümanlık nasıl sadece kapanmaktan ibaret değilse, yaşadıkları ülkede "kara çarşaf"giyinme zorunluluğu da müslümanlıktan ibaret değil.Belirtmekte fayda var İran "şii mezhebine" ,Türkiye ise "hanifi,maliki,hanbeli ve şafi mezheblerine"ait müslümanları temsil etmekte.

Birde şu yaklaşım var:kamu ve devlet kuruluşlarında kapanma yasağını savunanlar (programdada bunu ifade ettiler )bu yasağa saygı göstermekte olan,fakat aynı zamandada dininin gereğini yerine getirmek amaçla "peruk" kullanan bayanları eleştirmektende çekinmediler.
Bu durumda gösteriyorki,bu mesele siyasal kaygı yada Atatürk ilkeleri ile ilgili değil.Demekki çözüm olarak ne yapılırsa yapılsın,eleştirilecek bir şey bulunacak.

Asıl konu,üniversite kapılarını kapatarak dini duygu ve değerleri taşıyan kişileri yüksek tahsil yapmakta ve ilerde önemli makamlarda bulunmalarını engellemek.

Başka bir sonuç çıkarmak mümkün değil.
Yasaklarla bir yere varılmayacağını bilmek gerekir.Azim varsa,Çözüm de var.
Diyelim ki "Türbanı" eleştirenler son derece haklılar.Tehlike oluşturan siyasi grubun üyeleri amaçlarına ulaşmakiçin "türban" veya peruk takma zahmetinde bulunmadan ,eğitimini alır ve kimsenin ruhu duymadan istediği makamada yerleşir.Bu kadar aleni bir şekilde yapılması diğer insanların dini duygularını sömürmek ve yandaş toplamak için denilebilir.
Burdada şunu söylemekte fayda var:Buna farklı yollardanda ulaşabilirler isteselerdi.30 yaş altı normal vatandaşlar din dışında başka herşeyle ilgilenmektedir.Yani hedef olamazlar.Din ile ilgili olanlarda zaten öyle veya böyle destekliyorlar.Hedef olamazlar.Peki hedef o halde yönetmek ve ele geçirmek istedikleri devleti iç veya dış savaşa sürükleyerek yok etmekmi?O zaman kimi yönetecekler?....

Her örtülü kişiyi potansiyel tehlike yada "ajan" olarak adlandırmak ne yasalara,ne insanlığa,nede vicdana sığar.


Hukuki olarak "İN DUBİO PRO REO"

Ayrıca LAİKLİK teriminin açılımını lütfen tekrar araştırın.


NE GÜZEL DİNİMİZİN ÖNDERİ PEYGAMBER EFENDİMİZ ,NEDE BU GÜZEL CUMHURİYETİN ÖNDERİ ATATÜRK BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİN PARÇALANMASINI ONAYLARDI.AKSİNE TOPLUMUN GÜÇLÜ VE DAYANIŞMA İÇİNDE OLMASI İÇİN HER TÜRLÜ ANLAŞMA VE ÇÖZÜME VARILMASINI ÖNERMİŞLERDİR.


Saygılarımla

Av.Burçak
19-01-2008, 22:17:21
Muhtırayı askerler değil, yargı verdi!

Senaryoyu sahneye koyanlar, ne zaman Türk Milleti’ni oyalamak gerekirse, hemen türban tartışması başlatıyor! Bu defa, MHP’nin de çorbada tuzunun bulunması ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın uyarısı, tartışmayı daha ciddi gibi gösteriyor ama bu sayede Türkiye’nin bütün önemli meseleleri geçici bir süre için olsa bile rafa kaldırılmış durumdadır.
Böyle zamanlarda ya önemli bir satışın üzeri örtülmek isteniyor ya da Türk Milleti’nin milli haklarını yok edecek bir yasa çıkarılıyor.
Zaten sondan bir önceki türban tartışması, konuyla ilgili değişikliğin Anayasa’ya konulup konulmaması ile ilgiliydi. Bize göre AKP, Anayasa değişikliği içine türbanla ilgili maddeyi de katarak, egemenliğin Türk Milleti’ne ait olduğunu gösteren maddelerle oynayacaktı. Çok ağır tepki alınca geri adım attılar.
Rıza Şahin adlı okurumuz da “CIA’nın istediği kanunları çıkaran milletvekilleri” başlıklı yazımıza cevaben gönderdiği mektupta, “Türban lafı ne zaman ortaya atılsa, çevremdekileri, ’bakın, gündem değiştiriliyor, bu arada yangından mal kaçıracaklar’ diye uyarırım. Evet, bu sefer kaçırdıkları mal Vakıflar Kanunu!” diyor.

***

Fakat, tamamı okunursa görülecektir ki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın uyarısı sadece türbanla ilgili değildir. Başbakan’ın bir mezhep mensubu grup ile siyasi amaçlı toplantı yapması da uyarının kapsamındadır. Gerçi, geçmişteki parti kapatma davalarının bazıları, sadece yargının gücüyle açılmış değildir. Mesela 28 Şubat sürecinin arkasında, doğrudan TSK içindeki Batı Çalışma Grubu gibi bir oluşum vardı. Refah Partisi, ardından Fazilet Partisi de kapatıldı ama bu kararlardan önce kamuoyu hazırlanmıştı.
Şimdi Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya’nın son açıklamasının arkasında böyle bir destek yok gibi görünse de gerçek bu değil. Çünkü, Başsavcı, türban meselesinin ötesinde Anayasa değişikliği ile daha çok ilgili!
Ve Yalçınkaya, kendisinden önceki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun “AKP, yeni anayasa yapamaz” görüşünde olduğunu çok net bir şekilde ifade ediyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devlet politikası, işgal güçlerinin yurttan çıkarılıp, Lozan Anlaşması sonucu ülke sınırlarının yeniden belirlenmesi ve kurucu devlet ve kurucu Meclis tarafından yapılan 1924 Anayasası ile belirlenmiştir.
1982 Anayasası ile de anılan devlet politikası, değiştirilemez hükümleri de konulmak suretiyle koruma altına alınarak, başlangıç hükümleri ve ilk dört madde açıklanmıştır. Cumhuriyet yönetiminin ilkesi olan halkın egemenliği kuralı gereği de halk oyu ile kabul edilmiştir.
Cumhuriyetin temel ilkelerini, 85 yıllık kazanımlarını yok saymak, özgürlüğü çağdaşlaşma yerine dini esaslar çerçevesinde ele alarak etnik gruplara, mezheplere, ırkçılara haklar vermek olarak görmenin ve tartışmanın ülkeye yarar getirmeyeceği, halkı önce bilinçlendirmeye, ayrıştırmaya sonra da çatışmaya götüreceği açıktır.”

***

Gazeteler başlıklarda sadece türbanı ele alıyorlar ama Yalçınkaya’nın sözleri, çok ciddidir.
Ve yerden göğe kadar haklıdır. Yine “Siyasi partiler, dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak, bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güdemezler. Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamazlar. Diğer halde, demokratik devlet düzeninin korunması olanaksız olur” derken, herhalde Kenya’daki turuncu demokrasi hareketini kastetmiyor, değil mi?

***

Yargının bu kararlılığı önemlidir ve halkın direnişine hukuki dayanak teşkil edecektir. Fakat, Vakıflar Yasası’nda olduğu gibi, 57’nci hükümet döneminden başlamak üzere AKP döneminde çıkarılan bütün yasalar ve uygulanan ekonomik politikalar, 1924 Anayasası ile belirlenen milli egemenliği fiilen ortadan kaldırmıştır!
Sayın Başsavcı’nın egemenlik açısından bütün itirazı, türban istismarı ve dinin siyasete alet edilmesine midir?
Türkiye satılıyor sayın Başsavcı!



Arslan Bulut

Kaynak: www.yenicaggazetesi.com.tr

mehmet emin sezen
19-01-2008, 22:53:33
Bu iktidarın pil bitmiştir bizi iktidarda barındırmıyorlar deyip gündem saptırıyorlar
Borcları,yolsuzlukları işsizliği unuturmak, ekoneminin iflası yakındır bunları unutturmak için gerkli olan türban tekrar ortaya sürerek ülkemi yermeye devam ediyorlar.

Harun Gür
20-01-2008, 18:48:44
Yalçın BAYER (http://www.hurriyet.com.tr/index/yalçın_bayer)




’Türban’, 68’lerden sonra nasıl gelişti


41 yıl süreyle İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda asistanlıktan yöneticiliğe kadar çeşili görevlerde bulunan Prof. Özcan Köknel, 25 yıldır tartışılan türban sorununun ’siyasal simge niteliği’ kazandığını belirterek, bu simgenin "Cumhuriyet’le oluşan devlet kavramında, ortak değerlerde, düzende, yapıda ve yürütmede anlayış ve görüş değişikliği" içerdiğini anlatıyor.

Prof. Köknel, ’Türban sorununa bilimsel(?) ekonomik, politik siyasal görüşle yaklaşanlara’ salt akıl ve mantık açısından cevap vermek istediğini söylüyor. Bunun için de konuyu anlamak için onun özüne girmek gerektiğini belirtiyor. Özetle, 1968 olaylarının sağ-sol görüşlü gençlerin üniversitelerde reform eylemiyle başladığını, sağ görüş içinde yer alan aşırı milliyetçi, devlet düzenini korumaya çalıştığını söyleyenlerin yanında faşist, nasyonal-sosyalist, Turancı, ırkçı grupların bulunduğunu; daha sonra sağ görüşlü gençlere değişik mezhep ve tarikatların görüşünü benimsemiş militan gençlerin katıldığını, eylem yapan aşırı sol uçta ise Stalin, Mao, Castro, Che, Troçkist görüşlerini benimseyen gençlerin yer aldığını beliriyor.

- Çatışan gençlik gruplarının ortak amacı neydi?

- Devleti, düzeni kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmek. İçinde yaşadıkları topluma yabancılaşmış, amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan, eylem yapan gençler ’Moskof uşağı’, ’Vatansız’, ’Din düşmanı’, ’Allahsız’, ’Amerikan uşağı’, Komprador’, ’Satılmış’, ’İşbirlikçi’ gibi sloganlarla toplumun ortak değerlerine saldırmışlar, görüşlerini egemen kılmak için korkutmuşlar, yıldırmışlar, eylem yapmışlardır. Sağ ve solda yer alan eylem yapan gençler, değişik politik siyasal görüşlerden, partilerden, yasal olan ve olmayan derneklerden, vakıflardan, kurumlardan, örgütlerden destek almış, 1968’den 1980’e kadar ülkenin gündemini oluşturmuştur. Gençlerin bir bölümü bugün değişik durumda, konumda, rolde, yerde etkili ve yetkili kişi olarak aramızda ve içimizdedir.

SİYASETÇİLERDEN DESTEK

- Üniversitelerdeki durum...

- 1968-80 arasında önce parkalı, sol görüşlü gençler üniversitelere ve topluma egemen oldu. Daha sonra bunların yerini özel bıyık biçimleri ile sağ görüşlü gençler aldı. Görüşlerinin etkisi altında, fakültede, derslerde olay yarattılar. Bilimsel görüşleri aktaran hocaları ’kapitalizmin’ ya da ’sosyalizmin’ uşağı ’uzantısı’ olarak kınadılar. Dersleri terk edip eylem yaptılar. Giysileriyle simgeledikleri düşüncelerini bilime ve devlete karşı kullandılar. Hatta tehdit ettiler. Korkuttular, yıldırdılar, yaraladılar, öldürdüler. Değişik politik, siyasal görüşlerden destek gördüler.

TÜRBAN ÇIKIYOR

- 1980’lere gelirsek...

- 1980’li yıllarda YÖK kararı ile üniversiteli genç kızlar arasında türbanlı öğrenciler görülmeye başladı. Tıp Fakültesi 1. sınıfında 18 yaşında türbanlı genç kızların sayısı çoğaldı. ’İnançları gereği’ türban taktıklarını söyleyen bu gençlerin inancına saygı gösterildi. Bir süre sonra, küçük gruplar halinde kara çarşaflı ve peçeli kızlar ortaya çıktı. Bunlar da "inançları gereği’ çarşaf ve peçe taktıklarını söylediler. ’İnançları gereği’ türban takanlara izin verildiğinde ’inançları gereği’ çarşaf giyen, peçe takanlara karşı çıkmak mantıklı bir yaklaşım olur mu?

BİLİM VE KURAN

Öte yandan, türbanlı ya da çarşaflı öğrencilerden bir bölümü ’Ruhbilim bir bilim dalıdır. Bilim gerçeği arar’ denildiğinde ’Gerçek Kuran’da" diyerek karşı çıktı. Tıbbın son sınıfında, türbanlı hekim adayı kimi genç kıza ’bu hareketleri bana cinler yapıyor’ diyen hasta karşısında ne düşündüğünü sorduğumda, ’Efendim Kuran’da cinlerden söz ediliyor’ diye cevap alındı. Bu örnekleri çoğaltabilirim. Özetle, kamu alanında inancı gereği türban takılmasına izin verildiğinde sonucun nereye varacağını kestirmek olanaksızdır.

- Türbanlı kızlarla konuştunuz mu?

- Yüzlercesiyle... Edindiğim izlenime göre baba, ağabey, kardeş, koca baskısı ile türban takanların yanında çevrenin etkisi, zorlama, ekonomik zorunluluk, burs, öğrenim, ortama uyum, moda, başkaldırma, düzene karşı çıkma, insan haklarını savunma, politik görüş, çıkar sağlama, iş bulma, toplumda saygınlık kazanma, örnek alma gibi dinsel dayanağı bulunmayan, ’mahallenin baskısı’ olarak nitelenen nedenlerle türban taktıklarını söylüyorlardı. Kamusal alanda, okulda, üniversitede, işyerinde insanların inançlarına uygun biçimde giyinmek, örtünmek özgürlüğü var mı? Bunun cevabı ’evet’ olursa o zaman kamusal alanda, okulda, üniversitede, işyerinde, kara çarşaf giyen, peçe takan kıza, kadına, takkeli, cüppeli erkeğe mantık açısından ’hayır’ denir mi? İkinci mantık sorusu, bu ’evet’ ülkeyi nereye götürür? 1980’li yıllarda ’evet’ cevabıyla türbanın kara çarşafa, peçeye dönüştüğünü gördüm. Bu görüntünün bir görüşü, inancı yansıttığını izledim.

Nezih bir mektup!

ÇOK sayıda mektup alırız; bunlar arasında bizi seveni de vardır, yereni de... Küfürbazlar olduğu gibi. Türban tartışmaları çıktığında erkekler hemen sahneye çıkarlar. Kadınların sesi ise çıkmaz.

Aşağıdaki mektubu, fikriniz olması ve ’o kafa’nın seviyesini görmeniz açısından okuyunuz.

(Ağır küfürler sansür edilmiştir.)

"Yazılarıma ve yazılarına iyi bak. 5 senedir sana ne dediysem harfiyen dediklerim gerçekleşti.

Ve sana şimdiden sonra ne diyeceksem onlar da harfiyen gerçekleşecek.

Şimdi iyi dinle... Pek yakında türban, mürban ne varsa onlar hep ıslah olacak.

Askeriye maskeriye külliyen temizlenmiş olacak... Kimlerden mi, senin gibi o... çocuklarından tabii. İş Bankası takla atacak ve CHP’nin elinden kaçacak. Sonra mı? Pislik adına bir şey kalmayacak. Daha sonrası mı? İnşallah şeriat kanunları iktidar olacak.

Daha sonrasında mı, yurdunuz İsrail haritadan silinip eski Osmanlı sınırları tekrar kontrol altına alınacak. Sen de bu süre zarfında eşekler cennetinde gezinenler arasına katılmış olacaksın. Hayatını teraziye vurduklarında bir kilo b.. değeri çıkacak. Acı kendine o... ç...

Hayat dünyadan ibaret olsaydı biz de dünyaya önem verenlerden olurduk. Ahmak piç kurusu. Anla, anla... Ama beynin y... yemiş, nasıl anlarsın ki.

Eşek herif.."

Daha bugünden bu saldırganlıklar başlarsa Türkiye’nin nereye gideceğini hesap edebiliyor musunuz?


Türban ’Truva atı’dır

SADECE dinsel örtünmeyi meşrulaştırma çabaları; esasında, eşitliğin zorunlu bir sonucu olan medeni örtünme refleksini zayıflatarak, niteliği Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen demokratik, laik, sosyal, hukuk devletinin içine ’Truva atı’ sokmaya kalkışmaktır.

(Prof. Zeki HAFIZOĞULLARI)

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
20-01-2008, 19:08:49
Kral mısınız, padişah mı?



“Velev ki baş örtüsü siyasi simge... Yasak mı yani?” diye rest çekince, Yargıtay’ın ve Danıştay’ın sert uyarılarına hedef olan Başbakan, dün de diklenmeye devam etti:

“Kimse kendini yasama ve yürütmenin üzerinde görmesin.”

Peki; gerçek demokrasilerde, yargı; yasama ve yürütmenin altında mıdır?

Hayır... Eşittir!

Yargı organları, yasama organının yaptığı yasaları, yasama ve yürütme organları için de uygular...

Onların kaderini bile tayin edebilecek kararlar alır!

Geçmişte yaşadığımız gibi, gerekirse iktidar partisini bile kapatabilir!

Çünkü hukuk devletlerinde “hukukun üstünlüğü” ilkesi kesindir ve tartışılmazdır!

***
Gelelim konumuza:

Anayasamıza göre, din üzerinden siyaset yapmak yasak değil mi?

Bal gibi yasak!

Parti kapatma nedeni...

İşte; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu yüzden doğrudan dava açabilecek durumda olduğu halde, yürütme ve yasamaya duyduğu saygı yüzünden sadece uyarıda bulunuyor...

Başbakanımız ise bunun için Savcı Bey’e teşekkür edeceğine rest çekiyor!

Bilerek ya da bilmeyerek; yanılıyor ve yanıltıyor!

***
Dikensiz gül bahçesi istiyor Başbakan...

Tıpkı 1960 darbesinin öncesinde Demokrat Parti’nin ve Başbakan Menderes’in istediği gibi!

Asker konuşmasın, basın muhalefet etmesin, bilim adamları, rektörler, aydınlar sussun...

İş adamı örgütleri, sendikalar, dernekler “kendi işlerine baksın...”

Barolar başını kuma gömsün...

Yüksek mahkemeler karışmasın...

O da paşa paşa ne istiyorsa onu yapsın!

Bu garip sistemin adını “demokrasi” koyup, “kuvvetler ayrılığı”ndan dem vursun ama...

Yargının “y”sinden bile söz etmesin!

***
Haydi rektörleri, gazetecileri korkuttunuz, askeri, sivil toplum örgütlerini susturdunuz Sayın Başbakan...

İyi de “yargı”ya gücünüzün yetebileceğine gerçekten inanıyor musunuz?

İnanıyorsanız, kendinizi “hukukun da üstünde” görüyorsanız; o zaman anayasamızdaki “demokratik hukuk devleti” tanımını neden hâlâ koruyorsunuz?

Ve neden hâlâ “Başbakan” sıfatını taşıyorsunuz da “padişah” veya “kral” ilan etmiyorsunuz kendinizi?

Eğer bunları yapacak gücünüz yoksa, o zaman yargı organlarıyla uğraşmayı bırakın...

Unutmayın ki bugün rahatsız olduğunuz o kurumlar, adaletin teminatıdır ve o adalet elbet bir gün size de gerekebilir!

*****
İKİLİ AÇMAZ!

Kaderin cilvesine bakın ki; Başbakan’ın türbana özgürlük konusundaki çıkışıyla, yerel seçimlerin erkene alınabileceğinin işaretini vermesi aynı günlere denk geldi!

Artık tartışabiliriz; yumurta mı civcivden çıkar, civciv mi yumurtadan?

Yani türban mı seçimlerde siyasi başarı kazanmak için kullanılır, siyasi zafer mi türbanın yolunu açar?

Her ne olursa olsun durum açık:

Ya AKP, MHP’yle el ele verip, bir yasal düzenleme yapacak ve ortalığı daha da karıştıracak...

Ya da Yargıtay’ın, Danıştay’ın açıklamalarını göstererek, her zaman olduğu gibi bir kez daha “mağdur” u oynayacak...

Her iki durumda da oylarını artıracak...

Çünkü her iki durumda da “dini duyguları” kullanacak...

Ne dış destek, ne kömür, ne erzak paketi...

AKP’nin başarısının sırrı, yarattığı bu ikili açmazdan ibaret!

*****
GÜNÜN SORUSU

Başbakan Erdoğan’ın beş yıl içinde kavga etmediği kurum ya da meslek kaldı mı?

*****
Milli Eğitim’in sitesinde ilginç bir hareketli logo!

Mersin İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün resmi internet sitesinde “hizmet içi eğitim”le ilgili bir bölüm var; bu bölümün en tepesinde de hareketli bir logo...

Adam kravatlı ama başına takke giymiş. Yanında bir kız çocuğu. Önlerinde de bir kitap açık. Sözüm ona adam kıza okumayı öğretiyor; fakat eliyle satırların üzerinde gezerken Arapça kitap okur gibi sağdan sola doğru gidiyor...

Diyeceksiniz ki, “Yine öküzün altında bir buzağı buldun...”

Ben bulmadım... Mersin neresi, ben neredeyim!

Bu sitenin düzenli kullanıcısı olan öğretmenler rahatsız olmuş bu hareketli logodan...

“Ne zamandan beri takkeli-kravatlı garip öğretmenler hizmet ediyor Türkiye’de? Ve bizim kitaplarımız sağdan sola doğru mu okunuyor” diye soruyorlar...

İlgililerine duyurulur!



Mustafa Mutlu / Vatan

turkuaz1923
20-01-2008, 19:19:26
10 DERSTE TÜRBAN NASIL ANLAŞILIR

Ders 1. Örtünün türban olup olmadığını anlamak için sözel kriterler vardır. Eğer kişi durmadan bu örtüyü “inançtan” kullandığını söylüyorsa o örtü türbandır. Ağız birliğiyle kullanılan “İnançtan” sözcüğü türbanlılar arasında gizli bir parola gibidir.

Bu parolayı bilmeyen kadınların ki başörtüsüdür. (Şimdiye kadar analarımızın ısrarla “inançtan” dediği duyulmamıştır. )

Ders 2. Örtünün türban olup olmadığını anlamak için kullanılabilecek bir başka sözel kriter “Kendi isteğimle takıyorum” cümlesidir. Elbette Anayasamızın laiklikle ilgili maddelerine karşı çıkan siyasal akımın bir parçası olduğumu simgelemek için türban takıyorum diyecek halleri yok... Bu cümle kadınların baba ve koca isteği olmadan bi şeycik yapamayacağına dair ön yargıları yıkıp, asıl zanlıları saklamaya yarar. Bu nedenle bir kadının vırt zırt kendi isteğiyle taktığını söylediği örtü türbandır.

Anadolu kökenli yurdum kadınları şimdiye kadar “kendi isteğimle” takıyorum” demek gereğini duymamıştır. Onların ki başörtüsüdür.

Ders 3. Örtünün türban olup olmadığını anlamak için görsel kriterler de vardır. Zira türban’ın kendine özgü bir görünümü var. Buna sıkma baş denir. Bağlanırken saçlar önce, bebek başlığını andıran siyah renkli bir takke altında, saçın bir teli görünmeyecek şekilde toplanıp sıkıca kapatılır, sonra üzerine türban takılıp boğazda bağlanır. Dışardan bakıldığında, başın arka tarafında bisiklet pompasıyla şişirilmiş gibi bir tümsek görülür.

Oysa büyük annelerimiz, saçlarını biraz serbest bırakır... Bu tür örtünün ucundan bir tutam saç görünürse kıyamet kopmaz. Onların ki başörtüsüdür.

Ders 4. Bir örtünün türban olup olmadığını anlamakta kullanılan görsel kriterlerden bir diğeri makyajdır. Türban kullanan bir kadının yüzünde küçük bir tabloyu renklendirmeye yetecek kadar boya bulunur.

Başörtüsü takan kadınlar makyaj yapmaz...

Ders 5. Bir örtünün türban olup olmadığını anlamak için demoğrafik kriterler de vardır. Türban takan kızlar kırsaldan kentlere göç etmiş kişilerdir. Kızlar kentlere göç ettikten sonra, 500 yıllık geleneksel başörtüsü, siyasal bir sembol olan türbana dönüştürüldü. Türban sonradan takılan ve şekli sonradan icat edilen yeni bir örtüdür...

Kırsalda türban yoktur. Onların ki geleneksel başörtüsüdür.

Ders 6. Bir örtünün türban olup olmadığını anlamak için kullanılan demografik kriterlerden bir diğeri yaş ve eğitim durumudur. Çok partili döneme geçildikten sonra doğan genç kızların taktıkları türbandır. İmam Hatip Okulları kökenli eğitimli genç kadınlardır.

Tek parti döneminde doğan, eğitim seviyesi düşük bırakılmış olan yaşlı kadınlar , türban takmaz. Başörtüsü takarlar...

Ders 7. Bir örtünün türban olup olmadığını anlamak için yasal kriterler de vardır. Laik Cumhuriyetimizin yasalarına ve Atatürkün devrimlerine karşı cihad açanların taktığı örtü türbandır. Bu da Cumhuriyet Bayramlarında veya Anıt Kabirde Atanın huzurunda sıkma baş görünmediğinden bellidir.

Anayasa’yla ve Atatürk’le kavgası olmayan kadınların taktığı örtü başörtüsüdür.

Ders 8. Bir örtünün türban olup olmadığını anlamak için parasal kriterler de vardır. Siyasetçilerin eşlerinin taktığı örtü türbandır. Üniversiteye yeni geldiğinde 200 dolar karşılığı başını örtenlerin ki türbandır. Öğrenci bursu karşılığı başını örtenlerin ki türbandır. Başını örtüp yeşil sermaye şirketlerinde işe girenlerin ki de türbandır. Son zamanlarda 30 dolar karşılığında cumartesi günleri Çankaya kalabalığında, Atakule civarında gruplar halinde örtünmüş olarak dolaştırılan kadınların taktıkları örtü de türbandır. Başlarını hangi modelle bağlarsa bağlasınlar, menfaat karşılığı siyasal islama hizmet ettiklerinden. kullandıkları örtü, siyasaldır yani türbandır.

Anadolu’da milyonlarca kadın para almadan veya hiç bir kaynaktan menfaat sağlamadan başını bağlıyor. Onların ki başörtüsüdür.

Ders 9. Bir örtünün türban olup olmadığını anlamak için siyasal kriterler de vardır. Siyasal Kriterler bir ana daldan çeşitli kollara ayrılmıştır.

- Ana dalda, siyaset büyüklerimizin eşleri yer alır. Bunların görevi propaganda esasına dayanır. Eşlerin başındaki türbanın en önemli görevi, seçim bölgelerindeki seçmenlere müslüman selamı gönderip, din duygularını okşamaktır.. Eşlerin başlarında tesettür modasının en son kreasyonlarının sergilenmesi bu örtüyü moda dünyasına kazandırır. Tesettür modasının şıklığı, ünlü dansözlerimizi bile örtünmeye özendirecek başarılı reklamlardır.

- Bu ana daldan bir kol, siyasi partilere gönderilir. Bunlar da caddelere, mahallelere, evlere allah rızası için oy istemeye ve çay içip pasta yemeğe gönderilir.

- Bir kol, tarikatlara girip kadın kolları kurmaya gönderilir.

- Bir kol, üniversite önünde eylem yapmaya gönderilir.

- Bir kol Meclis’e Türbanla girmeye gönderilir.

- Bir kol Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dava açmaya gönderilir.

Siyasal türbanın kolları saymakla bitmez. Bu nedenle, oy kullanmaktan başka siyasal etkinliği olmayan kadınların örtüsü başörtüsüdür.

Ders 10. Bir de gizli türbanlılar vardır. Bunların işlevi türbanı meşrulaştırmak, bireysel bir tercih, bireysel bir hak olarak yutturmaktır. Bunları siyasal mitinglere kızları götürürken, türbanlı kızları üniversite önünde eylem yapmaları için organize ederken, Merve Kavakçı’nın Meclis’e türbanla girmesinin taktiklerini verirken görür, gizli türbanlı olduklarını şıp diye anlarız. Zaten her türban tartışmasında, ortaya çıkıp, türbanlı kızlardan daha ateşli bir şekilde türbanı savunarak kendilerini anlamamıza yardımcı olurlar. Yani onlar da birer esaslı türbanlıdır. Sadece türbanı kafalarının içine bağlamışlardır. Nazlı Ilıcak gibi.Başbakanımızın, “amacıma ulaşmak için papaz elbisesi bile giyerim” dediğini hatırlıyarak, onların da, amaca ulaşmak için başlarını açık, beyinlerini türbanlı tuttuklarını söyleyebiliriz.

Baş örtüsü kullanan büyükannelerimizin, annelerimizin, teyzelerimizin başlarını bir açıp, bir kapattığı veya başörtüsü konusundaki eylemleri destekledikleri veya tartışmaya katıldıkları görülmemiştir.

“TÜRBANLI SİYASET” isimli kitaptan
Yazan: GÜRGÜN SAY

Av.Basri Gungoren
20-01-2008, 20:25:07
Bence Yargı şunu söylüyor. "Sıra bize geldi, YÖK ve diğer önemli bir çok kurumu ele geçirdiniz. Adalet bakanlığı vasıtasıyla bize de dokunacağınızı biliyoruz. Kadrolarla oynayacağınızı, size yatkın hakim ve savcıları atayacağınızı biliyoruz. Bunu yaparsanız biz de sizin türbanınıza karışırız, nasılmış biraz anlayın..." demeye çalışıyor.
Zaten bir cevap da gelmiş "Ey yargı bu işlere karışma, yasama ve yürütme var bu ülkede" diyor. Diyor da Yargının bağımsızlığını değil yasama ve yürütmenin bağımsızlığını öne sürüyor ki çok acınaklı bir tablo.

unbelievable
21-01-2008, 13:02:50
Halkı sadece tbbb mi temsil eder?

--------------------------------------------------------------------------------

Başbakananın her zaman söylediği gibi egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ancak bunu dayanak göstererek halkı sadece tbmm temsil eder demesi yanlıştır,bu başbakanın anayasayı bilmediğini ya da kasıtlı olarak halkı etkilemeye çalıştığını gösterir,halkı sadece tbmm temsil etmez halkı yürütme ve yargı organları da temsil eder.Millet adına egemenliği yürütme ve yargı organları da kullanır.Millet adına egemenliği sadece meclisin kullanabileceğinin belirtildiği anayasa 1924 anayasasıdır,1961 ve1982 anayasalarında millet adına egemenliği yasama,yürütme ve yargı organları beraber kullanır yani başbakanın iddia ettiğinin ve büyük çoğunluğun sandığının aksine halkı sadece meclis temsil etmiyor hükümet, cumhurbaşkanı ve bağımsız yargı organları da temsil ediyor.



ANAYASA (*)

(1924)

T. Düstur, Cilt 26, s.170

Resmi Gazete 15/1/1945-5905

Kanun No Kanun Tarihi
4695 10/1/1945



BİRİNCİ BÖLÜM

Esas Hükümler
Madde 1- Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir.

Madde 2- Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi Layik ve Devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara’dır. (**)

Madde 3- Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Madde 4- Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.



1961 Anayasası:

IV. Egemenlik

MADDE 4.- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.

Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

V. Yasama Yetkisi
MADDE 5.- Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

VI. Yürütme Görevi
MADDE 6.- Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir.

VII. Yargı Yetkisi

MADDE 7.- Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.





1982 Anayasası:

VI. Egemenlik

MADDE 6.– Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

VII. Yasama yetkisi

MADDE 7.– Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

VIII. Yürütme yetkisi ve görevi

MADDE 8.– Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.

IX. Yargı yetkisi

MADDE 9.– Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır

skla
21-01-2008, 16:15:38
Soruyorum
İran'da yaşayan başı açık bir bayan olsaydınız iktidardaki mollaların "başınızı örtmeden okuyamazsınız asla!" dayatması karşısında ne düşünür ve nasıl davranırdınız?



Diyelim ki sırf okumak için başınızı kapattınız. Peki üniversiteyi bitirdikten sonra kamuda görev alabilmeniz için mutlaka tesettürlü olmanız gerektiği söylenirse ne yaparsınız?

-Siyasi bir partide aday olup meclise girmek istediğinizde, yani bir yurttaş olarak seçilme hakkınızı kullanmak istediğinizde karşınıza "örtün de öyle gel!" koşulu konursa ne tepki gösterirsiniz?

-Tesettürlü kadınların her hakka ve özgürlüğe sahip olduğu, ama tesettürlü olmadığınız için sizin en temel insan haklarından yoksun bırakıldığınız bir rejimde kendinizi hür ve eşit vatandaş olarak görür müydünüz? Tesettürlü yurttaşlarını tesettürsüz yurttaşlarından daha değerli ve ayrıcalıklı kabul eden bir yönetme anlayışı karşısında yüreğinizde ne hissederdiniz?

-Yurttaşı olduğunuz devletin sizin giyim tarzınızı veya yaşam biçiminizi "İslami rejime meydan okuma!" biçiminde değerlendiren resmi tezi karşısında kendinizi bir yurttaş olarak dışlanmış ve baskılanmış hisseder miydiniz etmez miydiniz?

Soruları çoğaltmak mümkün, ama gereksiz! Mukayese kadar empati de her şeyi yerli yerine oturtmak için çok gereklidir. İdeolojik dogmalara iman etmemiş vicdan sahibi herkes kendisi için istediğini başkası içen de ister, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına da yapmamak gerektiğine inanır. Kendileri için her şeyi isteyenler sıra başkalarına gelince "ama" diyorlarsa oturup düşünmek lazım!

Kendileri için özgürlük isteyenlere demokrat denmez, asıl başkaları için özgürlük isteyenlere demokrat denir. Kendi yaşam tarzlarını "laiklik" ve "modernlik" biçiminde ayrıcılıklı ve değerli ilan edenlerin, başkalarının yaşam tarzlarını "laiklik karşıtı" biçiminde ilan etmeleri hiç de anlaşılmaz bir şey değil! Burada sorun, laiklik ve modernliğin tam da demokrasi karşıtı bir konuma yerleştirilmiş olmasıdır.

Asıl görülmesi gereken gerçeklik budur." Ötekini kendi eşiti olarak görmek" yerine "kendini ayrıcalıklı ve üstün görmek" biçiminde tezahür eden bu seçkinci-dışlayıcı anlayış, haddizatında demokratik laiklikle bağdaşmayan bir anlayıştır. Dinci Molla-laikçi Molla! İran'daki dinci mollanın mantığı ile Türkiye'deki laikçi mollanın mantığı arasında ne yazık ki hiçbir fark yok!

İran'daki dinci molla asıl özgürlüğün ancak tesettürle gerçekleşebileceğine inanır. Bir başka deyişle, başı açıklığın veya tesettürsüzlüğün özgürlükle alakalı olmadığını söyler. Türkiye'deki laikçi molla ise başörtüsünün bir özgürlük meselesi olmadığını durmadan yineler durur. İran'daki dinci molla başı açıklığı "siyasi simge" sayar. Neyin simgesi? "İslami rejime ve değerlere başkaldırının simgesi!"

Türkiye'deki laikçi molla da başörtüsünü/türbanı "laik rejime düşmanlığın simgesi" olarak varsayar. "Siyasi simge" olarak ilan ettiği başörtüsünün/türbanın laik cumhuriyetin kazanımlarını tehdit eden bir olgu olduğunu söyler durur. Dinci molla "din adına" tehlike çanları çalar, laikçi molla ise "laiklik adına"... Dinci mollanın da "makbul yurttaşı" vardır, laikçi mollanın da...

Birincisininki "başörtülü yurttaş"tır, ikincisininki ise"başı açık yurttaş"!... Ne dincilik ne de laikçilik! Kendi adıma hem dinci mollanın mantığına karşıyım, hem de laikçi mollanın...

Başı açık yurttaşıyla başı kapalı yurttaşını hür ve eşit vatandaş statüsünde görmeyen her türlü ideolojik-ayrımcı yönetim anlayışlarına karşıyım. Demokratik devletin bütün yurttaşları aynı hak ve özgürlüklere sahiptirler. Eğer bu pratikte böyle değilse orada demokrasiden ve hukuk devletinden söz etmek mümkün değildir. Demokrasiden yoksun bir dincilik anlayışını da laikçilik anlayışını da o yüzden reddediyorum. Bu reddiyenin dine ve laikliğe karşı bir reddiye olmadığını söylemek bile gereksiz.

Bence sorun, din ile laiklik arasındaki bir sorun değildir; dincilik ile laikçilik arasındaki bir sorundur. Dini ve laikliği başka inanç ve yaşam tarzlarına mensup insanlar üzerinde bir baskı rejimine dönüştürenler dine ve laikliğe en büyük zararı veriyorlar. Dindarların da laiklerin de elinin tersiyle itmesi gereken kötücül bir anlayıştır bu. Demokrat olmak! Bırakalım artık şu "dini simge" mi, "siyasi simge" mi tartışmasını.

Çünkü bu kavramsallaştırma, ideolojik bir bağnazlık üzerinden kör bir dövüşü beraberinde getiriyor. İdeolojik bağnazlık, idrak kilitlenmesi yaratıyor ve herkesin yalnızca kendi haklılığı üzerinden bir başkasını suçladığı bir anlayışı önümüze koyuyor. Başkalarını kendi eşitimiz olarak gördüğümüz gün, sadece başörtüsü/türban meselesini değil her meselemizi kolaylıkla çözebileceğimizi görürüz.

Bunun için tek koşul var: Demokrat olmak! İlkeli ve tutarlı bir demokrasi anlayışında karar kılmak! Bizim aslında sorunumuz başörtüsü/türban sorunu değil; henüz yeterince ve kamilen demokrat olamama sorunudur.
Yazar :mehmet metiner E-Posta:mmetiner@bugun.com.trHaber Tarihi: 21 Ocak 2008 -

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
23-01-2008, 22:36:29
Sitemizde bu konu defalarca tartışıldı, hiçbirinde de bir sonuca varılamadı. O nedenle türbanın kökenine, dini gerek olup olmadığına hiç girmeden, türbanla paralel bir başka konuya değinmek istiyorum.

Bu platformda dönem dönem, AKP hükümetinden önce türban mitingleri yapan bayanlarımız eleştirildi, "Eğer siyasi simge değilse neden AKP iktidarı döneminde de bu mitingler devam etmedi?" gibi sorular soruldu. Hiçbir kesimden makul ve mantıklı bir yanıt gelmedi...

Bayanlar, özellikle üniversite öğrencileri bayanlarımız, türbanı siyasi simge olarak kullanmadıklarını, inançları gereği türban taktıklarını defalarca ama defalarca tekrarladılar. Yapılan sayısız ankette, bayanların türbanı siyasi simge olarak görmediği, meselenin siyasi olmadığı, din ve vicdan özgürlüğü meselesi olarak nitelendirildiği sonucu çıktı.

Günün birinde Sayın Başbakan çıktı, türbanın siyasi simge olduğunu ikrar etti. Ve ne acıdır ki, türbanı siyasi simge olarak kullanmadığını üstüne basa basa vurgulayan bayanlarımız yine sessiz... "Ne diyorsunuz Sayın Başbakan, bizim yerimize nasıl siyasi simge olduğunu kabul ediyorsunuz, biz siyasi simge olarak görmüyor ve kullanmıyoruz türbanı, siyasetinize bizi alet etmeyiniz, siyasetinizi bizim üzerimizden yapmayınız." demediler belki de diyemediler...

Tespitim bu, yorum yok...

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
24-01-2008, 22:33:25
Türban sandıktan neden şimdi çıktı!



Gazetelerde bir başlık.. Lale devri bitti.. Ne başladı?
Türban devri..
Kafalardaki soru şu; Başbakan bu konuyu neden Türkiye’nin öncelikli meselesi yaptı..
Neden türbanı bir anda Türkiye’nin önüne koydu..
Neden şimdi?

*

Bu kararın yüzde 47 ile ilgisi olduğunu zannetmiyorum.. Yüzde 47’nin içinde yüzde kaç türban oyu vardır?
Bugüne kadar yapılan anketlerde üniversitelerdeki türban yasağı öncelikli meselemiz diyenlerin oranı yüzde 2’yi geçmiyordu..
Hatta bir AKP yöneticisi türban konusu halkın yüzde 1.5’unu ilgilendiriyor dememiş miydi?

*

Türban yasağının kalkmasına destek veren yazarlar bile Başbakan’ı uyarıyor.. Aman diyorlar, 2008 en kritik yıl, en kırılgan yıl, bu meseleyi 2008’de gündeme getirme..
Tespit doğru..
Ekonomi bıçak sırtı..
Başbakan bunu görmüyor mu?
Görüyor ama 2008’in daha ilk ayında gerilim ve gerginlik tohumlarının atılmasına da yol açıyor..
Yanıt aranan soru şu:
Neden türbana katılıp kaldı?
Dün Yeni Şafak Gazetesi’nde Taha Kıvanç takma adıyla yazan Fehmi Koru’nun ilginç bir yazısı vardı..
Yazısından bir bölüm:
“Geçenlerde Başbakan Erdoğan ile görüşme fırsatı bulmuş bir dostumla konuşurken öğrendim. Dostum ‘başörtüsüne özgürlük’ konusunda baskı yapması beklenebilecekler grubundan. Görüşmenin bir yerinde, mevzu geldi ‘bizim konulara’ dayandı. Tayyip Bey’e, ‘aman efendim’ dedim, ‘Şu türban işine takılıp kalmayın’; cevap şöyle geldi: “haklısın ben de aynen senin gibi düşünüyorum.”

*

Başbakan böyle düşünüyorsa İspanya’da velev ki diye başlayan, türban siyasal simge olsa bile üniversitelerde serbest bırakılacak çıkışını neden yaptı?
Taha Kıvanç imzalı yazıdan bir bölüm daha:
“Başbakan Tayyip Erdoğan Madrid’deki çıkışını yaklaşan yerel seçimde daha iddialı hale gelmek için sarf etmiş olamaz. Görüştüğü kişilerin ona ‘Fırsat bu fırsat, türbana özgürlük’ aklı verdiğini de sosyal ve siyasal çevresinden bu yolda baskı geldiğini de sanmıyorum. Yine de çıkışının bir sebebi olmalı, ama ne?”
Yeni Şafak yazarının sorusu ilginç:
Bir sebebi olmalı ama ne?

*

Türkiye’ye şöyle bir göz atalım..
Bir: Avrupa Birliği heyecanı bitti.. İktidar AB konusunu rafa kaldırdı, askıya aldı.. Hele Fransa’nın dönem başkanlığından sonra işler iyice zora girecek.. AKP iktidarı tek bir adım bile atamayacak veya atmayacak..
İki: PKK konusu yine askere havale edildi.. Terör sorunu sadece askeri önlemlerle halledilmeye çalışıyor.. Kürt meselesini biliyorum diyerek bölgede sempati toplayan Erdoğan’ın ne yapacağını bilmediği ortaya çıktı.. Yani projesi, planı, programı yok..
Üç: Ekonomideki güler yüzlü yılların dünyadaki para bolluğundan kaynaklandığı ortaya çıktı.. Şişkin piyasa sallanmaya başladı..
Dört: Esnaf durgunluktan şikâyet ediyor.. İşlerin eskisi gibi olmadığından..
Beş: İşsizlik olduğu gibi duruyor..
Altı: Başbakan kömür dağıttırmanın ötesinde yeni bir yol haritası koyamıyor..
Hal böyle olunca geriye ne kalıyor?
Sandıktan türbanı çıkarmak..

Mehmet Tezkan / Vatan

Av.Abbas Bilgili
25-01-2008, 00:13:28
Ecevit'in gizli arşivini kurcalayan Can Dündar, başörtüsü ile ilgili olarak Ecevit'in ne düşündüğünü aktarmış. Bugünün ulusal solcuları, bu memleketin ünlü ulusal solcusu rahmetli Ecevit'ten farklı düşünüyorlar galiba.

Ecevit'in başörtüsü ile ilgili düşünceleri için aşağıdaki linke lütfen bakınız;

http://www.milliyet.com.tr/2008/01/24/guncel/axgun01.html

Harun Gür
25-01-2008, 00:27:20
Yani tebrikler, o metinden o anlam çıkıyor mu üstad?

Kaldı ki o ifadeler rahmetli Ecevit'in şahsi düşünceleridir, bu düşüncelerin % 100 doğru olduğunu kabullenmek mi gerekir?

Av.Abbas Bilgili
25-01-2008, 00:39:21
Ecevit diyor ki;

"başörtüsü ile uğraşmayın"

"başörtüsü ile uğraşmak gardrop Atatürkçülüğüdür"

"başörtüsünü yasaklamakla Atatürkçülük kanıtlanamaz".

Ben bu anlamları çıkardım, başka anlamı varsa öğrenmek isterim.

Selamlar.

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
25-01-2008, 00:48:15
Sayın Bilgili size kısacık bir soru soracağım. Benim tanıdığım ve kendilerini liberal demokrat olarak ifade eden bazı kişiler, sınırsız özgürlükten yana ve halk istiyorsa ayrılsın, kendi topraklarında (Bu ne demekse?!) bağımsızlığını ilan etsin ve yaşamını kendi ülkesinde sürdürsün, yeter ki barış olsun, huzur olsun, istikrar (!) olsun diyor. Ne garip ki hiçbiri, devlet bu şartları kendi topraklarında versin, vermeli demiyor ve bu şartların oluşması için çaba sarf etmiyor da, devlet ülke bütünlüğünü sağlayamıyorsa, huzuru getiremiyorsa bırakınız ayrılsınlar diyorlar.

Siz de aynı görüşte misiniz?

Harun Gür
25-01-2008, 00:48:49
'Başörtüsüyle uğraşmayın'

Ecevit'in 27 Aralık 1981 tarihli mektubu "Başörtüsü konusu" başlığını taşıyor:
"Arayış hâlâ elime geçmediği için son sayıda bu konuya değinildi mi, bilmiyorum. Değinilmediyse bence hiç değinilmesin.
Başörtüsü ile uğraşmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Gardırop Atatürkçülüğünün tipik bir örneği... Zaten ondan da dönüş yapacaklardır.
Olsa olsa Atatürkçülüğün başörtü yasaklanarak kanıtlanamayacağı belirtilebilir.
Atatürk'ün irticaa karşın da büyük güvence olan- partisi kapatılmış, vasiyeti çiğnenmiş, yeni bir ulusal kültür oluşuma katkı için kurduğu kurumlar ortadan kaldırılıyor. Atatürk'ün her türlü dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor; tüm bunların günahı, başörtü yasaklamakla örtülemez.
Kaldı ki bazılarının farkında olmadığı bir gerçek var: Atatürk kadınların kılığına kıyafetine hiç karışmamıştır. O konuda hiç yasa çıkarmamış, herhangi bir zorlamaya da gitmemiştir. Özendirme yoluyla ve zamana, gelişmeye bırakarak bu sorunun çözümünü daha uygun bulmuştur. Bu da sanırım Atatürk'ün kadınlara karışmayı Türk gelenekleri açısından uygun görmemiş olmasındandır.
Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır, her olanağı sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.
Kaldı ki, başörtüsü ile ilgili bir sorun varsa, bu sorunu başörtüsünde değil din sistemindeki bazı yanlışlarda, özellikle Kuran kurslarında aramak gerekir. Bu konularda devlet dine saygı ile çağdaş bilimsel yaklaşımı daha çok bağdaştırıcı bir yol izlese, böyle bir sorun ya kendiliğinden sona erer ya da sakıncasız boyutlara iner."






E vallahi helal, neredeyse rahmetli Ecevit'i de geçip, Atatürk türbana karşı değildi diyeceksin:o

Av.Abbas Bilgili
27-01-2008, 03:03:25
Sayın Gür;

Yazınızın sonunda;

"E vallahi helal, neredeyse rahmetli Ecevit'i de geçip, Atatürk türbana karşı değildi diyeceksin"

demişsiniz. Bence zaten öyle.. Atatürk türbana (veya başörtüsüne) karşı değildi.. Atatürk döneminde böyle bir sorun zaten yoktu. Atatürk'ün kılık kıyafetle ilgili çıkarttığı yasa ve konuşmalarında başörtüsünün (veya türbanın) yasak olduğunu gösteren bir bilgiyi göremedim. Bu sorunu Atatürk değil, "Atatürkçüler" çıkarttılar. Aşağıda Atatürk'ün bu konudaki görüşünü konu edinen bir yazıyı alıntıladım.

Aslında ben, Atatürk'ün her türlü konuda bu şekilde referans gösterilmesini de doğru bulmuyorum. Çünkü, Atatürk'ün hayatında değişik dönemlere göre değişik koşullarda ve tezatmış gibi görünen görüş ve konuşmaları var.

Örneğin, Milli Mücadele döneminde islamcı söyleme yakın bir tutumu vardır, camide hutbe dahi okumuştur.

Ruslarla yardım anlaşması döneminde sol söylemi açıkça belirgindir, o dönemde kullandığı "proletarya" kavramını daha sonra ağzına almamıştır.

Otuzlu yıllarda daha çok batıcı bir söylemi vardır.

Atatürk'ün empeyalizm, komünizm, batı, mazlum milletler, islam gibi konulardaki görüşlerini hangi dönemde ve hangi koşullarda açıkladığını iyi tahlil etmeden kendi görüşlerimize referans almaya kalkışırsak yanlış olur.

Hatta "Nutuk"u dahi bu gözle okumak gerekir. Çünkü Nutuk, muhaliflerin tasfiye sürecinin yoğun yaşandığı dönemde yazılmış ve en yakın silah arkadaşlarına dahi Nutuk'ta "hain" denilmiştir. Bazı yazarlar, "Nutuk, başka koşullarda yazılsaydı bu üslup kullanılmazdı" diyorlar. Nitekim, Atatürk'ün Nutuk'ta hain dediği yakın silah arkadaşlarına sonradan İsmet Paşa sahip çıkmıştır. Atatürk'ün çok yakınında olan bir yazar (Falih Rıfkı Atay), "keşke Nutuk yazılmasaydı" diye yazmıştır.

Aslında bu konuda yazmayı, Sayın D.K. Yüksel'in bir başka konuda Atatürk'ün "batı" konusundaki sözlerini aldığı bölümde açıklamak niyetinde idim, ama Namık Kemal Zeybek'in türbanla ilgili yazısında Atatürk'ten türbana destek mahiyetinde alıntı yaptığını görünce burada değinmeyi uygun gördüm.

Atatürk'ün dönemlere göre farklı olan görüş ve açıklamaları konusunda sizlerin pek de sevmediğiniz Sayın Taha Akyol'un çok yeni ve çok güzel bir kitabı çıktı Doğan Kitapçılık'tan.. Kitabın adı: "AMA HANGİ ATATÜRK". Henüz çok yeni çıkan bu kapsamlı araştırmada, Atatürk, dönemlere göre incelenmiştir.

Aşağıda, 25 Ocak 2008 günlü Radikal'de Namık Kemal Zeybek'in "Atatürk ve Başörtüsü" başlıklı yazısını sunuyorum. Takdir ve değerlendirme sizlerin;


Atatürk ve başörtüsü

Namık Kemal Zeybek

25/01/2008 (3310 kişi okudu)

Kız öğrencilerin üniversitelere başörtüleriyle gitmelerini engelleme konusunda direnenlerin en çok başvurdukları gerekçe ne? Atatürk ilke ve inkılapları öyle mi?
Peki bu konuyu bir de Ata'ya sormak neden akla gelmez?
Ben sordum ve Ata cevap verdi. Buyurun birlikte okuyalım (Söylev ve Demeçler 2. Cilt) : "Şehirlerdeki kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat ya tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinemeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren bir kıyafet, veyahut Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak arz edilemeyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller dinimizin muktezası değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince örtünselerdi, ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı."
"Giyim tarzımızı ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus adetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır."
"Örtünmedeki ifrat ve tefritten kurtulmakla bu iki ihtiyacı da temin
etmiş olacağız. Giyim tarzımızda milletin ruhi ihtiyacını tatmin için, İslam ve Türk hayatını başlangıçtan bugüne kadar layıkıyla tetkik ve etrafıyla açıklamamız lazımdır."
"Eğer kadınlarımız dinin tavsiye ve emrettiği bir kıyafetle, faziletin icap ettirdiği hareket tarzıyla içimizde bulunur, milletin ilim, sanat, içtimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz; milletin en mutaassıbı dahi takdir etmekten geri duramaz."
Ne diyorsunuz? Peygamberin takvasını az bulan Oflu hoca gibi diyorsunuz... Atatürk'ü yeteri kadar çağdaş, laik ve Atatürkçü bulmadığınızı mı söylüyorsunuz.
Öyle diyorsanız size diyecek söz bellidir: "Hadi canım sende!..."
Başka türlü diyorsanız düşünmeyi sürdürelim ve soralım: Atatürk'ün kadın kılığı konusunda bir devrimi var mıdır?
"Vardır!..." diyorsanız, söyleyin bakalım nedir?
Kılık kıyafet devrimi mi?
O devrim erkek kılığı ile ilgilidir.
Bu konuda iki devrim kanunu vardır.
Birisi "Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun".
Madde 1 - Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri(milletvekilleri), İl Genel Meclisi ve yerel yönetim ve özel idareler ile tüm kurumlara bağlı memur ve hizmetliler şapka giymek zorundadırlar. Türkiye halkının da genel serpuşu şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet yasaklar.
İkincisi "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun".
Madde 1 - Herhangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır.
Ne diyorsunuz? Laiklik mi? Asıl insanların dini inançlarının gereğini yerine getirmelerini engellemek laikliğe aykırıdır diyorum.
Diyorum ki; yazıktır bu ülkeye... Bırakın artık bu zalimlik özentilerini. Bırakın isteyen istediği gibi inansın ve inandığı gibi yaşasın. Kime ne zararı var?...

Harun Gür
27-01-2008, 18:09:11
http://www.hakimiyetimilliye.org/files.php?file=ata-53_992238970.jpg


"Kimi yerlede kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, ya da bir peştemal ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da yere oturarak yumulur. Bu durumun anlamı, gösterdiği nedir?
Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum ulusu çok gülünç gösteren bir görünüştür. Hemen düzeltilmesi gerekir."


Abbas Bey, siz referans almamaya çalışmaya devam edin, aradan geçen onca yıldan sonra bile sözde liberal, gerçekte gericiler, O'nu isteseler de istemeseler de referans almak zorunda kalıyorlar ve tarihi çarpıtmaktan başka ellerinden birşey gelmiyor. İşte O'nun büyüklüğü de burada saklı...

1925 öncesi ve sonrası Türkiye resmine bakan herkes kimin neyi istediğini ve kimlerin de buna kalben uyduğunu görür, tabi gözü veya kalbi körelmişler için söylemiyorum bu hakikati, onlar bir ölüden?!!! korkularından ancak 2007'de kitap yazabilirler, fındık reklamı gibi olur, YERSENİZ...

Av.Abbas Bilgili
27-01-2008, 22:36:37
Sayın Gür;
Atatürk'ten yaptığınız alıntıda, "başına bez parçası bağlayan bazı kadınların, yüzünü ve gözünü gizleyerek, erkekler yanlarından geçerken arkalarını dönmesi veya yere oturarak yumulması" eleştirilmektedir. Bu sözlerden de açıkça anlaşıldığı üzere, kadınların toplum içine çıkamamaları eleştirlmektedir. Oysa, türbanlı kadınların bugünkü derdi türbanlarıyla üniversitede okumak, yani toplum içine girebilmek ve kültürlü biri olarak girebilmektir. Oysa, bugünkü Atatürkçüler türbanlı kadının toplum içine girmesine engel olmak istiyorlar. Bugünkü Atatürkçülerin amacı ile Atatürk'ün amacı çelişmektedir.

Siz, Atatürk'ün bu konuşmasını referans olarak alırken, Namık Kemal Zeybek'in "Söylev ve Demeçler"den aldığı;

"Şehirlerdeki kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat ya tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinemeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren bir kıyafet, veyahut Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak arz edilemeyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller dinimizin muktezası değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince örtünselerdi, ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı."

Şeklindeki alıntıya dair bir şey demiyorsunuz.

Ben Namık Kemal Zeybek'in bu alıntı ile amaçladığı hususu da sorgulamak gerekir diyorum ve eleştirel bakıyorum. Çünkü hangi sözün hangi konjoktürde söylendiğine bakılmadan Atatürk hakkında yanlış değerlendirme yapılır.

Çünkü bazı konuşmalarında islamcı, bazı konuşmalarında solcu, bazılarında batıcı, bazılarında batı düşmanı bir içerik var. Meclis gizli oturumlarındaki konuşmalarında Sovyetler ve komünizm hakkında ağır ifadeler varken, dışa açık konuşmalarda daha ihtiyatlı bir dil var. Dönemlere göre çok farklı ve tezatmış gibi görünen konuşmalar var. Siz bunların birini referans alırsanız Atatürk'ün "komünizm düşmanı" olduğunu, diğerini referans alırsanız "komünizm dostu" olduğu sonucuna varırsınız. Peki hangisini referans alacağız?

Atatürkçülüğü, bir dine iman eden müminler gibi algılayanlar, bu sözlere kutsal kitabın ayetleri gibi bakıyorlar. Oysa, bu sözlerin hangi dönemde, hangi koşullarda ve hangi ortamda söylendiğini tespit etmeden onu "tartışılmaz doğru" gibi görmenin hastalıklı bir bakış olduğunu anlatmaya dahi gerek yok. Eleştirel bakış açısı ile bakmak en doğrusu diye düşünüyorum.

İnsanları bir kalemde "gerici" "yobaz" diye silip atmaktan ziyade yazdıklarına söylediklerine bakarak değerlendirmek gerekmez mi? Ben, sevmediğim, beğenmediğim bir çok yazarı dahi okuyup, onlardan da birşeyler öğrenmeye çalışırım. Başlangıçta mahkum etmektense, eleştirel bir bakış açısı ile okuyup dinlemek ve ondan sonra karar vermek gerekmez mi? "Gericilk" artık siyasi literatürde geride kalan bir kavramdır ve "gerici" didiğiniz kişi, islamcı yazarlarla polemiğe girmiştir. Bu nedenle bu "gericilik" değerlendirmenize katılmak mümkün değil. Keşke gerici dediğiniz yazarın islamcı yazarlarla olan oldukça seviyeli araştırmasından haberiniz olsaydı.

Selamlar.

Harun Gür
28-01-2008, 06:29:27
1925 öncesi ve sonrası Türkiye resmine bakan herkes kimin neyi istediğini ve kimlerin de buna kalben uyduğunu görür, tabi gözü veya kalbi körelmişler için söylemiyorum bu hakikati,


Abbas Bey, ben bu konuda her iki görüşün ne dediği konusunda oldukça araştırma yaptım. Burada sözler üzerine takılmamak gerektiği konusunda da sizinle hemfikirim.

Alıntıladığım kısımda da bunu belirtmek istedim. 1925 öncesi ve sonrası 1925-1938 arası resimlere bakın. Kadınlarımızın giyim kuşamları ile geldiği noktayı anlarsınız. Bu değişim herhalde durduk yere , yeni giyim tarzını teşvik edici ve hatta zımnen zorlayıcı bir el olmadan gerçekleşmemiştir. Forumlarda daha önce de yazmıştım. Atatürk'ün yakınında olan bir isim Prof. Dr. Afet İnan'ın 1925 öncesi ve sonrasında çekilmiş resimleri bu konuda size bir fikir verecektir. Şimdi bulamadım ama bulunca siteye eklerim, Atatürk'ün ölümü ile birlikte halkın gözyaşları ile sokağa döküldüğü, naaşının Etnografya Müzesi'ne nakli esnasında bir kaç resim vardır ki, o halk kalabalığında bir tane bile başı kapalı kadın bulamazsınız. Şöyle söylenmiş, böyle söylenmiş yerine, tarihe ışık tutan resimlere yani realiteye bakmak sanırım bizlere daha doğru bir fikir verecektir.

Düşüncesi , ideolojisi ne olursa olsun, 1925 öncesi kılık kıyafeti savunana ben gericiden başka bir sıfat bulamıyorum, yakıştıramıyorum.

Selamlar,

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
28-01-2008, 17:20:06
Atatürk'ün, kadının toplumdaki yeri, kılığı kıyafeti ile ilgili görüşlerini merak edenler bence İpek Çalışlar'ın Latife Hanım kitabını okumalı. Atatürk'ün birbirine zıt gibi görünen (aslında dönemin şartlarına uygun olan) söylemlerini, o şartları değerlendirmeden yorumlarsak hiçbir yere varamayız. Atatürk, dini temellere göre yaşayan bir toplumu birden bire değiştirmek yerine, gerek kendi kılık kıyafeti gerekse Latife Hanım'ın giyim kuşamı ile örnek olarak, kendiliğinden değiştirmeye çalışmıştır. Bu nedenledir ki Latife Hanım dahi bazı yerlerde başı açık görünürken, bazı yerlerde başı örtülü görünmüştür. Bunu bile kullanarak, Latife Hanım'ın başının örtülü olduğu fotoğrafların tarihini ve dönemin şartlarını görmezden gelerek siyasi propaganda yapılırken, Atatürk'ün söylemlerini kullananlara hiç ama hiç şaşırmıyorum...

Av.O.Murat Uçak
28-01-2008, 18:58:01
Atatürk'ün, kadının toplumdaki yeri, kılığı kıyafeti ile ilgili görüşlerini merak edenler bence İpek Çalışlar'ın Latife Hanım kitabını okumalı. Atatürk'ün birbirine zıt gibi görünen (aslında dönemin şartlarına uygun olan) söylemlerini, o şartları değerlendirmeden yorumlarsak hiçbir yere varamayız. Atatürk, dini temellere göre yaşayan bir toplumu birden bire değiştirmek yerine, gerek kendi kılık kıyafeti gerekse Latife Hanım'ın giyim kuşamı ile örnek olarak, kendiliğinden değiştirmeye çalışmıştır. Bu nedenledir ki Latife Hanım dahi bazı yerlerde başı açık görünürken, bazı yerlerde başı örtülü görünmüştür. Bunu bile kullanarak, Latife Hanım'ın başının örtülü olduğu fotoğrafların tarihini ve dönemin şartlarını görmezden gelerek siyasi propaganda yapılırken, Atatürk'ün söylemlerini kullananlara hiç ama hiç şaşırmıyorum...

Sayın Dilek hanım;
dediğiniz üzere MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ ün kendi bulunduğu dönemin şartları düşünüldüğünde; topluma,onun dinine, örfüne-adetine verdiği önemi nazara alır isek 1920 ile 1930 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde Türk milleti bir çok savaş atlatmış bu mücadelenin en onurlusu ve yücesi olan kurtuluş savaşını bu millet, halkının sonsuz desteği ile kazanmıştır. O anki koşullar nazara alındığında zaten savaşlardan yıpranmış ve bitkin düşmüş halk üzerinde toplu ve keskin değişikliklere gitmenin getireceği olumsuzluklar dikkate alınarak, devrimler yavaş yavaş halka sindirilerek benimsetilme yoluna gidilmiştir. Mustafa Kemal hiçbir zaman yaptığı değişiklikleri kesin ve bir anda yıkıp dağıtır şekilde değil, süreci yıllara yayarak bu devrimleri gerçekleştirmiştir. Devrimlerin en bariz özelliği olan bir anda ve kesin şekilde olan değişiklikler oluşu, Atatürk devrimlerinde hayat bulamamıştır. İşte bu sebeple Atatürk’ün inkilapları şekil itibari ile devrim gibi görünmesede benimsemiş olduğu amaç ve içeriği doğrultusunda devrimdir. Çünkü monarşiden Cumhuriyete geçilmiştir. Bu değişiklik bir Fransız ihtilali gibi bir günde gerçekleşmemiştir.

1920 ‘de TBMM açılmış ardından cumhuriyetin ilanı akabinde halifeliğin kaldırılması yoluna gidilmiştir. Devamla tarikatların kaldırıması , tekke ve zaviyelerin kapatıması gerçekleştirimiş. Ardından 1926 tarihli TÜRK MEDENİ KANUNU düzenlenmiştir. Şapka ve kıyafet devrimi 1925 te gerçekleşmiş laiklikle ilgili ilk vurgulamaların gerçekleştiği tarih 1928 dir. Saltanatin kaldirilmasi, hilafetin kaldirilmasi, Seriye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldirilarak yalnizca din isleriyle ugrasacak Diyanet Isleri Baskanligi'nin kurulmasi, tarikat ve zaviyelerin kapatilmasi asamalarindan geçen laikligin tam anlamiyla yasal tabana oturtulmasi için, 1924 Anayasasi'nda yeralan "Türkiye devletinin dini Islam'dir" deyimini tartismaya koyulan TBMM, 10 Nisan 1928'de Anayasa'nin ikinci maddesini
degistirip, 16. ve 38. maddeler geregince milletvekilleri ile cumhurbaskaninin antiçerken söylemek zorunda olduklari "vallahi" sözcügünü maddelerden çikardi. Ayrica, 26. maddedeki "ahkami seriyenin tenfizi" (seriat hükümlerinin yürütülmesi) sözcükleri de Anayasa'dan çikarildi. Inananlarin ibadetlerini kendi dilleriyle yapmalarini dogal bir hak olarak gören Mustafa Kemal'in, aydin din adamlariyla yaptigi görüsmelerden sonra, 3 Subat 1928'de hutbelerin Türkçe okunmasinin kabul edilmesini, dualar ve ezanin Türkçeye çevrilmesi çalismalari izledi. 5 Subat 1937'de Anayasa'nin ikinci maddesinde laiklik ilkesine yer verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet oldugunun yazilmasiyla, laiklik
devrimi tamamlanmis oldu. İşte görüldüğü üzere yapılan eylem ve değişiklikler tamamen sistemli, halkın tepkisini çekmeyecek tarzda ve uzun bir zamana yayılarak geçekleştirilmiştir. Bunun sebebi ise milli mücadele savaşı veren halkın devletinden ve yöneticilerinden soğumaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli mücadele savaşında halkının desteğini sonuna kadar arkasında görmek istemesi sebebi iledir. Atılacak yanlış bir adımın, 700 yıldır Osmanlı kültürüyle yaşayan halkın çok büyük tepkisini çekmesi muhtemel olurdu. Atatürk zamanına ve karşısında bulunan topluma uygun davranmış devrimlerini alışılmışın aksine zaman yayarak gerçekleştirmiştir. Devrimlerinin kısa sürede benimsenmesinin ve yaygınlaşmasının sebebi de budur. O dönemdeki görüntünün ardın da Atatürk’ü kendi safalarına çekmek isteyen birçok örümcek kafalının düşündüğü gibi (Atatürk’de bizdendi ) gibi bir yaklaşım hiçbir zaman olmamıştır. Tamamı ile yeniliğe ve modern toplumlara ayak uydurma bağlamında yapılan, akılcı, çağa uyan hür TÜRK milletine yakışan devrimlerdi.

Nasıl ki kanuni döneminde Fransa’ya verilen kapitilasyonlar o anki şartlar dahilinde değerlendirildiğinde yararlı olmuş fakat sonradan devam ettirilmesi devlet ekonmisinde tamir edilemez yaralar açmış ise; işte her olay her yenilikte, çağının şartları dahilinde değerlendirilmeli, yapıldığı zaman ve halin icabı düşünülerek yorumlanmalıdır.

Bu safhadan sonra bizlere düşen ödev Ulu Önder Atatürkün çizdiği yolda sapmadan ilerlemek, devrimlerinin ve cumhuriyetimizin bekcisi olarak her türlü harici ve daimi düşmanlara karşı cephe alarak, bu başta laiklik olmak üzere tüm devrimlerimizle beslenen TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ sonsuza dek korumak olacaktır.

Saygılarımla

Fischer
29-01-2008, 02:35:24
Tüm bu tartışmalara gireceğimize, açıp da kaynak kitabımıza baksak daha kolay değil mi?

Kuran-ı Kerim'de başörtmek diye bir eylem kullanılıyor mu? Hayır.. Peki ne diyor ilgili surede (Yaşar Nuri Öztürk çevirisi) kadınlar, örtü/başörtülerini yakalarına vursunlar, ziynet lerini(kendiliğinden görünenler hariç) göstermesinler. Eee? Yazıyor mu başını ört diye? Yazmıyor. İsteyen takar mı? Taksın, ama nazi üniforması mantıgıyla takacaksa takmasın. Bir insan neden başını örtmek ister? Erkekler ona yan gözle bakmasın diye. Peki günümüzdeki başörtülülerin büyük kısmı nasıl giyiniyor? Vucut hatlarını gösteren kıyafet(artık eteklilerin de sayısı arttı), pür makyaj, kaşlar alınmış, sivri burunlu çizme, üstünde pasparlak bir türban... Eee? Hiç mi çelişmiyor bunlar kendi içlerinde...

Bir başka sözüm de türbanlı kızlara... Ey arkadaşlar, bacılarım...Seçtiğiniz hukumetler neden hala türban sorununu çözmediler? Al akp'yi, hele hele geçen dönem istediklerini yapma hakları vardı, neden yapmadılar? Siz onlara oy vermeye devam edesiniz diye... Bu hukumet, bu işi kökünden çözer mi? Çözemez. Neden? Çünkü çözmek işine gelmez de ondan! Bir genelkurmay başkanına "hocam" diye seslenen, şeyini şey etttiğimin şeyinden diyen bir vekili meclis baskanı yapan zihniyet ne yargıtayı takar, ne sayıştayı.... Yapabilir mi? Yapar. Ama yapar mı? Yapmaz. Neden? Çünkü sizin oylarınızı önümüzdeki dönem de isteyecek de ondan. Uyuyun...

frozen2720
29-01-2008, 05:51:01
İddaa’dan telekoma kayarız, NBG’yi geçip en büyük Yunan yatırımı oluruz


Ayşegül AKYARLI GÜVEN



İddaa’nın yüzde 45 ortağı olarak Türkiye’deki ilk Yunan yatırımcı konumuna gelen Intralot, bağlı olduğu Intracom Holdings aracılığıyla Türkiye’ye şimdi de telekomünikasyon ve IT yatırımı yapmaya hazırlanıyor. Intralot’un CEO’su Constantinos Antonopoulos, "Uzun dönemde Türkiye’de yine en büyük Yunanlı yatırımcı konumuna geleceğiz" dedi.

İDDAA’nın yüzde 45’ine ortak olarak Türkiye’ye yatırım yapan ilk Yunan şirketi konumuna gelen Intralot, bağlı olduğu Intracom Holdings aracılığıyla şimdi de Türkiye telekomünikasyon ve IT yatırımı yapmaya hazırlanıyor. Türkiye’deki en büyük yatırımcı olma ünvanını Finansbank’ın yüzde 45’ini 2.7 milyar Euro’ya satın alan National Bank Of Greece’e kaptıran Intralot’un CEO’su Constantinos Antonopoulos, "Uzun dönemde Türkiye’de yine en büyük Yunanlı yatırımcı konumuna geleceğiz. 5-10 yılda yatırımlarımızın yarattığı değer açısından da birinci olacağız" dedi.

PROJELERİ İNCELİYORUZ: IT ve mobil telekomünikasyon alanlarında Intarcom’un Türkiye’de iyi projeler gerçekleştirebileceğine dikkat çeken Antonopoulos "IT sektörü Türkiye’de büyük bir hızla büyüyor. Abvrupa’da yüzde 150 olan kişi başı mobil telefon kullanım oranı, Türkiye’de yüzde 70’e kadar iniyor. Bu da büyüme potansiyelini gösteriyor. Bu alanda yyatırım yapacağız" dedi. Proje ve yatırım bedekli bazında bir karara varmadıklarını, ancak araştırma aşamasına geçtiklerinmi belirten Antonopoulos, yatırımlarının projelere dayalı olacağını ve bu nedenle henüz bir yatırım bedeli konusunda karara varmadıklarını söyledi.

BURNU BÜYÜK DEĞİLİZ: Yunan şirketlerin Türkiye’yi büyük pazar olarak gördüklerini belirten Antonopoulos şöyle devam etti: "Yunanistan küçük bir ülke. Bu nedenle de çok sayıds firmamız Yunanistan dışına yoğunlaşıyor. Başka türlü hayatta kalabilmeleri mümkün değil. Motiveler ve Avrupakilerden farklı mentaliteye sahibiz. Burnu büyük değiliz, iştahlıyız. Türkiye’ye bu özelliklerimizle Avrupa’daki aynı teknoloji ve know how’ı getirebiliriz. AB’ye girme aşamasındaki olan ülkelerin yaşam döngüsünü de çok iyi tanjıyoruz. Buna karşın Fransa ve Almanya bundan çok uzun yıllar önce gelişmiş ülke konumuna geldi."

DEZAVANTAJ YAŞAMADIK: Yunanlı yatırımcı olarak bügüne kadar Türkiye’de hiçbir dezavantaj yaşamadıklarını belirten Antonopoulas "Bence Iddaa’nın başarı hikayesi burada yapabileceklerimizin göstergesi. Türkiye şans oyunları konusunda Hong Kong ve Yunanistan’dan sonra üçüncü büyük ülke konumunda. Cirosu yılılk 1,5 milyar doları buluyor. Kişi başı yıllık oyun tutarı ise 22 dolar oluyor. İddaa Türkiye şans oyunları pazarının 40’ına hakim konumda. Tüm oyunlarla karşılaştırıldığında Iddaa dünyadaki en iyilerden. Dünyada en kárlı operasyonlar arasında yer alıyor" diye konuştu.

Sözleşmeyi iptal ettiniz kötü deneyim yaşattınız

YATIRIMLARININ gelişimi konusunda memnuniyet içindeyken bir anda ruhsat iptali ile hayalkırıklığına uğradıklarını söyleyen Antonopoulos şöyle konuştu: "3 yıl faaliyette kaldıktan sonra kontrat iptal edildi. 40 ülkede faaliyetteyiz. Ancak, bu çok kendine has bir deneyim bizim için. Genellikle kontratlar iptal olursa başladıktan kısa süre sonra olur. Türkiye’de bu kadar süre sonra yaşanan iptal olayı kötü bir deneyim oldu. Şimdi yeni bir ihale aşamasındayız. Ama iyimseriz. Bu kontratın riskte olmayacağını gösterecek yeni yasa bekliyoruz. Artık sürpriz istemiyoruz."

Özelleştirme doğru karar Milli Piyango’yla ilgiliyiz

ÖZELLEŞTİRMENİN artık global bir proses olduğunu söyleyen Constantinos Antonopoulos, "Milli Piyango özelleştirmesi ilk duyurulduğunda bunun iyi bir fikir olmadığına dair çok sayıda yorum yapıldı. Oysa Amerika’da her eyaletin kendine ait bir çekiliş kuruluşu var ve hepsi birden özelleştirilebiliyor. Bence bu Türk hükümetinin 4 yıl önce çok doğru bir karar olduğunu gösteriyor. Unakıtan bence Avrupa’nın en iyi Maliye Bakanı. Global pazarları iyi tanıyor. Ama Milli Piyango ihalesinin zamanı henüz netleşmedi. Yine de çok ilgiliyiz" dedi.

5 kıtada çalışıp 4.5 milyar Euro yönetiyor

BEŞ kıtada 40’tan fazla ülkede faaliyet gösteren Intralot, dünyanın en büyük 2’nci entegre oyun ve iş işleme sistemleri tedarikçi konunumunda bulunuyor. 2007 gelirleri 791.4 milyon doları bulan şirket 4.5 milyar Euro’yu aşan, dünyanın en geniş spor defterini yönetiyor.Dünya çapında, piyango harici iş işleme hizmetleri de veren 2 kumar şirketinden birini oluşturuyor.

rita
29-01-2008, 09:21:00
Kadın


Kadın babasından, abisinden, kocasından dayak yiyor.

Kadın babasına, abisine, kocasına hesap veriyor.

Kadını çocukları bile tepe tepe kullanıyor.

Kadın, evin hizmetlisi olarak görülüyor.

Kadın, kocasından izin almadan annesine bile gidemiyor.

Kadın taciz ediliyor.

Kadın tecavüze uğruyor.

Kadının üstüne kuma getiriliyor.

Kadın, kocasının ailesine de hizmet ediyor.

Kadın törelere kurban gidiyor.

Kadın zorla evlendiriliyor.

Kadın istediği kadar özgür olsun hiçbir zaman bir erkek kadar özgür olamıyor.

Kadının namusu hemencecik "lekeleniyor."

Kadın bazı yörelerde mirastan pay alamıyor.

Kadın, erkek çocuk "doğuramadığı" için suçlanıyor.

Kadın evlenmeden sevişemiyor.

Kadın tarlada çalışıyor, sırtında yük taşıyor.

Kadın 12 çocuk doğuruyor.

Kadın daima göz hapsinde tutuluyor.

Kadının bu dünyada bulunma nedeninin erkeği "rahatlatmak" olduğu düşünülüyor.

Kadın okutulmamış oluyor.

Kadının başarısı çok tuhaf, hiç beklenmedik, olmayacak bir şeymiş gibi görüldüğünden, başarılı kadınlar "kedi yakalamış fare" gibi şaşkınlıkla karşılanıyor. Siz hiç "başarılı erkekler" diye bir sunuma rastladınız mı basında, şurada burada?

Kadın "kadınlık görevi"ni yapmak zorunda oluyor.

Kadına şeytan gözüyle bakılıyor.

Kadın bekáret kontrolüne götürülüyor.

Kadın "mahallenin namusu" oluyor.

Kadın çalıştırılmıyor.

Daha böyle onlarcası sayılabilir.

Şimdi sorarım size, kadının başı açık olsa ne olur, kapalı olsa ne olur?
PAKİZE SUDA

commodore1tr
29-01-2008, 17:13:20
Ben her zamanki gibi tersten başlayacağım anlatmaya fakat öncelikle aytı olarak bir hususu yazmakta yarar buluyorum. Sayın Abbas Bilgili '' Atatürk'ün çok yakınında olan bir yazar (Falih Rıfkı Atay), "keşke Nutuk yazılmasaydı" diye yazmıştır.'' Her ne kadar kaynak belirtmesede bunu iddia eden bir kişi vardır '' Yakın Tarihin Karadelikleri'' isimli kitabıyla Mustafa Armağan...
Armağan bu sözü Falih Rıfkı Atay a mal eder. Armağan a göre Atay 22 Haziran 1951 de '' Dünya Gazetesinde'' yazdığı bir makalesinde ''Atatürk’ün Nutuk’u yazmakla belgeleri belli bir yoruma tabi tuttuğunu ve tarihçiyi hükümlerinde bağladığını söyler. Atay’a göre Atatürk Nutuk’u yazmamalı, bütün o belgeler, tutanaklar dosyalarda kalmalı ve tarihçiler hükümlerinde daha serbest olabilmeliydi. '' demiştir. Buda Keşke Nutuk Yazılmasaydı olarak Armağan tarafından duyrulmuş ve özellikle dinci medya bu konuya atlamıştır.
Ben ilk duyduğumda bir garip yorumlamakla birlikte bir başka terslik daha dikkatimi çekmiş ama sonra araya giren işlerden dolayı unutup gitmiştim. Kimsede üzerinde durmamıştı pekte durulmaya değmezdi.
Ancak şimdi Abbas Bey konuyu tekrar gündeme taşıyınca aynı rahatsızlığı daha şiddetli duydum '' Abbas bey gibi demokrat birisi'' bile bu söze böylesine bağlandığına göre düşünün siz cahil cühelayı...
İşte buradan yola çıkarak beni neyin cidden rahatsız ettiğini aradım da aradım. Kişilerin görüşlerine müthiş saygım vardır ama burada bir terslik vardı sanki kendisini inkar etme gibi sanki Sayın Atay ın okuduğum kitaplarında nitelediklerine bir terslik gibi asıl rahatsızlık buydu. Öyle ya bunu yazan böyle düşüncede olan birisi nasıl olurda '' Zeytindağı'' '' Çankaya '' gibi kitapları yazabilirdi. İşte bunlar beni rahatsız ediyordu. Armağanın kitabında bir kere daha baktım beni rahatsız edeni bulabilirmiyim diye baktım baktım sonra trene bakar gibi bakmaya başladım sonra 22 Haziran 1951 tarihi çok bende rahatsızlık vermeye başladı . İşte o an kafamda bir şimşek çaktı... Dünya gazetesinin kurucusuydu Atay ... Ama Dünya gazetesi 1951 de YOKTU Kİ.... Resmi künyesine 1953 yazılmasına rağmen 1952 sonlarında kurulmuş bir gazete idi... Hemen bilgilerimi doğruladım ve o an rahatladım. ( Bedii Faik sağ olsun onun Matbuat Basın derkeen... Medya larını okurken kah gülüp kah hüzünlenmiştim ama hiç böyle bir işime yarayacağı beni tereddüte düşürecek bir bilgi aldığımın farkında değildim ama Bedii faik haklıymış Dünya 1952 yılında kurulup 53 te künye almış.)
Yani sayın Armağan Belgeli tarihli yazarak '' Vay be '' dedirtmek istemiş gibi geliyor bana . Düşünsenize 22 Haziran 1851 de DÜNYA DİYE BİR GAZETE YOKKEN FALİH RIFKI ATAY ORADA NASIL MAKALE YAZABİLSİN....

commodore1tr
29-01-2008, 17:35:56
Şimdi tersten başlayayım ben kendimce commodore1tr ca hiç bir şeyi umursamadan gerçekten domokratik sosyal laik bir hukuk devletinin savunucusu olarak ve değerlere sahip çıkarak...
Uzun olursa Sayın Eyilik kusuruma bakmasın ama okusun sınav yapacağım....
Bundan üç büçuk ay önce gene buradaki forumlardan türbanla ilgili olanlarından birinde üniversitelerde serbest kalmasıyla ilgili tartışmada demişim ki...
'' Üniversitelerde Türbanın serbest bırakılması laikliğe vurulan bir darde olacağı gibi bir sürü kargaşanında peşinden geleceği ve bu hükümetin din üzerinden siyaset yapmasından başka bir şey değildir. Kaldı ki bu anayasa değişikliğide bu hükümetin daha önce yaptıklarındada beter bir hilkat garibesi olacak ne olduğu ne özgürlüğü olduğu anlaşılamayacak yeni kavganın ve şeriata giden yolun bir adımı olacaktır. Bu hükümet pılını pıtısını toplayıp gittikten sonra yargılanmaları haricinde hukuka ve kanunlara verdikleri zararın düzeltilmesi gitgide zorlaşacaktır....
Sadece üniversitede Türban serbestliği ne demektir ? Bunun neresi özgürlüktür ? Böyle bir dangalaklık olabilir mi? Yada tersten bakarsak özgürlük sadece türban mıdır ? Haham ın oğlu gelirse ne yapacağız ? Yada nüdizm e inanan birisi ??? Peki fes neden yasak şalvar kavuk ? peçe çarşaf ? Bikini? Peki ya bir ateist iyive garip bir şey giymeye kalkarsa ? yada bir satanist...
Hadi diyelim bunlar akıllı uslu uymazlar ''şeytana'' peki sadece bu üniversiteyle sınırlı çarpık ''özgürlük'' kalkanı biten kızlar ne yapacak ? Kanuna ' üniversiteye türbanla başlayan kızlar ölene kadar öğrenci kalır '' ilavesi mi yapılacak. Hukuk fakültesini bitiren bir türbanlı hakim savcı olamayacak mı ? Yada okulunda kariyer yapamayacak mı ? Öğretmen doktor Dış işlerinde görevli elçi yada vali kaymakam Emniyet müdürü... ? Peki bana şu soruya yanıt verin . Bu kızlar üniversiteye gelene kadar nasıl okuyorlar ????'''
Üç büçük ay sonra geldiğimiz noktaya bakınız dinci gazeteler en azından dah ''dürüst'' bu sorularımı dillendirmişler hükümet ''dincilik oynadığından'' şimdilik sus pus... nede olsa ilk kavga tartışma eni iyi şartla iki sene sonra çıkar o vakte kim öle kim kala... ve hala iş başındalarsa şeriata giden yolda en büyük adımı atmak için harekete geçeceklerdir. Özgürlüğü de türbana bağlayan kişilerse gene garip garip bakacak hatta savunacaktır...
Türban Laikliğin tam karşısında olduğu gibi daha gerçekçi bakarsak özgürlüklerinde teminatıdır. Bu gün siyasi iktidarın söylediği yalan Türbanın yasak olduğudur ? Yahu bu dolaşanlar kim o zaman ? Neden ''yasaksa'' kimse bir şey yapmıyor... İşte bu sapla samanın karıştırılmasıdır.
Gerçek anlamda türbanın hiç bir dini değeri olmadığı halde siyasallaştırılan islamda bir simge anlamını almış sonunda bir lider bunu itiraf etmiştir. Hala aksini söylemenin anlamı mantığı yoktur. Kaldıki bu konunun tartışıldığı hiç bir forumda bir kişi bile bana türmanın neden zorunlu olduğunu ne işe yaradığını söylememiştir. Hala beklemekteyim...
Dayanamadım hem konu biraz değişip Atatürk e gideceğinden hem de Tayfun bey in okuyabilmesi için bir bölüm arası veriyorum...

commodore1tr
29-01-2008, 18:35:30
Abbas bey dönmüş dolaşmış sonunda Atatürk ü ''türbancı'' yapmış Tebrik ederim. Türban çağdışılık demekken dinle ilgisi bulunmazken nasıl olurda Çağdaş lığı savunan Atatürk türbanı savunur yada türbancı olur anlayamadım gitti...
Yakında Atatürk idama mahkum edildiye kadar geleceğiz. Zaten 11 Mayıs 1920 de İstanbul'da toplanan Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edilmiştir.( 24 Nisan 1920 Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti'nce ölüm cezasına çarptırılmıştır böylece iki kez oluyor .) Günümüz ikinci Cumhuriyetçilerinin tatlı su liboşlarının ve dincilerinin aslında Atatürk ü görevlendiren eşsiz kahramanı Atatürk ün dostu yapmaya çalıştıkları padişah efendi de 24 Mayıs 1920 de bu ölüm kararını onamıştır. ( Utanmadan bunuda dış güçleri kandırmak için olduğunu söylüyorlar. )
Bunu neden yazdım yakında bununlada da öyle bir oynayacaklar ki sanırsınız Atatürk azılı bir haydut aslında işe yaramaz birisi ( Dr. Rıza Nur u beğenenler için zaten öylede ...neyse..) bu pompolanacak ne kötü adammış bu yahu...
Gerek Gül gerek RTE farkında değil ama eğer Atatürk olmasaydılar topu topu kuldular kul.....
Ben bir türlü konuya başlayamadım ama şimdi başlıyorum Atatürk gibi düşünebilmek denen olayı yapmaya çalışalım bakalım ne bulacağız bulabilirsek...
31 Aralık 2007 yi 1 Ocak 2008 e bağlayan gece yani yeni yıl gecesi dünyaya rezil olduğumuz görüntüler geldi Taksimden. İşin ilginci işin içinde İranlılarda vardı. Hani resmen Şeriatla yönetilen İrandan.... Kendi ülkesinde yapsa aynını ne ceza alırdı bilemem ama burada yanına kar kaldı. Diğerleride bir takım tipler kızlar yabancı ama başı açık modern eğlenene tipler yani bu zihniyetçe ''orospu'' olmaya aday tacize müstehak kişiler. Kahraman polis!!! imizde olaya dahli evlere şenlik o yüzden tekerrür ediyor... Kepazelik diz boyu aslında verilen mesaj açık geçen senede verilmişti...
31 Aralık 2006 yı 1 Ocak 2007 ye bağlayan gece aynı yerde yani Taksimde gene aynı kepazelik gene rezalet kaçmak için otobüs durağına çıkmaya çalışan zavallı kızın etek altı görüntülerinin çekildiği rezil gece... Yakalndı belirli sayıda kişi hiç bir şey olmadı... Ama gene bir mesaj vardı mesajlar daha doğrusu tıpkı onbeş gün öncesi gibi...
16 Aralık 2006 İstiklal caddesi genç bir kız yürüyor havada soğuk aslında ama nasıl olduğunu anlamamama rağmen kız mini etekli ( Kız neden mimi etekli demiyorum bir erkek olarak oldum bittim anlamam bu kızlar nasıl soğuk havada etek giyip üşümezler diye.) Aynı zamanda aylardan Ramazan .. Yani oruç ayı iki ayı kızı çevirip sen ne biçim 'müslümansın'' diye güzelce bir dövüyor sonra sırra kadem basıyor nedense yakalanamıyorlar... Ama mesaj ortada tıpkı diğerleri gibi... hepsini yazmaya kalksam yer yetmez bende de mecal kalmaz....
Üç olayda da bir garabet var. Yılbaşı kutlamalarının baltalanması başı açıklara kötü gözle bakılıp taciz edilerek bakın örtünün denmesi ve kızlara bir şekilde baskı kurma...
Ne hikmetse devletimizin üst kademesinden hemen yorumlar geliyor ... '' menferit olaylar bir kesime mal etmek yanlıştır carttır curttur...'' Dinci basında aynı teranede ve daha da ötesi kızları suçlu çıkaran yazılar... Yakalananlar İranlı ve AKP gençlik kollarının tipleri... Ne tesadüf... Ne arıyorlarsa orada ne demek istiyorlarsa ne hikmetse benzer olayın tersi 2002 nin öncesinde olurdu Ne kadar neden türban taktığını bilmeyen kız varsa Her Cuma ortalığı bir birine katardı AKP iktidar oldu bir şey değişmedi ama kızlar rahatladı nedense... Olaylara bir bütün bakıldığında islam ı hafif şiddetlendiren de AKP nin ta kendisi olduğu görülüyor
Ama aynı kesim ve gazeteleri ordudan ihraç edilmiş yada ayrılmış bir kaç aklı evvelin yaptığı kabuledilemez davranışları ise aynı pişkinlikle tüm Atatürkçülere tüm TSK ya mal ederek yıpratmaya çalışıyorlar vede bunda maalesef başarılı oluyorlar. İnsaf ve izan asla yok. İşlerine gelince münferit öbürtürlü herkes... Ayıp diye bir şey de yok....
Bu üç olaydan sonra tarihte atlama yapalım gidelim Cumhuriyetimizin ilk yıllarına. Abbas bey doğru bir tespit yapmış '' Atatürk kadının giyimiyle uğraşmamış.'' Gerçi gördüğü kadınlara başınızı açın demiş ama olsun o kadarcık olur... Ama erkeklerle uğraşmış kılık kıyafet devriminde de şapkada da erkeklerle uğraşmış onların zihnini düzeltmeye çlışmış neden acaba ? Acaba yukarıdaki üç örnektede görüldüğü gibi asıl sorunun kadın değil de erkek olduğunu anladığı için mi? Sakın öyle olmasın ? Gerçektende asıl sorun asırlar boyu kadın değil erkeğin düşüncesi olmuştur. Türban din değil erkek zorbalığının kadındaki tahakkümüdür.7-8 yaşındaki kızlarımızın bohça gibi örtünmelerinin nedeni kendileri olabilir mi? Ne kadar saflık ne büyük bir kandırmaca ... En başta Hayrünisa ile Emine isimli hanımlara bakın ikisinin de başı açıkken evlenince örtünüveriyorlar. Hidayete mi eriyorlar müslüman olduklarını o zaman mı anlıyorlar ? Nereden bakarsanız bakın Türban ı kadınlar taksada aktıran erkeklerin kafasında ki örümcektir. Bu örümcek asla dinle ifade edilemez dinle bağdaştırılamaz. Günahtır. Ayıptır.
İşin ilginci bu hükümet Atatürk ün yaptıklarını çok iyi çalışmış anti Atatürkçülerle beslenip yönetilen bir hükümet nasıl mı birazdan ....

garnitür
30-01-2008, 21:31:20
Ben, namaz kılarken kalp krizi geçiren bir "mümine" yardım etmek için namazını bitirmeyi bekleyenlerin çoğunlukta olduğu bir ülkede, türban veya başörtüsünü tartışmanın kime ne yarar sağlayacağını anlayabilmiş değilim şahsen...

Av.Abbas Bilgili
31-01-2008, 01:39:48
Türbana ağır saldırıda bulunan Sayın Baykal'ın türbanlı bayanlarla samimi pozunu görmek için aşağıdaki linke bak,


http://www.milliyet.com.tr/2008/01/30/yazar/akyol.html

Harun Gür
31-01-2008, 09:29:23
Türbana ağır saldırıda bulunan Sayın Baykal'ın türbanlı bayanlarla samimi pozunu görmek için aşağıdaki linke bak,


Ben de Sn. Baykal'ı yatakta yakalamışlar sandım.:o

Şu uğraşılan ve çarpıtıldıkça çarpıtılan işleri gördükçe çok canım sıkılıyor.

1- Türban dinsel değil otantik bir giyim biçimidir ve biz Türklerle uzaktan yakından ilgisi yoktur.
2- Bu giyim tarzı ve hatta örtünme (tesettür denilince akla türban geliyor, oysa gerçek anlam bu değildir.) Dinimizin kesin emirleri içerisinde yer almamaktadır, emredici hüküm değildir, 32 farz içerisinde böyle bir emir bulunmamaktadır.
3- Hangi sebeple olursa olsun türban takan kadın da bizim insanımızdır. Benden farklı düşünüyor ve düşündüğünü uyguluyor diye olsa olsa eleştirimin hedefi olur, o insanı yok sayamam, aynı fotograf karesine de girerim, bir derdi varsa derdine derman olmaya da çalışırım, sıkı dost da olurum.

T.Akyol'un liberal demokrat ?!!! tavrındaki demokratlığın ölçüsünün ne olduğu konusunda bizlere fikir verecek ibret verici bir yazı... Belaltı vuruşlar ve çarpıtmada sınır yok, yola devam...

hilaldeniz
31-01-2008, 11:02:52
Neyzen den,
Ne ararsın tanrı ile aramda/Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda/Başı açığa neden türban sorarsın?
Rakı,şarap içiyorsam sana ne/Yoksa sana bir zararı içerim.
İkimiz de gelsek kıldan köprüye/Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

Esie iken mümkünmüdür ibadet/Yatıp kalkıp Atatürk e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden/Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma/Atatürk e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma/Baban kimdi bilemezdin şerefsiz...

ÖzerBozkurt
31-01-2008, 11:10:45
Sonuçta türban ilk kez serbest kalmıyor. Laikliğe herhangi bir tehdit oluşturduğunu sanmıyorum. Ayrıca serbest bırakılan türban değil başörtüsü. Çene altından bağlanacak.
Ayrıca türban ve 301 konuları meclise ortak bir paket olarak getirilecekti. MHP'nin müdahalesiyle başörtüsü konusunda çözüm bulunmuş ve 301 AKP'nin elinde patlamıştır.

avmuratsahin
31-01-2008, 14:01:40
Türban konusunu Atatürk dönemine kadar gidip irdelemenin gereği yok.. Bundan yaklaşık on onbeş sene öncesine kadar devlet dairelerinde türbanla çalışan memurlar vardı hiç kimsede bu konuda sesini çıkarmazdı. Üniversiteye türbanı ile giden kız öğrenciler vardı. O zamanlar hiç bir sorun yaşanmadı yada duymadık.. Şimdi ne oldu da sorun oldu acaba türban takan insanların sayısı mı? ama hayır istatistikler azaldığını gösteriyor. Peki acaba sayıları azalmakla birlikte türban takan kadınlar daha çok mu kendilerini sosyal alanda gösteriyorlar, türbanlı kızlar daha çok mu okuma öğrenme talebinde bulunuyor?
Ters bir noktadan tespit yapalım belki de türban takan insanlarımız hiçbir talepde bulunmadan evlerinde otursalar hiç bir sorun çıkmayacak o zaman
Önce buna bir cevap verelim...

commodore1tr
31-01-2008, 16:48:52
Abbas Bey milliyet gazetesini çok seviyor ama nedense ana sayfaya bakıp hiç yorum yapmadan destek veriyor. Bende o fotoğrafları koyayım dedim...
http://galeri.milliyet.com.tr/2008/1/29Kaygi_veren_fotograflar/2.jpg
http://galeri.milliyet.com.tr/2008/1/29Kaygi_veren_fotograflar/7.jpg
http://http://galeri.milliyet.com.tr/2008/1/29Kaygi_veren_fotograflar/5.jpg
Bu üniversite değil açık lise sınavı...yer Türkiye...
Önemli olan şu Türban değil... LAİK DEMOKRATİK SOSYAL HUKUK DEVLETİNİ Mİ SAVUNUYORUZ ? YOKSA ÖZGÜRLÜK KANDIRMACASI ALTINDA ŞERİATI MI?

Av.Abbas Bilgili
31-01-2008, 20:03:55
Açık lisede okuyanlar, çeşitli sebeplerle okuyamamış kişiler. Çoğunluğu da ev hanımlarından oluşuyor. Okuyup da ne olacaklar.. Okuyup aydınlanacaklarına evlerine tıkalım.. Yemek pişirsinler, çocuk baksınlar. Ama artık iyi yemek yapmanın, çocuk bakmanın da yolu kitaplardan geçiyor. Ne yapsak acaba? Bir lise diplomaları olsun istiyorlar. Bari onu da çok görmeyelim diyeceğim ama, bu kadınlar okursa cumhuriyet ve laiklik elden gidecek.

Bir tarafta altı üstü basit bir lise diploması, öbür tarafta koskocaman cumhuriyet ve laiklik var. Elbette cumhuriyet ve laikliği korumamız gerek. Korumazsak bu açık lise diploması peşinde olan kadınlar cumhuriyeti ve laikliği yok edecekler. Öyleyse hücüm bu okuma peşinde olan cumhuriyet ve laiklik düşmanlarına.. Okutmayalım onları.. Evlerinde kalsınlar. Karanlık dünyalarında kalsınlar. Aydınlıktan nasibini almasınlar onlar. Aydınlık ancak bizim hakkımızdır. Onlar da kim oluyor.

Gerçi aynı sınava erkekler de giriyor, ama onların içindeki cumhuriyet düşmanlarını nasıl ayıklayacağız diye kara kara düşünmüyor değilim. Eşitsizlik yapıyoruz. Cumhuriyet düşmanı kadınları sınava sokmuyoruz ama erkeklere bir şey yapamıyoruz. Bu dert beni öldürecek vallahi.. Eşitliği sağlayıp, şu erkekleri de almasak iyi olacak amma bir formül bulmalıyız arkadaşlar. Onlar da başlarına sarık veya fes gibi birşeyler koysalar ayırt edeceğiz. Ama şu aşamada henüz bu önemli memleket sorununa bir çözüm bulamadık. İnşallah bunu da memleketin yüksek menfaati için çözeceğiz. Bizler okuyan kişiler olarak inşallah bir gün sınava giren erkekleri de ayırt edecek bir formül icat edeceğiz, ya da kafalarını okuyan bir alet falan bulacağız. Bulmalıyız da..

Gerçi bu açık lisede okuyanlar yanılmıyorsam senede 2 defa sınava giriyorlar. Ama olsun, 2 defa da olsa evlerinde örttükleri başlarını 2 defaya mahsus olmak üzere açsınlar canım. Açınca kıyamet mi kopar. 2 defa deyip de küçümsemeyelim. Yılanın başını küçükken ezmeli.. Bunların işi belli olmaz. Bir defa yapmakla bir şey olmaz, iki defa yapmakla bir şey olmaz deyip de boş bulunmak olmaz. Dikkatli olalım!.. Uyanık olalım!.. Okumalarına fırsat vermeyelim!..

Harun Gür
31-01-2008, 23:18:11
Danıştay türbana son noktayı koydu

31 Ocak 2008

A.A

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, kılık-kıyafet kurallarına uymadığı için üniversite sınavı iptal edilen öğrencinin velisinin açtığı davayı reddetti.

Öğrenci Seçme Sınavı'na 17 Haziran 2001 tarihinde giren bir öğrencinin velisi, “sınavda kılık-kıyafet kurallarına uymaması” nedeniyle çocuğunun sınavının iptal edilmesine ilişkin işlem ile bu işlemin dayanağı 2001 yılı Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi Kılavuzu'nun 3.4 No'lu bölümünde yer alan “başı açık olarak sınava gireceğine” ilişkin düzenlemenin iptali istemiyle Danıştay'da dava açmıştı. Danıştay 8. Dairesi, 17 Aralık 2002'de istemi reddetmişti.
Daire kararına itiraz edilmesi üzerine, dosyayı görüşen Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu itirazı yerinde görmeyerek Daire kararını onamıştı.
Davacı veli, Kurul'un kararına karşı karar düzeltme isteminde bulundu. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu bugünkü gündem toplantısında davacının karar düzeltme istemini reddetti.




Şimdiii gelelim tekrar meseleye... Bakalım ilerici, AB'ci, demokrat, sosyal demokratlardan daha sosyal demokrat, yakında Sosyalist Enternasyonal'e bile kabul edilebilecek AKP ne yapıyor. MHP'yi hiç saymıyorum onların ne yaptığı belli...

Ortada Yüksek Yargı kararları var, ha evet Yüksek Yargı Kanun ne ise ona göre hüküm vermek zorunda, o zaman Kanunu değiştiririz, Yüksek Yargı da ona uyar (mı?)

Anayasa'da ilk 3 madde değişmiyor, değiştirilmesi teklif bile edilemiyor. Ne diyor o maddelerde, laikliğe vurgu yapılıyor. Sen ne yapıyorsun, Kanunu dolamaya çalışıyorsun ve Anayasa Mahkemesi şekil denetimi yapar diyorsun, TBMM'nin işine karışma diyorsun. Anayasanın özüne, ruhuna aykırı bir düzenleme toptan yok sayılır. Bunu bilmiyor musun, biliyorsun.

Hadi Anayasa Mahkemesi de sana geçit verdi diyelim. Sen uluslararası anlaşmalarla kabul ettiğin ilkeler ve mevzuat iç hukukunla çelişirse, o mevzuatın uygulanacağını kabul etmiş misin? Etmişsin. Ne diyor AİHM içtihadı, bu iş laikliğe aykırıdır diyor. Yarın AİHM'ye gidilirse ne olacağı belli, bunu bilmiyor musun , biliyorsun.

Bedevi-köle hikayesinde olduğu gibi "madem işin başına dönecektik, e biz bu boku neden yedik?" sorusunu sormaya gerek var mı?

Ne yazık ki var, savunduğunu söylediğin binlerce türbanlının hevesini kursağında bırakmak, toplumu germek, kutuplaştırmak ve hatta çatıştırmak, seni şakşaklayan liboşların pek sevdiği AB'ye toplumu iyice düşman etmek, bakın biz çok uğraştık ama beceremedik diye mağduru oynamak için bu boku yemeye gerek var.

Ne için gerek var? Yerel seçimde gelecek oylar için... Allah sizi ıslah etsin emi...

Av.O.Murat Uçak
01-02-2008, 00:27:21
Sabah Türkiye, her zamankinden çok daha farklı bir güne uyanacak. Laik sosyal hukuk devleti olan T.C nin kurucusu olan Mustafa Kemal'lin devrimleriyle inatlaşmanın sonucunun vücuda getirdiği ham meyveler toplanmaya çalışılacak. Yarın gün yeniden yine doğudan doğacak ama hiç olmadığı kadar doğudan. Kara. Karanlık.

avmuratsahin
01-02-2008, 11:55:13
soralım;

başın örtülmesi, hangi kritere göre çağdışıdır.

hangi kritere göre medeniyetin dogal sonucu salt "başı açıklık"tır.

referans hayat şekli ve kriteri belirleme hakkı kimdedir?

*demokrasi* ile *referans hayat şekli belirleme işi* birbiriyle bağdaşır mı?

Laiklik, bireyi mi özgür bırakır, yoksa dini mi hapseder.

iran'da başı açıklar "kötü",, bizim bazı insanlarımıza göre ise başörtülüler "kötü"...

peki hangisi doğru?..

bana göre ikisi de yanlış ve insan haklarına aykırı.

fikir oluşturmadan önce incelemenizi "eksiksiz" yapmalısınız aksi halde düşünceniz hatalı olur.

başörtüsü takanların samimi olup olmadığı siyasilerle yapılacak görüşmeler sonrasında değil bizzat başörtülülerle onlarla samimi bir söyleşiden sonra, mimiklerlerine sözlerine ve düşüncelerinin dayandığı ve yöneldiği fikre bakarak kanaat oluşturulmalıdır.

Kaygım var diyenlerin birçoğu samimidir fakat kasıtlı olmamak gerçeği bulmak için yeterli değildir.

diyelim ki bu iki parti gayrı samimidir. ne yani, siyasilerin samimiyetsizliğinde samimi başörtülülerin haklarını mahkum mu edeceğiz.

bir gemide yüz insandan sadece 1'i cani olsa veya abartalım 99'u cani olsa o gemiyi batırmak akla, hukuka, insan haklarına ve insanlığın ulaştığı evrensel değerlere ne kadar uygundur?

hilaldeniz
01-02-2008, 12:21:32
Hüseyin Karakuş tan...
KARA SAKALIM
Sakal seni güzel için beslerem/Ben seni kesemem kara sakalım
Güzelleri görünce hafif kaşıram/Ben seni kesemem kara sakalım
Sakal değil benim iki gözümsen/Elde kullanmaya büyük kozumsan
Halkı kandırmaya bana lazımsan/Ben seni kesemem kara sakalım
Şeyhler gibi üç beş kadın almadan/Yobaz gibi yanlış namaz kılmadan
Camilerden ayakkabı halı malı kilim çalmadan/Ben seni kesemem kara sakalım.


Takkeli cübbeli kara sakallı erkeklerin yerine şimdi tesettürlü kadınlar aldı.Birazda onlar gövde gösteri yapsın.Kadınların da hakkı.

Av.Abbas Bilgili
01-02-2008, 13:23:38
Türban konusunda durumu izah eden ilgnç bir yazı (Radikal, 01.02.2008)


'Control freak'
İsmet Berkan

01/02/2008 (3973 kişi okudu)

Başlıktaki İngilizce tabiri 'Kontrol delisi' veya 'Kontrol hastası'
diye çevirmek belki de mümkündür. Bu son 20 yılda günlük dilde de kullanılmaya başlanmış davranış bilim kaynaklı bir 'argo' tabir.
Wikipedia'da yapılan tanımı çevirmeye çalışayım:
"Psikoloji kaynaklı bir argo olan 'control freak' etrafında olan biten her şeyin nasıl olması gerektiğini dikte etmeye çalışan insanlar için küçümseyici bir tabir olarak kullanılır. Ayrıca, sınırlı sayıda bazı şeylerin hangi özel yolla yapılması gerektiğini söyleyen kişiler için de kullanılır. Klinik psikoloji profesörü Les Parrott şöyle yazmıştı: 'Control freak'ler, herhangi bir şeyi sizin umursadığınızdan fazla umursayıp kendi istediklerinin olması için ısrarcı olmaktan vazgeçmeyenlerdir.'
Bazı durumlarda, control freak, kendi bitmez tükenmez müdahalesini daha iyi, hatta gerekli görür; bu da daha üstün hissetmekten, başkalarının bu şeyleri yeterince iyi yapmaya muktedir olmadığını düşünmekten veya kendileri her detayla ilgilenmezlerse işlerin yanlış gideceğine inanmalarından kaynaklanabilir. Başka bazı durumlarda ise sadece ellerindeki gücün etraflarında olup biten her şey üzerinde kontrol
hissi veriyor olmasının zevkini çıkarırlar."
***
Evet, Wikipedia böyle diyor. Eminim etrafınızda o türden insanlar vardır, belki siz de 'control freak'siniz. Mesela ben öyleyim. Kendimi 'control freak' olmaktan alıkoymaya çalışsam da çoğu zaman başarısız olduğumu biliyorum.
***
Kişiler için kullanılan bu kavramı acaba ülkeler, daha çok da devlet aygıtları için de kullanabilir miyiz?
Hiç kuşkusuz kullanabiliriz. Devletin başlıca işi vatandaşlarını kontrol etmektir. Totaliter bir rejimde bu kontrol çabası doruğa ulaşır. Bu halin en güzel anlatımını George Orwell'in '1984' adlı romanında okuyabilirsiniz. Totaliter rejimlerin 'kontrol delisi' olduğunu, demokratik rejimlerinse böyle olmadığını söylüyor değilim. Demokratik rejimler de vatandaşlarını bir dereceye kadar kontrol etmek isterler, en azından ne yaptıklarını bilmek isterler.
'Özel hayatın dokunulmazlığı', 'Kişisel haberleşmenin gizliliği' gibi ilkeler bu kontrol merakının sınırlanması amacıyla geliştirilmiş ilkelerin sadece bazıları.
Her devletin, her rejimin kontrol alanını genişletmek için bulduğu çeşitli bahaneler vardır. Bu bahaneler her zaman birtakım korkulara dayanır. Bu korkuların hepsinin sahte olduğunu, yapay olduğunu iddia ediyor değilim; mesela Kaide terörü son derece gerçek ama bu terör nedeniyle bir zamanların 'özgürlükler ülkesi' Amerika'da ve giderek bütün dünyada oluşturulmakta olan kontrol rejimi korkunun kendisinden bile daha büyük neredeyse.
***
Buradan sözü Türkiye'ye getirmek istiyorum.
Bizim devletimiz, totaliter bir kontrol çabasından demokratik bir kontrole geçmeye çalışan, yani vatandaşlarının üzerindeki merkezi kontrolu tamamen kaldırmasa da kontrol edilen alanı daraltmaya çalışan bir devlet. En azından ben böyle düşünüyorum; çünkü Türkiye'deki demokrasi mücadelesi tarihini vatandaşlar üzerindeki doğrudan veya dolaylı kontrolün azalması için verilen mücadelenin tarihi diye okumak da mümkün bence.
Tamam gidiş belki demokrasiye doğru, daha az kontrole doğru falan ama bu geçiş öyle sancısız ve direnişsiz de olmuyor.
Türban meselesini bir de böyle okuyalım. Devlet, her çocuğun hayatında ilkokul çağından üniversite mezuniyetine kadar olan maksimum 16-18 yıllık bir dönemini kılık kıyafetinden saçınının sakalının uzunluğuna, eteğinin boyundan boynundaki kravatına, ceketinin renginden boyna iliklenen yakanın kolasına kadar kontrol ediyor; aynen Wikipedia'nın tanımındaki gibi çocuklara (ve ailelere) bir şeyleri dikte ediyor.
Bu kontrolü de bize çeşitli soylu gerekçelerle takdim ediyor: İlkokulda, ortaokulda, lisede üniforma giyiliyor, çünkü farklı giyime izin verilirse sosyal statü farklılıkları ortaya çıkar. Üniversitede sakal, belli bir biçimin dışında bıyık, başörtüsü giyilemez, çünkü farklı giyimler farklı siyasi görüşlerin dışavurumu olur.
Devletin üzerimizdeki kontrolünü öylesine içselleştirmişiz ki, bu kılık kıyafet düzenini sorgulamak aklımıza bile gelmiyor. İlkokulda hepimiz o siyah formaları giydik elbette ama hangimiz bilmiyorduk kim zengin çocuğu, kim kapıcının çocuğu? Türbanı yasaklayınca, 'siyasal islam'cıların üniversiteden yok olduğunu mu sanıyoruz?
Kimsenin aklına, 'Bana ne, sana ne, kime ne' demek gelmiyor. 'Ben bir bireyim ve devletin emrettiği gibi değil kendimi ifade etmek istediği gibi giyinirim' demek gelmiyor. Bu çığlığın son derece normal, sıradan bir talebi dile getirdiği akıl edilmiyor.
***
Kendinizi bir yoklayın: Ne kadar 'control freak'siniz?

Harun Gür
01-02-2008, 15:17:45
Bu liberal demokratlara bakıyorum da hayal aleminde yüzmeye devam ediyorlar. Başlarını kuma gömmüşler , çevrede ne olup bittiği hiç önemli değil, gerçek nedenleri analiz etmek hiç dertleri değil varsa yoksa tutturmuşlar bir demokrasidir gidiyor... Kavramları, olayları işlerine geldiği gibi eğip bükmekte hiç beis görmüyorlar. Hem diyorlar ki (mesela Hayek) ; "pratikte demokratik bir devletin totaliter, otoriter bir devletin liberal olması mümkündür."

Bu temelden gidip en iyisi liberal demokrasidir , çünkü bu iki kavram birbirini tamamlar , demokrasi olmadan liberalizm hayat bulamaz secdesindeyken, teokratik devlet özlemcilerinin önünde rükuya durmaktan geri kalmıyorlar.

İlginçtir, liberal Anayasa hukukçusu Özbudun, Refah Partisi kapatma davasında AİHM'de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini savunan hukukçudur. Verdiği savunmanın bir bölümünde şu ifadeler yer almaktadır:

"...Refah Partisi'nin, 1995 seçimlerinde yüzde 21'den fazla oy alarak geldiği nokta, ülkenin demokratik ve laik düzenine karşı büyük bir tehdit anlamına gelmektedir. Şayet köktendinci İslami parti yüzde 2-3'lük bir oy oranı olan marjinal bir parti olmuş olsaydı, belki hoş görülebilirdi. Fakat temsil ettikleri tehlike ve sahip olduğu güç dolayısıyla Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanan yaptırım, demokratik bir toplumda gereklidir."

Özbudun, RP'nin kapatılmasını savunurken, İslamla ilgili yaklaşımını da şöyle aktarıyor:
"Hıristiyanlık, açıkçası, her ne kadar ilahiyatçı olmasam da, 'Benim krallığım bu dünyada değildir', 'Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a' diyen İsa'nın öğretilerine dayanır.

Buna karşılık İslam sadece dini ve ahlaki meseleleri düzenlemekle kalmaz; aynı zamanda hukuki ve bir ölçüde devletin siyasi düzenini tanzim eder. Çünkü, İslam sadece bir din olarak değil, aynı zamanda bir devlet sistemi olarak tezahür etmiştir... Bu iki yön herhangi bir şekilde ayrıştırılamaz niteliktedir. Dolayısıyla devletin laik karakterini korumak konusundaki hassasiyetimiz anlayışla karşılanmalı ve demokratik düzenin bir şartı olarak takdir edilmelidir."



Bu liberal, 2. Cumhuriyetçi, orijinal demokrasici arkadaşlar liberalizm düşüncesini , ne denmişse doğrudur taklitçiliği ile kapitalist ve Hıristiyan Batı'dan ithal ettiklerinden , örneğin "aaa ne güzel bir bina" diye mimarisini çok beğendikleri çölde gördükleri büyük büyük pencereli , kuzeye bakan evleri , Alaska'da aynen ve aynı yönde inşaa etmek gibi bir liberal demokrat şablonu hatmetmişler. İyi de bu şablonun bize hangi nedenle uymadığını itiraf edebilmek ve konuya bir de rejim/demokrasi eksenli bakabilmek için illa AİHM'de savunma yapmaları mı gerekiyor? Yoksa bu da liberal takiyenin "control freak" i mi?

Selamlar,

Av.Dilek Kuzulu Yüksel
02-02-2008, 16:14:58
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ : TÜRBAN TARTIŞMALARI İLE YARATILAN TOPLUMSAL GERGİNLİK TEHLİKELİ

29.01.2008

Siyasi partiler ve seçim sistemlerinde demokrasimizin eksiklerini giderecek değişikliklerin yapılmasını, işsizliğin önlenmesini, enerji açığının kapatılmasını, üretim sorunlarını, küresel ısınmayı, ulusal ve uluslar arası daha bir çok çözüm bekleyen sorunu konuşmamız gerekirken politikacılarımızın yeniden türban tartışmaları başlatmasını zaman kaybı olarak görüyor ve bu tartışmalar ile yaratılan toplumsal gerginliği tehlikeli buluyoruz.

Anayasa değişikliği ile yapılmak istenen, Yargı Erki’nin Türkiye Cumhuriyeti'nin laik niteliğine yönelik saldırıları engelleme dayanaklarını ortadan kaldırarak kadının dinsel amaçla örtünmesinin cumhuriyetin laik niteliğine aykırılığının yargısal denetimini engellemek ve böylelikle devrim yasalarının içinin boşaltmaktır.

Bugün, AKP ye oy verenlerin bir bölümü de dahil toplumun çoğunluğu, bütün bu gayretlerin sonucunda din kurallarının yaşamın her kesiminde egemen kılınacağından endişe etmektedir. Siyasi iktidar bu endişelerimizi gidermek yerine tersine her gün biraz daha kaygıları artıran söylem ve eylemler sergilemektedir. Sosyal yaşamı din kurallarına göre şekillendirme arzusu küçük küçük uygulamalarla sürekli gündemde tutulmakta ve toplumsal baskı ortamı yaratılmak istenmektedir. AKP milletvekili, üniversitelerden sonra sıranın kamu hizmeti gören kadınlara geleceğini söylemekten çekinmemekte, Başbakan kadın eli sıkmamakta ve hemen ardından, “Batının ilmini sanatını değil ahlaksızlığını aldık.” diyebilmektedir.

Daha niceleri sıralanabilecek örnekler ortada iken endişelerin haksız olduğu söylenebilir mi?

Fakültede türban takan hukuk öğrencisine yargıç ya da avukat olduğunda hangi kuralı uygulayacaksınız? Öğrencilik döneminde tanınan “özgürlük” meslek sahibi olduğunda nasıl esirgenecektir?

Çarşafa bürünüp, sarık cüppe giyerek sokağa çıkmak, devlet memuru olabilmek özgürlük müdür?

Cumhuriyetin temelindeki devrim felsefesini görmezden gelmek, teokratik düzenden laik düzene geçişi sorgulamak, Atatürk devriminin kadını çarşaftan çıkarıp sosyal hayata soktuğunu unutmayı “özgürlük” kavramı arkasına sığınarak hoş görmek Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine aykırıdır.

Laiklik ilkesi Anayasa'da durur ve devrim yasaları da yürürlükte olurken bütün bunların soyut “özgürlük” kavramı ile açıklanması olanaksızdır.

Siyasi iktidardan ve siyasi partilerimizden toplumu geren, huzurunu bozan davranışlar yerine herkesi kucaklayan çağdaş laik hukuka uygun çözüm ve uygulamalar bekliyoruz.

Kamuoyumuza saygılarımızla duyururuz.



TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ

skla
02-02-2008, 22:39:29
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ : TÜRBAN TARTIŞMALARI İLE YARATILAN TOPLUMSAL GERGİNLİK TEHLİKELİ

[B]
Cumhuriyetin temelindeki devrim felsefesini görmezden gelmek, teokratik düzenden laik düzene geçişi sorgulamak, Atatürk devriminin kadını çarşaftan çıkarıp sosyal hayata soktuğunu unutmayı [B]“özgürlük” kavramı arkasına sığınarak hoş görmek Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine aykırıdır.

Laiklik ilkesi Anayasa'da durur ve devrim yasaları da yürürlükte olurken bütün bunların soyut “özgürlük” kavramı ile açıklanması olanaksızdır.

[RIGHT]TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ


Bireyler laik olamaz laiklik devlete mahsusu bir durumdur. Atatürk devrimiyle üniversitelerdeki türban meselesi alakasızdır. TÜRBAN MESELESİ tamamen bir özgürlük meselesidir. bunu empati yaparak ispatlamak çok kolay. insan hakları mahkemesinin kararına aykırı olması ise çok normaldir. AİHM fransadadır. fransızlarda özgürlük hareketi 'dinden özgürleşme' şeklinde kabul edilmiş ve dinden tamamen soyutlanmıştır.dolayısıyla AİHM kararına şaşırmamak gerekir.

skla
02-02-2008, 22:48:27
Soruyorum
İran'da yaşayan başı açık bir bayan olsaydınız iktidardaki mollaların "başınızı örtmeden okuyamazsınız asla!" dayatması karşısında ne düşünür ve nasıl davranırdınız?
Diyelim ki sırf okumak için başınızı kapattınız. Peki üniversiteyi bitirdikten sonra kamuda görev alabilmeniz için mutlaka tesettürlü olmanız gerektiği söylenirse ne yaparsınız?

-Siyasi bir partide aday olup meclise girmek istediğinizde, yani bir yurttaş olarak seçilme hakkınızı kullanmak istediğinizde karşınıza "örtün de öyle gel!" koşulu konursa ne tepki gösterirsiniz?

-Tesettürlü kadınların her hakka ve özgürlüğe sahip olduğu, ama tesettürlü olmadığınız için sizin en temel insan haklarından yoksun bırakıldığınız bir rejimde kendinizi hür ve eşit vatandaş olarak görür müydünüz? Tesettürlü yurttaşlarını tesettürsüz yurttaşlarından daha değerli ve ayrıcalıklı kabul eden bir yönetme anlayışı karşısında yüreğinizde ne hissederdiniz?

-Yurttaşı olduğunuz devletin sizin giyim tarzınızı veya yaşam biçiminizi "İslami rejime meydan okuma!" biçiminde değerlendiren resmi tezi karşısında kendinizi bir yurttaş olarak dışlanmış ve baskılanmış hisseder miydiniz etmez miydiniz?

Soruları çoğaltmak mümkün, ama gereksiz! Mukayese kadar empati de her şeyi yerli yerine oturtmak için çok gereklidir. İdeolojik dogmalara iman etmemiş vicdan sahibi herkes kendisi için istediğini başkası içen de ister, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına da yapmamak gerektiğine inanır. Kendileri için her şeyi isteyenler sıra başkalarına gelince "ama" diyorlarsa oturup düşünmek lazım!

Kendileri için özgürlük isteyenlere demokrat denmez, asıl başkaları için özgürlük isteyenlere demokrat denir. Kendi yaşam tarzlarını "laiklik" ve "modernlik" biçiminde ayrıcılıklı ve değerli ilan edenlerin, başkalarının yaşam tarzlarını "laiklik karşıtı" biçiminde ilan etmeleri hiç de anlaşılmaz bir şey değil! Burada sorun, laiklik ve modernliğin tam da demokrasi karşıtı bir konuma yerleştirilmiş olmasıdır.

Asıl görülmesi gereken gerçeklik budur." Ötekini kendi eşiti olarak görmek" yerine "kendini ayrıcalıklı ve üstün görmek" biçiminde tezahür eden bu seçkinci-dışlayıcı anlayış, haddizatında demokratik laiklikle bağdaşmayan bir anlayıştır. Dinci Molla-laikçi Molla! İran'daki dinci mollanın mantığı ile Türkiye'deki laikçi mollanın mantığı arasında ne yazık ki hiçbir fark yok!

İran'daki dinci molla asıl özgürlüğün ancak tesettürle gerçekleşebileceğine inanır. Bir başka deyişle, başı açıklığın veya tesettürsüzlüğün özgürlükle alakalı olmadığını söyler. Türkiye'deki laikçi molla ise başörtüsünün bir özgürlük meselesi olmadığını durmadan yineler durur. İran'daki dinci molla başı açıklığı "siyasi simge" sayar. Neyin simgesi? "İslami rejime ve değerlere başkaldırının simgesi!"

Türkiye'deki laikçi molla da başörtüsünü/türbanı "laik rejime düşmanlığın simgesi" olarak varsayar. "Siyasi simge" olarak ilan ettiği başörtüsünün/türbanın laik cumhuriyetin kazanımlarını tehdit eden bir olgu olduğunu söyler durur. Dinci molla "din adına" tehlike çanları çalar, laikçi molla ise "laiklik adına"... Dinci mollanın da "makbul yurttaşı" vardır, laikçi mollanın da...

Birincisininki "başörtülü yurttaş"tır, ikincisininki ise"başı açık yurttaş"!... Ne dincilik ne de laikçilik! Kendi adıma hem dinci mollanın mantığına karşıyım, hem de laikçi mollanın...

Başı açık yurttaşıyla başı kapalı yurttaşını hür ve eşit vatandaş statüsünde görmeyen her türlü ideolojik-ayrımcı yönetim anlayışlarına karşıyım. Demokratik devletin bütün yurttaşları aynı hak ve özgürlüklere sahiptirler. Eğer bu pratikte böyle değilse orada demokrasiden ve hukuk devletinden söz etmek mümkün değildir. Demokrasiden yoksun bir dincilik anlayışını da laikçilik anlayışını da o yüzden reddediyorum. Bu reddiyenin dine ve laikliğe karşı bir reddiye olmadığını söylemek bile gereksiz.

Bence sorun, din ile laiklik arasındaki bir sorun değildir; dincilik ile laikçilik arasındaki bir sorundur. Dini ve laikliği başka inanç ve yaşam tarzlarına mensup insanlar üzerinde bir baskı rejimine dönüştürenler dine ve laikliğe en büyük zararı veriyorlar. Dindarların da laiklerin de elinin tersiyle itmesi gereken kötücül bir anlayıştır bu. Demokrat olmak! Bırakalım artık şu "dini simge" mi, "siyasi simge" mi tartışmasını.

Çünkü bu kavramsallaştırma, ideolojik bir bağnazlık üzerinden kör bir dövüşü beraberinde getiriyor. İdeolojik bağnazlık, idrak kilitlenmesi yaratıyor ve herkesin yalnızca kendi haklılığı üzerinden bir başkasını suçladığı bir anlayışı önümüze koyuyor. Başkalarını kendi eşitimiz olarak gördüğümüz gün, sadece başörtüsü/türban meselesini değil her meselemizi kolaylıkla çözebileceğimizi görürüz.

Bunun için tek koşul var: Demokrat olmak! İlkeli ve tutarlı bir demokrasi anlayışında karar kılmak! Bizim aslında sorunumuz başörtüsü/türban sorunu değil; henüz yeterince ve kamilen demokrat olamama sorunudur.

sakar
02-02-2008, 23:43:48
Benim derin din ve hukuk kültürüm yoktur.Anlamadığım birşey var.
Deniyor ki;İNANCA SAYGI. Demirel'in dediği gibi:Eyi..Tamam.
"İnanmak" inançsa,"İnanmamak"ta bir inançtır.Öyle mi?Öyle..
O halde nerede benim "Ramazanda içki,sigara içme ve yemek yeme hakkım"
Niye bu hakkıma saygı yok?
Bu meseleyi bir türlü çözemiyorum.


Ağır ağır çıkıyorlar,merdivenleri...
Sonra bakacağız semaya,ağlayarak...

ilkine
02-02-2008, 23:53:29
Abbas Bey,

Daha öncede sormuştum ama cevabını alamamıştım. Gerçekten içinizde en ufak bir çekince ve kuşku yok mu bu adamların farklı emelleri olduğu noktasında. Tamam daha öncede bahsettiğim gibi ben de durumun biraz abartıldığını düşünüyorum ama açıkçası sizin kadar da rahat değilim. Farkındaysanız adamlar bizden kat be kat güçlüler. Çok iyi kadrolaşmış bir durumdalar. Bizim ise onların karşısında hiçbir gücümüz yok. Bir nevi bu savaşı kaybettik gibi. Demokrasiyi savunduğumuz için aman birşey olmaz nasıl olsa askerimiz var deme lüksümüzde olmadığına göre bu rahatlığınızın nereden geldiğini gerçekten çok merak ediyorum.

Saygılarımla.

marita
03-02-2008, 03:13:52
Başı açık :Atatürkçü ve laik.
Başı kapalı:Atatürkçü olamaz,laik olamaz.
Başı açık:Her hakka sahip.Şeffaf,dürüst,milliyetci,çağdaş.
Başı kapalı:2.nci sınıf.Hakkı için mücadele etmek zorunda . Sinsi,ikiyüzlü,çıkarcı,faşist,çağdışı.
Başı açık:ülkenin çıkarlarını gözetir,"kendim için bir şey istiyorsam,namertim."
Atatürk ilkelerinin "i"sinden "n"sine kadar kayıtsız şartsız bağlıdır.Asla şaşmaz.Atatürkün bize bıraktığı bu güzel Türkiyemizi ,dış güçlerin çeşitli yollardan (her alanda) sızdırdığı ve sızdırmaya devam ettiği oyunlarına karşı değil,ama Atatürkün aklından geçirmiş olabileceği ihtimalleri dahi gözönünde bulundurarak-adeta medyumluk sertifikası almışcasına- içimizdeki "Türban özgürlüğü" adı altındaki geleceğin faşistleri Türk ve müslüman vatandaşlara karşı korumayı bir borç bilirler.Kılık ,kıyafet,kadın hakları (modern) ilkesini savunurken din,eğitim özgürlüğü,kadın hakları (yobaz) ilkesinin ne önemi var?
Ama bu tabi azınlık görünen dinler yada "açık müslüman"için geçerli değil.Sonuçta başı açıklığı savunanlar şeffaf ve dürüst ideoloji ve düşünceye sahip oldukları gibi,aynı zamandada şeffaf bir kalbe ve iç dünyaya sahiptirler.

Bu arada "açığım,müslümanım,türküm,atatürkçüyüm" kelimelerini bir cümlede kullanma hakkınada sahiptirler.Ve bunda son derece dürüstlerdir.Niyet anayasayı temsil etme çabasıdır, dine karşı olmak gibi bir durum sözkonusu olamaz.
.
"Kapalıyım,müslümanım,türküm,atatürkçüyüm".Burda bir çelişki var,değilmi?Kapalı demek ,şeffaf kalbe sahip değil demek.Mutlaka tehlike arz ediyordur.Din için kapanmış olamaz,çünkü bunu biliriz.
Üniversiteden kapalı kızlarımızı uzak tutmanın sebebi politik bir amacı engellemek,belli bir ideolojiye savaş açmak ,din altında rejim değişikliği planlarına ulaşmaya çalışanların yoluna bir taş koymak ,olmadığını her sağlıklı düşünen insan aslında gayet iyi bilmektedir.Din ile siyaseti karıştırmayalım denilsede,çelişkiler apaçık ortada.Dış görünüş itibarı ile hangi dine mensup olduklarını saklamayan insanlarımızdan başlayarak ,sosyal ve aktif hayattan uzak tutma ,cahilleştirme ve pasifleştirme düşünceleri için girişimler ve yollar aranıyor gibi sanki.
Şahsi fikrim olarak eklemek isterimki,ben "açık" biri olarak "kapalı" bayanlarımızın haklarının savunulması gerektiğini düşünüyorum.Birincisi ,varsayım ve ihtimal üzerine kurulmuş bir "komplo teorisine" kurban edilmek istenen kızlarımızın hayallerine köstek olmaktansa,inancım gereği -tıpkı dünyadaki diğer dinlere mensup kişilerde olduğu gibi- kendi din kardeşlerimize destek olmayı yeğlerim.
İkincisi,kadınların haklarının savunulması gerektiği için.Durum tam tersi olsaydı,yani "açık" kızlarımızın eğitim haklarını ellerinden almaya çalışsalardı,yine bu şekilde yorumlardım.
Burda eminimki,"örümcek kafalı" sözü ile, ne pahasına olursa olsun,haklı çıkma çabasında,bin dereden su getirmekle meşgul olanlar devreye girecektir.

O halde devlet kuruluşlarında (okul,üniversite...),kamu alanında tesettür istenmiyorsa,imam hatip okullarına,yatılı özel eğitim kurumlarına veya herhangi özel sektör ve iş alanında karışılıyor?
Din eğitimi vermekle yükümlü olduğunu savunan anne ve babalara "çocuk hakları var,yani bir yere kadar karışabilirsiniz"derken,neden "bu çocukların haklarına" karışmayı yada engellemeyi kendilerinde bir hak olarak görmekteler?
Bu arada diğer dinlere mensup vatandaşlar çocuklarının dini eğitimini dilediği gibi verdirtmekte.Biz hoşgörürüz,hoşgörülüyüz.Hatta ruhban okullarınin açılmasını destekleriz;imam hatip olmasında.Biz hoşgörülüyüz.Üniversitelerde hatta güneydoğuda insanların zaaflarını ve maddi ihtiyaçlarını fırsat sayarak misyonerliklerini sürdürmekten çekinmeyenleride hoşgörürüz.Bizim ülkemiz ve yasalarımız için tehlike ,dışardan bakınca dinini açıkca belli eden giyim şekli ile başlar.Çünkü asıl önemli olan iç huzur,iç ekonomi,bilimsel ve sosyal gelişim,eğitim,birlik,beraberlik, hatta savunuyor göründüğümüz ilkeler değil.
Asıl önemli olan başkalarının bizim ülkemizi nasıl gördükleri ve onların emanet leri olan ülkemizde yaşayan azınlıklara olan tutumumuz.


Buna bazıları "kompleks " der.Siz ne dersiniz bilemem.
Ne ırkçıyım,nede aşırı dinciyim.Sadece herkes gibi özgür düşüncemi ifade etme hakkımı kullanıyorum.



Ayrıca bir hukuk forumunda bu konunun biraz daha hukuki açıdan tartışılmasından yanayım."Varsayım ve ihtimal" geçerli olmamalı.Ortada herhangi bir işlenmiş suç,ülkemizi tehdit eden elle tutulur bir ayaklanma,yağmalama,askere polise karşı şiddet,öğretim üyelerine veya açık yada başka din mensuplarına karşı bir saldırı varmı,ona bakmalı."Türban" siyasi simge diyerek asıl suçu işleyenler durumuna düşülmektedir.
"Gamalı haç" benzetmesi yapılıyorsa eğer,bazı site forum ve tartışma programlarında olduğu gibi,o zaman "SS" ve "SA" subayları ifade edildiği gibi "türban"ı savunanlar değil,"türbana" karşı çıkanlar olmuyormu?
Çünkü dini gereği örtünenler "fişlenmiş" oluyor,tehlikeli ilan ediliyor .

Anayasayı savunmak yanlış gibi anlaşılmasın.Ama aynı anayasada din,ırk,düşünce,eğitim gibi özgürlüklerede yer verilmiştir...

Bu kadar yeterlidir şimdilik....

Av.Abbas Bilgili
03-02-2008, 03:34:26
Sayın ilkine;
Bu sitede türban (ya da baş örtüsü) ve kürt sorunu çok tartışıldı. Ben genellikle sitedeki yetkili arkadaşlar içerisinde farklı bir bakış açısı ile yaklaştım bu konulara. Bu tavrımdan dolayı da AKP'li veya cumhuriyet ve laiklik karşıtı imiş gibi de görüldüm. Ama hiç ilgisi yok.

Her iki sorunun büyümesinde cumhuriyetin yasakçı politikalarının önemli fonksiyonu olduğunu düşünüyorum. Yasakçı politikalar olmasa idi bu sorunlar da olmazdı demek istemiyorum. Ama yasaklar bu sorunların büyümesine neden oldu.

Daha yakın geçmişte görev yapmış ve emekli olmuş paşaların kürt sorunu ile ilgili görüşleri Milliyet'te yayınlandı ve kitap halinde basıldı. (Bak; Fikret Bila, Komutanlar Cephesi, Detay yayıncılık). Bu paşalardan biri kürt sorununundan bahsederken, "en basit sosyal ihtiyaçları dahi terörle ilgili diye düşündük" anlamında sözler söyledi. Ecevit'in arşivinden çıkan belgeler de önce Milliyet'te özet olarak yayınlandı ve kitap halinde de basıldı. (Bak, Rıdvan Akar-Can Dündar; Ecevit ve Gizli Arşivi, İmge Kitabevi). Bu arşivden çıkan ve bir albay tarafından yazılan raporda, kürtlerden "kendini kürt sananlar" diye bahsediliyor ve karadeniz taraflarına hicret ettirilmeleri öneriliyor. Böyle bir zihniyet karşısında siz kürt olsanız ne düşünürsünüz? (Bu arada hatırlatayım, ben Kürt değilim, bizim kökenimiz bildiğim kadarı ile Türkmen).

Benzer yasaklama, bu ülkede türbanı (ya da başörtüsünü) çok büyük bir sorun haline getirmiştir. Bu sorun o kadar büyütülmüş ve abatılmış ki, içinden çıkılması da zor bir duruma getirilmiştir. Bugünkü konjoktür bu sorunu çözmek için uygun da değildir. Ayrıca, bu konunun anayasaya taşınarak çözülmeye çalışılması da yanlıştır. Hukukta "normlar hiyerarşisi" denilen bir şey var ki, normlar hiyerarşisine göre de kanımca türbanın yeri anayasa değildir.

Ama, Anayasa Mahkemesi'nin ve Danıştay'ın bu konuyu hiç ilgisi yokken Anayasa'nın laiklik ilkesi ile bağlantılı düşünmesi, çözümü de anayasada aramaya yöneltmiştir. Bu konu basit bir genelge ya da yönetmelikle dahi çözülebilecek iken, yüksek mahkemelerin dar ve katı yorumları artık genelge veya yönetmelik gibi çözümleri ortadan kaldırmıştır. Bizde hukuk henüz liberalleşmemiştir. Yüksek mahkeme yargıçları batı standartları anlamında liberal (özgürlükçü) düşünce yapısında değiller. Bizde yargıçlar, bireyleri korumayı değil, devleti korumayı vazife bilirler. Bu konuda yapılan anket çalışmalarında, yargıçların büyük çoğunluğu bireyleerden ziyade devletin koruyucusu olduklarını ifade etmişlerdir. Batıda durum tam tersidir. Orada öncelikli olan bireydir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin türban aleyhindeki kararının gerekçesinin de bizim iç hukukumuzdan kaynaklandığı düşüncesindeyim. Avrupa'nın ve Amerika'nın hiç bir üniversitesinde böyle bir yasak yok. Hatta bizdeki türbanlıların bir kısmı (imkanı varsa) yurt dışında türbanla okuyorlar. Viyana Üniversitesi'nde çok sayıda türbanlı öğrenci var. Avrupa'da zaman zaman türban konusu gündeme gelmekle birlikte, üniveristede değil, ilk ve orta öğretimde tartışılmakta.

Gelelim esas sorunuza.. Türbanlıların içinde bu işi militan düzeyinde savunanların olduğunu, bir kısmının çok hoşgörüsüz olduğunu, kendileri gibi olmayanlara hoşgörülü davranmayacakarını da tahmin edebilmekteyim. Ama bunlar benim kafamdaki düşünceler. İçimizdeki bu korkular yüzünden özgürlüklerin kısıtlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki, bunların büyük bir kısmının da siyasetle, militanlıkla ilgisi yok.

Türkiye'nin İran gibi olabileceğine hiç ihtimal veremiyorum. İranın toplumsal yapısı, tarihsel süreci ve dini anlayış ve algılayışları bizimkinden çok farklıdır. Bunu burada izah etmenin yeri ve zamanı değil, ama "bizim ulusalcıların" hiç sevmediği Taha Akyol'un "İran'da ve Osmanlı'da Mezhep ve Devlet" isimli Doğan Kitapçılık'tan çıkmış eski bir kitabını bulabilirseniz, okumanızı haddim olmayarak önerecğim.

Atatürk'ün bu ülkede gösterdiği hedef çağdaş uygarlık idi. Çağdaş uygarlığı da bugün batı temsil ediyor. Batı'nın bizimle ilgili bazı takıntı ve önyargıları olmakla birliket, yönelmemiz gereken yönün batı olduğunu düşünüyorum. Hukuk standartlarımızın da batıdaki gibi olması gerekir. Hukuk, öncelikle devleti değil, bireyleri korumalı.

Bugün bizim insanımız batılı yaşam tarzını büyük ölçüde benimsemiştir ve bundan dönüşü kabul edemezler. Karşıtların da buna gücü yetmez. Batılı yaşam tarzı sadece "başı açıklık " değildir. Tüm kapalı insanları homojen (türdeş) bir topluluk olarak düşünmemek gerekir. Bunların içinde çok farklı anlayış ve farklı görüşte olanlar var. Bunların da önemli kısmı İran ya da Arabistan'ı tercih edebielecek kişiler değildir.

Ayrıca, özgür ortam sivriliklerin törpülenmesine yardımcı olur ve normalleşmeyi sağlar. Bizim normallşemeye ihtiyacımız var.

marita
03-02-2008, 03:36:16
Benim derin din ve hukuk kültürüm yoktur.Anlamadığım birşey var.
Deniyor ki;İNANCA SAYGI. Demirel'in dediği gibi:Eyi..Tamam.
"İnanmak" inançsa,"İnanmamak"ta bir inançtır.Öyle mi?Öyle..
O halde nerede benim "Ramazanda içki,sigara içme ve yemek yeme hakkım"
Niye bu hakkıma saygı yok?
Bu meseleyi bir türlü çözemiyorum.

Güzel bir soru."Sizinkide dertmi?"dedirtecek tarzda.

Ramazanda bu saydıklarınızı yapamanıza mani olan bir durum yok.Varsada bulunduğunuz ortamdan kaynaklanıyordur. Buna yasak değil,çevreye saygı denir.
Bugüne kadar hiristiyan arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını görmedim.:rolleyes:

salieri
03-02-2008, 03:51:38
Aslında bu ifade Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının ne kadar haklı olduğunu gösteren bir ifadedir. Diğer yazılanlar işin teferruatıdır. Bunu böyle gören düşünen '' Türbanı dini simge'' gören ve hatta daha ileri giderek Türbana ve bunu savunanlara karşı gelmeyi Allah a karşı gelmek olarak algılayan bir zavallılar sürüsü oluşturuldu. İşte bu metin onun çelikleşmiş bir ifadesi.
Çoğuda aynı bu üye gibi sözcüklerin anlamını gerçekten dinin değerlerini bilmeden kulaktan dolma bilgileri siyasi yalanları hurafeleri din diye yutmuş kişiler. Aslında ne dinini tam biliyor ne geleneklerini tam günümüz siyasetçilerinin istediği cahil ama din dedinmi ateşlenecek insan tipi. 3 kg bulgur 1 çeki kömüre oyunu satan türban yutturmacasının peşinden koşan alacakaranlık kuşağı insanları. Bildiklerini sandıkları çoğu şeyin aslında yanlış olduğu ama yanlış olduğu anlatılamaz kişiler....
Bakınız yaptığı yazım hatası değil. Cehaletin yazıya yansıması '' layık olduk mu?'' ( Mu takısınıda ayırmış ilginç) Layık olduk mu dediği Laik olduk mu olacak aslında Laiklikle yayık arasındaki farkı bilmeyene bizim burada Allah layığını versin senin emi ? derler....
Şu cehaletten doğan cesarete nefrete bakınız ve bunlar çok fazla.. Şimdi glde anlat Türbanın dinle ilgisi olmadığını Ezan ın okuma dilinin de dini değerinin değil aslında alışkanlık ve bazıları için çıkar olduğunu...
Şimdi deki buna Ezan ın arapça olmasının nedeni Peygamberin Arap ülkelerinde olması halkın dilinin arapça olması ve onu anlamaları Peygamber bile sadece Arapça biliyor. Eğer Kuran Kızılderili kabilesine inseydi ve peygamber kızılderili olsaydı bu seferde o kızılderililerin kullandığı dilde yazılıp ezan o dilde söylenecekti. Bundan dolayı gerek Kuran gerekse ezan ın dili değil içeriği anlamı önemlidir dolayısıyla bunun anlaşılabilmesi içinde okuyanın dinleyenin dilende olması mantıklıdır evladır aklidir dinen caizdir. EĞER GERÇEKTEN ALLAH A İNANIYORLARSA BU KİŞİLER son derece net bilmeliler ki ALLAHIN DİL SORUNU YOKTUR. DİL BEŞERİ VE ADEMİ BİR SORUNDUR. Halkın yüzde doksandokuzunun bilmediği bir dilde ezan okunması bu açıdan ele alındığında aslında saygısızlıktır Hem Allah a hem kuluna... Kaldıki ezan Kur an şartı Kuran kelamıda değildir. Bu bayağı bir gösterişçilik ve dini aldatıcılıktan başka bir şey değildir. Bu satırları yazan kişini ezan ın Türkçe okunmasında ki sakıncalarıda çok net ortaya koyması gerekir değil mi? Ama nerede ? Salla gitsin. Öyle ezberletilmiş. Resmi dili Türkçe olan bir ülkede günde beş vakit Arapça ezan okunması devletin dine duyduğu saygıdır en fazla bana kalsa Türkçe okuturum ki herkes anlasın...
Türbanın hep siyasi bir simge olduğunu siyasetin din oyununun bir parçası olarak sanki dindarlar Türban takarlar denmeye çalıştığını ama bunun doğru olmadığını Kuran da Türban olmadığını bin kere söyledim. Hayatını dine adamış İlahiyatçılarda söyledi ama dini kullanan siyasiler laf kalabalığında bu kişileri yok etti görevlerinden aldı halkımızda dinin hocaları dururken dini şaklabanlara inanmayı tercih etti. Neden çünkü kömür ve erzak geliyor... Başka şeylerde dahil...
Büyük zevkle okudum yorumunuzu..

Av.Abbas Bilgili
03-02-2008, 04:33:22
Sayın commodore1tr;

Daha önceki bir yazımda Falih Rıfkı Atay'ın "keşke Nutuk yazılmasaydı" dediğini kaynak gösstermeden yazmıştım. Siz de bunun Mustafa Armağan'ın "Yakın Tarihin Karadelikleri" isimli kitabında 22 Haziran 1951 tarihli Dünya Gazetesi'nden alıntılanmış gibi gösterildiğini, aslında Dünya Gazetesi 1953 yılında kurulmuş olduğundan, Mustafa Armağan isimli yazarı yanlış ya da yalan yazdığını ima etmiştiniz.

Bu uyarınız üzerine ben de Mustafa Armağan'ın bir başka kitabında aradığımı buldum. Timaş Yayınlarından çokan kitabın adı; "Küller Altında Yakın Tarih". Kitabın içerisinde "Bir resmi tarih metni olarak Nutuk" başlıklı bir makale var ve bu makale içerisinde Falih Rıfkı Atay'dan bir alınıt var. Bu alıntıya göre Falih Fırkı Atay şöyle yazmış;

"Benim samimi düşüncem (Atatürk'ün Nutuk'u) hiç yazmaması idi. Bütün o vesikalar, tutanaklar dosyalarda kalacağı için tarihçiyi hükümlerinde daha serbest bırakmalı idi."

Mustafa Armağan, bu yazıyı doğrudan Falih Fıfkı'dan almamış, bir başka yazar (İsmail Arar) almış ve Mustafa Armağan da oradan almış. İsmail Arar; 22 Haziran 1957 tarihli Dünya Gazetesi'ndeki Falih Fıfkı'nın "Atatürk Devrinden Hatıralar: Nutuk" başlıklı yazısından alarak "Büyük Nutuk'un kapsamı, amacı, niteliği" başlıklı bir seminer bildirisi hazırlamış ve İsmail Arar'ın bu araştırması da "Atatürk'ün Büyük Söylevi'nin 50. Yılı Semineri; Bildiriler ve Tartışmalar, sh. 163) içinde yayınlanmış. Bendeki kaynak böyle. Yani 1951 değil, 1957 imiş.

Ayrıca yazar Mustafa Armağan'a e-maille bunu sordum ve verdiği cevap aşağıdadır;

"ya belirttiğiniz yerde yanlış çıkmış veya yanlış not almış olmalısınız.
doğrusu dünya gazetesi, 22 haziran 1957 olacaktır."

Selamlar.

Harun Gür
03-02-2008, 13:59:29
’Şulebaş türban’ tasarımından kara çarşafa uzanan sıradışı bir hayat


Hayrünnisa Gül’den Emine Erdoğan’a kadar birçok kadının başlarını bağlama şekline "Şulebaş" deniyor.

http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/4905128.jpgBu başörtüsüne adını veren Şule Yüksel Şenler kimdi? Nasıl ve neden örtündü? Bu türban modelini nasıl buldu? Terzilik öğrendiği Ermeni ustasının etkisi oldu mu? Türbandan sonra neden kara çarşafa büründü? Recep Tayyip Erdoğan ile Emine Hanım birlikteliğinin arabulucusu Şule Yüksel Şenler, neden iki kez evlenip boşandı? Türban konusunda Türkiye’de "çığır açan" bir gazeteci-yazarın işte yaşam hikáyesi.

KIBRISLIYDILAR. Babası Hasan Tahsin ile annesi Mihriban Ümran Hanım, teyze çocuklarıydı. Altı kardeştiler: Özer, Örsel, Şule Yüksel, Gonca Gülsel, Tuncer ve Çiğdem.

Tarih 29 Mayıs 1938. Kayseri. Şule Yüksel dünyaya geldi. Babası, Sümer Fabrikası’nda görevliydi. 6 yıl sonra görevinden ayrıldı. İstanbul’a yerleştiler. Bütün aile; anneanneler, babaanneler tüm akraba kadınları modern kıyafetler içinde, zarif ve şık giyiniyorlardı.

Şule Yüksel, Koca Ragıp Paşa İlkokulu’na giderken ailenin ekonomik düzeni bozuldu. Şenler çiftinin çocuklarına okul aile birlikleri yardım etti. Şule Yüksel, ortaokula kadar okuyabildi. Annesi kalp krizi geçirip yatağa bağlanınca okuldan alındı.

Artık evden çıkmıyor; temizlik yapıyor, yemek pişiriyordu. Arta kalan zamanlarında hep kitap okudu; ne bulursa onu okudu. Öyküler yazmaya başladı. Bunları Safa Önal’ın çıkardığı "Yelpaze" Dergisi’ne gönderdi. İlk yazarlığa burada adım attı.

Sonra Gökhan Evliyaoğlu, Peyami Safa gibi devrin ünlü isimlerinin bulunduğu "Yeni İstanbul" Gazetesi’nin gençlik köşesinde yazmaya başladı.

Bu arada gazetenin ilanlarını hazırlayan Yüksel Bey’den resim dersi aldı. Resim derslerini müzik dersleri takip etti. Ney ve kanun çalmayı öğrendi.

AĞABEY BASKISI

Ağabeyi Özer Şenler, Said-i Nursi’nin yakın çevresi içine girmişti. Ailesinin modern yaşamına; annesi ve kız kardeşlerinin örtünmemesine ve hele hele evde bile olsa kız kardeşlerinin erkek musiki hocalarından ders almasına çok kızıyordu. Bir gün evi terk etti.

Artık ağabeyi Özer’in yeni bir hayatı vardı. Dizinin dibinden ayrılmadığı Said-i Nursi, "Özer" adını da değiştirip "Üzeyir" koymuştu! Ağabey Özer Şenler’i, Said-i Nursi ile tanıştıran kişi ise, "Milliyetçiler Derneği"nden arkadaşı Nevzat Yalçıntaş’tı.

Şule Yüksel o günlerde áşık oldu. Lise öğrencisi mahalleli bir gence tutuldu. Aşk karşılıklıydı. Dört yıl flört ettiler.

18 yaşına bastığı gün iki aile yan yana geldi. Ancak bu söz kesme merasimi tatsızlıkla sonuçlandı. Müstakbel kaynanasının, oğlu ve geliniyle aynı evde yaşamak istemesi bu birlikteliğin sonunu getirdi.

Baba Hasan Tahsin Şenler bu teklifi kabul etmedi. Bu acı sonucu mutfakta öğrenen Şule Yüksel bayılıp kaldı.

Ve yıllar geçse de bu acı dünür olayını hiç unutamadı. Hatta çocuk sahibi olamamasını da bu olaya bağladı...

ERMENİ TERZİ

Annesi, aşkını unutması için Şule Yüksel’i Bakırköy’de bir Ermeni terzinin yanına çırak verdi. Gencecik yaşında her türlü elbiseyi dikebilecek düzeye geldi. Zamanla kalfalığa kadar yükseldi.

Ermeni ustasının Avrupa’dan getirdiği moda dergilerini elinden düşürmedi. Bu dergilerde gördüklerinden etkilenip ileride "Şulebaş Türban" tasarımı ortaya çıkaracağını kuşkusuz tahmin bile edemezdi...

Moda magazin dergilerini elinden hiç düşürmedi ama siyasi olaylara da ilgisiz kalmadı. 1950’li yıllarda başlayan Kıbrıs mitinglerine katıldı. Ata yurdunu unutmamıştı. Mitinglerde kürsüye çıkıp ağlayarak şiirler okudu.

27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra kurulan Adalet Partisi’ne katıldı. AP Bakırköy Gençlik Kolları, Edebiyat ve Kültür Kolu Başkanı oldu.

Faruk Nafiz Çamlıbel’in çıkardığı "Kadın Gazetesi"nde köşe yazmaya başladı. Asıl adı "Yüksel" idi. Ama kadın olduğunun anlaşılması için adının önüne "Şule" ekledi. O artık "Şule Yüksel Şenler" idi. O dönem siyasal görüş olarak aşırı milliyetçi Nihat Atsız’a yakınlaştı. Ama ağabeyi Özer’in (Üzeyir) hastalığı yaşamını değiştirdi.

OJELİ TIRNAKLAR

Ağabeyi sarılıktı. Annesi, kız kardeşleri hastanede başında beklediler günlerce. Ağabeyi kendine gelince onlardan son bir istekte bulundu: "Örtünün!"

Şule Yüksel sinirlendi: "Ağabey, neden bizden yapamayacağımız şeyler istiyorsun?"

Ağabeyi, "O halde Risale-i Nur toplantılarına katılın" dedi. Ağabeyin ölüm döşeğinde morale ihtiyacı vardı. Kabul ettiler. Risale-i Nur toplantılarına aileden ilk olarak Şule Yüksel Şenler gitti.

Bir evde beyaz örtüler içindeki on kadın, karşılarında başı açık, modern kıyafetli ve üstelik kendilerine göre hayli dekolte bir elbise içinde onu görünce çok şaşırdı.

Şule Yüksel eteğini çekiştirip, manikürlü ojeli parmaklarını saklayarak bir köşeye çekilip oturdu. Risaleleri dinlemeye başladı. Hiçbir şey anlamadı. Sıkıldı. Birkaç toplantıdan sonra kadınlardan biri, ojeli tırnaklarını "orangutan maymunlarına" benzetince çok utandı. Kendini "düzeltmeye" önce tırnaklarından başladı, artık oje yoktu.

Sonra kadınlar başını örtmesini istedi. O da, "ayıp olmasın" diye başını yarım örtmeye başladı.

"Ağabeyin çok iyi okuyor, bakalım sen nasıl okuyacaksın" diye eline risaleleri verdiler. Çok güzel okudu; kadınlar hayran kaldı.

Takdir edilmek, kabul görmek çok hoşuna gitti.

O günden sonra namaza başladı.

’KÜRT KARISI DİYECEKLER’

Yıl 1965...

Bir gün aynanın karşısına geçti:

Besmeleyi çekip örtündü. İçinden, "Ne kadar çirkin oldum" dedi. Bu kez saçının ön tarafı görünecek şekilde başörtüsünü bağladı. "Ne kadar iradesizim" diye kızdı.

Aynanın karşısında başörtüsünü tekrar tekrar çeşitli şekillerde bağladı:

"Besleme kızlara benzedim!"

"Hizmetçi kız oldum!"

"Herkes bana gerici, yobaz gözüyle bakacak!"

Ve sonunda...

Bugün moda olan "Şulebaş tipi türban" o gün, o aynanın karşısında ortaya çıktı. "Öyle şık bir tarzda örtünmeliyim ki herkes çok beğensin!"

Beklediği olmadı. En büyük tepki, anneannesi İkbal Hanım’dan geldi. İlk sözü, "Kürt karılarına benzemişsin" oldu!

Ağabeyi dışında tüm ailesi örtünmesine karşı çıktı. Ne olduğunu soranlara "Başı ağrıyor" dediler.

Yolundan dönmedi. Kadınlara başörtüsünü sevdirmek için çok uğraş verdi; farklı şık eşarplar dikti; biyeli, atkılı, tokalı özel başörtüler taktı. Çevresi tepki gösterdikçe o örtüsüne sarındı. Örtüsü bayrağı oldu.

PAPA’NIN GELİŞİNE KARŞI

Örtünmesiyle birlikte çalıştığı yayın organı da değişti. Yeni yayın organıyla birlikte artık davalar süreci de başlayacaktı. 26 Ocak 1967 tarihinde Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı "Yeni İstiklal" Gazetesi, Pakistan’da üniversiteye, ellerinde kitapları kara çarşaf içinde giden üç genç kızın fotoğrafını basıp, yanına da Şule Yüksel Şenler’in, "Müslüman kadınların örtünmesi şarttır" diyen yazısını koyunca, Türk Kadınlar Birliği dava açtı.

Şule Yüksel Şenler ilk kez mahkemeyle tanıştı. Ama bu son olmayacak; iki kez de cezaevine girecekti. Anadolu’nun her yanında seminerler vermeye başladı. Şule Yüksel gibi İstanbul’da yaşayan modern bir kadının örtünmesi, "itilmişlik duygusu" içindeki çevrelerde memnuniyet yarattı.

Her gün bir yerde panele katıldı. "Başı açık kadınlara laf atılıyor; oysa kapalı kadınlara ana-bacı gözüyle bakılıyor" diyordu.

Laf atan Müslüman erkeği değil de, laf yiyen Müslüman kadını düzeltmeye çalışıyordu!

Said-i Nursi hayranıydı. "Bugün" Gazetesi’nde Necip Fazıl Kısakürek, Said-i Nursi’nin evlenmeyişini ve sakal bırakmayışını eleştirince en sert tepkiyi o gösterdi.

Giderek radikalleşti. 1967 yılında Papa’nın Türkiye’ye gelmesine karşı çıkıp, "Ağlayın ey Müslüman kardeşlerim ağlayın" diye makale yazdı.

Ankara’da İmam Hatiplere ve İlahiyata Kız Yetiştirme Kursu açılmasını sağlayıp, müdür oldu.

Öğrencileri onun gibi "Şulebaş" türban takmaya başladı. Bu kurstan yetişen öğrencilerden biri de ünlü gazeteci Abdurrahman Dilipak’ın eşi Asiye Hanım’dı.

Tayyİp ErdoĞan İle Emİne HanIm’In evlİlİklerİnde arabulucu OLDU

Yaşadığı ilk aşk ve ilk hayal kırıklığının da etkisiyle yıllar sonra "Huzur Sokağı" adlı romanını yazdı. Bestseller oldu. Ünlendi.

Roman, "Birleşen Yollar" adıyla 1970’te sinemaya uyarlandı; yönetmen Yücel Çakmaklı’nın İslami içerikli ilk filmi oldu. Başrolde Türkan Şoray ile İzzet Günay vardı.

Başörtüsü sinemaya girmişti...

32 yaşındaki Yüksel Şule Şenler o yıl evlendi. Eşi, ilahiyat mezunu tiyatrocu Abdullah Kars idi. Şehir şehir dolayıp İslami tiyatro yapıyordu. Yani aynı zamanda dava arkadaşıydılar. Evlenmelerine Risale-i Nur talebelerinden Sait Özdemir vesile olmuştu.

Gelinliğin modelini Şule Yüksel Şenler çizdi. Kadın-erkek ayrı ayrı yapılan düğün, müziksiz ve danssız oldu. Davetiyelere ilk kez ayet ve hadis konmuştu. Konukların tesettüre uygun giyinmesi istenmişti.

Fakat:

Bu İslami düğün mutluluk getirmedi. Eşi, Şule Yüksel’i hep dövdü. Toplantılarda, "Eziyet gören kadının sabrettiği takdirde Allah katında büyük derecelere ulaşacağını" söyleyen Şule Yüksel’in dayanacak gücü kalmadı. Beş yıllık evlilik hüsranla bitti; boşandılar.

KOCA BASKISI

Hayat devam ediyordu. Koca baskısından kurtulmuştu. Tekrar panellere gitmeye; gazetelere, dergilere yazmaya başladı.

"İdealist Hanımlar Derneği"ni kurdu. Manevi başkanı oldu.

Derneğe gelen genç kızlar arasında, Emine Gülbaran (Erdoğan) da vardı. Recep Tayyip Erdoğan ile Emine Hanım’ın evliliklerinde arabulucu olan isim de Şule Yüksel Şenler’di.

Bu arada ikinci evliliğini yaptı. Eşi Kanada’da yaşamış bir maden mühendisiydi. Daha önce evlenmiş ama eşini kaybetmişti. Bir kızı vardı. (Şule Yüksel Şenler, üvey kızının yaşamına saygısından dolayı, eşinin adının yazılmasını istemedi.)

Şule Yüksel Şenler için damat adayının en önemli özelliği, namazında niyazında olmasıydı.

Evlendiler. Bakırköy’de dubleks bir apartman katına yerleştiler. Eşi dolayısıyla yeni çevre edindi. Yeni çevre, Nakşibendi İsmailağa Cemaati’ydi.

Burada tanıştığı kadınlardan; simsiyah çarşaf giyen Dr. Sevim Asımgil, yaşamında ikinci radikal değişime neden oldu.

"İslamiyet’ten soğutuyor", "Mümkün değil çarşaf giymem" diyen Şule Yüksel Şenler bir gün kara çarşafa giriverdi.

Modern başörtüsüyle başlayan süreç, kara çarşafa gelip dayanıvermişti. Tercih kendinindi kuşkusuz. Ama ortada bir reel durum da yok muydu?

Ağabeyinin isteğiyle Nurcu olup türban takan Şule Yüksel Şenler, bu kez eşinin isteğiyle Nakşibendi olup kara çarşafa girivermişti!

KARA ÇARŞAF GİYİYOR

Türban takarak modern hayat sürdüren çevresini şaşırtan Şule Yüksel Şenler, bu kez kara çarşafa girerek türbanlı arkadaşlarını hayretler içinde bıraktı. Türbanlı arkadaşlarından koptu. Eşiyle ve üvey kızıyla Fatih Çarşamba’ya yerleşti. Milli Gazete’deki yazılarına son verdi.

Bir gün Başbakan Erdoğan’ın dünürü, gazetenin başyazarı Sadık Albayrak İsmailağa Cemaati şeyhi Mahmut Hoca’ya gelerek, Şenler’in tekrar Milli Gazete’de yazması için izin istedi.

Şeyh Mahmut Hoca, istiharede olan Şenler’in durumuna göre, belli konularda yazmamak üzere izin verebileceğini söyledi.

İki erkek Şule Yüksel Şenler hakkında karar verirken; o dönemde Şule Yüksel Şenler’in derdi başkaydı.

İkinci kocası da fiziki şiddet uyguluyordu. Her seferinde şeyhine koşuyor ama Mahmut Hoca, "Hele sabret" diyordu. 11 yıl sabretti. Boşandı. Boşanmasıyla birlikte, İsmailağa Cemaati kendisiyle tüm ilişkisini kesti! Yapayalnız kaldı.

AKIL HASTANESİNDE

Annesi Ümran Hanım vefat etmişti. Babasının yanına taşındı. Zaman Gazetesi’nde köşe yazarlığına başladı. Sorunlar yakasını bırakmadı. Babası Hasan Tahsin ağır psikolojik hastaydı; hafızasını kaybetmişti. Bir gün evden çıktı ve geri dönmedi.

Akıl hastası Hasan Tahsin’i vatandaşlar, Bakırköy Akıl Hastanesi’ne götürdü. Hastanede diğer hastalardan dayak yiyen Hasan Tahsin vefat etti.

Aynı hastalık Şule Yüksel Şenler’e de bela oldu. Hafızasını kaybetti. Kimseyi bilemedi ve tanıyamadı. Kıblenin nerede olduğunu, namazda hangi duaları hangi sırayla okuyacağını soruyordu hep.

Aynı zamanda uyuyamıyor; sabaha kadar ağlıyordu. Doktorlar sürekli uyuttular. Bu ağır yorucu hayat beynini, vücudunu yıpratmıştı. Kimbilir belki de akraba evliliği sonucuydu çektiği bu ıstıraplar? Tedavisi bugün hálá sürüyor...

Allah şifa ve uzun ömür versin...

SONUÇ

Şule Yüksel Şenler’in yaşamı, aslında toplumsal hayatımızın dönüşümüyle paralellik gösteriyor; yani Türkiye bugünlerde "ağabey" baskısı altında örtünüp örtünmemeyi tartışıyor.

Bundan sonra nelerin yaşanacağını Şule Yüksel Şenler’in yaşam hikáyesi anlatıyor zaten.

Soner Yalçın / Hürriyet

marita
03-02-2008, 17:36:10
Şule Yüksel Şenler'in yaşantısındaki biyografik kesitlerin illa negatif anlaşılması gerektiğine,baba -abi-eş-mahalle baskısı gibi,inanmıyorum.Özelliklede entellektüel olarak tabir ettiğimiz kişiler sözkonusu ise.
Ne istediğini bilen,kendini öyle yada böyle geliştirmiş,inandığı ideolojileri sessiz kalmayarak destekleyen bir kişinin örnek gösterilmesi ve "baskı sonucu neler yaşanabilineceği" gibi köşe yazıları ve yayınlar kimseyi haklı çıkarmaz.Bu tür örneklerle çaba sarf edilmesi ("Control freak") ,çok zayıf,gereksiz bir dayanak.
Her konuda karşı çıkabilecek bir iradaye sahip,sabır sınırının aşılması sonucu evliliklerini noktalama kararından çekinmeyen insan,birilerinin baskısı sonucu dininin gereklerini yerine getirmeye başlar,dinine kimseye aldırış etmeden yürekten bağlanır.Olay bu kadar basit midir yani?İnsanlar kendi iradeleriyle bir seçim yapmış,bir yola başkoymuş,içindeki taa derinlerde bir yerde yatan gizli arzularını dışa vurmuş olamazlar,öyle değilmi?

Dikkatinizi çekim:baskı sonucu yapılmış seçimler bir süre sonra,bazı etkenlerin azalması veya yok olması nedeniyle,kişiyi aslına döndürür.Şule Yüksel hn örneğinde,kişi hayatta yalnız kalmasına rağmen inandığı ve benimsediği varoluş sebebimizi,hasta haliyle dahi sürdürme çabası içinde.
Allahtan başka kimseye hesap vermeyeceğini,verilmeceğini herkes gibi bildiğinden eminim.

Mutlaka başkalarının etkisindedirler.Yani "koyun" muamelesi yapılıyor.Ve mutlak surette kurtarılmalılar.Kurtarmak ,haklarını korumak çağdaş laik demokratik devlet bilincini taşıyanlara kalmıştır.

Oysa o kadar çok hayat hikayeleri varki.Çok farklı çevreye girmekle başlar,farklı ideoloji ve yaşam tarzı ile sürer,birilerinin "baskısı sonucu" dini örneklerin tam zıttı olan yolu seçer,yine evliliklerinde dayak yemekten kurtulmaz,sonuc hüsran olur.Bu durumda kişi kendimi bir seçim yapmıştır?Yoksa onun için seçim yapılmışmıdır?

Hukuk devleti konusuna gelince:din ve dini sembollerin özgürlüğü kılık kıyafet yasası ile çakışıyorsa,bunun yasal yollarını aramak ,yasallaştırmak tehlike arz etmez.Birilerinin özgürlüğü,diğerlerinin özgürlüğünü kısıtlamadığı süre özgürlüktür.Kompleks ve anksiyete ,gerçek dışı hayal kurma ve inanma psikiyatrik alanlarda geçerlidir.Hukuk için önce bireysel temel insan hakları,sonrada toplumun çıkarları geçerli olmalı değilmi?
Korkulan,beklenen ve öne sürülen iddialar doğru olsaydı,neden yasal yollarla uğraşılsınki?Tıpkı iran daki molla rejiminin ,bir zamanlar "şah"ı devirerek yönetimi ele geçirdiği gibi bir yol izlemesine engel varmı?Devletin başındaki siyasi bir parti ,bir tehlike olarak nitelendirecek derecede güce ve yandaşlara ve üstelik farklı hedeflere "saman altı "sahip olmasına rağmen,korkulanın aksine sadece "türban" konusunda - kapalı kızlarımızın eğitim ve din özğürlüğünün korunması için -ısrar ediyorsa,o zaman karşı çıkanların çok farklı amaçların peşinde olduğunu düşünmekten başka bir seçenek kalmıyor.


Devam edecek....

Tangör Evren
03-02-2008, 17:45:50
Yorumsuz...


Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, AKP ve MHP tarafından hazırlanan Anayasa değişikliği önerisinin üniversitelerde türbanı serbest bırakamayacağını belirterek, "Anayasanın temel ilkeleri bulunduğu sürece, isterseniz ‘Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir’ diye bir hüküm koyun bu da yeterli ve türbanın serbest bırakıcı bir hüküm haline gelmez" dedi.
Bir televizyon programında konuyla ilgili açıklamalarda bulunun Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili olarak, dinsel örtünmenin aynı zamanda eşitlik ilkesine de aykırı olduğu şeklinde bir karar verdiğini anımsattı.
Anayasa’nın 10. maddesinde yapılmak istenen değişikliğin türban serbestisini zaten getirmediğini belirten Kanadoğlu 42. maddenin 6. fıkrasına eklenecek olan, “Kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir" hükmüne dair de şu değerlendirmede bulundu:

-"42. MADDENİN DİĞER HÜKÜMLERİ GÖZDEN KAÇIRILIYOR"-
“Bunu ekledikleri zaman 42. maddenin diğer fıkraların da önem kazandığını da görürüz. Göden kaçırılan iki fıkra var. Bu fıkralardan bir tanesi ’Eğitim ve öğretim Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre devletin gözetim ve denetimi altında yapılır’ hükmünü düz enleyen 3. fıkra. 4. fıkra da ’Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz’ diyor. ‘Anayasaya sadakat’ borcu dediğiniz zaman, Anayasa’nın temel ilkelerini düşündüğünüz zaman, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda eğitimin yapılacağını düşündüğünüz zaman eklenmek istenen fıkranın da güttükleri amaca uymayacağı açıktır.
Şimdi bunu şu amaçla getirebilirler: ‘Ben yüksek 17. maddesine belirli bir ekleme yaparım. 42. maddeye dayandırarak oradaki sınırlamayla bunu belirle hale getiririm ve bununla ben türbanı sağlarım.’ Amaç budur. Bu amacı gerçekleştirmek için bunları yapmanın da bir anlamı yok. Bu olsa da olmasa da siz 17. maddeye bu fıkrayı eklerdiniz. Eklerdiniz de ne olurdu? Gider Anayasa Mahkemesi’nde iptal edilirdi. Bunu getirdiniz koydunuz 6. fıkra olarak. Bu Anayasanın temel ilkeleri bulunduğu sürece, isterseniz bu fıkraya ‘Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir’ diye bir hüküm koyun bu da yeterli ve türbanın serbest bırakıcı bir hüküm haline gelmez."

-"CUMHURBAŞKANI TARAFSIZ DEĞİL"-
Kanadoğlu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün türbanla ilgili düzenlemenin referanduma götürülebileceği açıklamalarını da Cumhurbaşkanının tarafsızlık ilkesiyle bağdaşmadığını ileri sürdü. Kanadoğlu, “Her şeyden önce laik cumhuriyeti korumak görevi için yemin etmiştir. Görevi Türk milletini birliğini temsil etmek yönüyle bu birliğin bozulmaması sağlamaktır. Siz ‘Cumhurbaşkanı olarak böyle bir konu önüme geldiğinde ben bunu referanduma götürürüm’ dediğiniz anda bu tarafsızlık ilkesini bir tarafa bırakmış olursunuz. Temel hak ve özgürlükler referanduma götürülmez. Götürülemeyecek bir şeyi ‘ben götürürüm’ dediğiniz anda gerçek hukuk bilinci ve etiği olan herkes buna karşı çıkar böyle bir şey olmaz" dedi.

marita
03-02-2008, 21:51:45
Konu ile ilgili yapmış olduğum yoruma devam etmek isterim.....

Önce eklemem gereken bir husus daha var:bir çok kişi örtünmek konusunda kuran-ı kerim ile ilgili açıklamalarda bulunuyor.
1.Konu müslüman dininde "başınızı "örtün yada örtmeyin var yada yok değil.
2.Herşeyden önce Nüfus Cüzdanının ,Din bölümünde "İslam" yazması =(eşittir) Kuran 'dan rastgele bir cümlenin mealini veya tefsirini yapma yetkisi vermez .Ayrıca dinimizde yalnız Kuran da yazan ayetler değil,aynı zamanda Peygamberimizin hadis'leride büyük önem taşıyor.Dinimizde ikiside birbirinden ayrılamaz iki değerlerdir.Hadisleri hiçe saymak,baz almamak,Peygamberi yani Dini tanımamak demektir.(Kelimeyi Şehadeti bilen bilir).
Bu mini din dersinden sonra,
3.Bunca asırlık dinin uygulaması yanlış olmuş,kimse anlamamış,ısrarla yanlış yapılmaya devam ediliyorda,sadece üstün zekalı bir kaç kişimi gerçekleri görmüştür?
4.Tartışmaların "din ile ilgisi yok,bende mülümanım,ailemde kapalı var",sadece siyasi görüş ve simgelere karşıyız,anayasaya aykırı gibi sözlerle devam etsede.
Asıl tartışmanın büyütülmesinin,rahatsızlığın nedeni İslamiyet.
Konunun etrafında dolanıp duruluyor.
Anayasada fikir özgürlüğü maddesi var unutmayın.Açık konuşmadıktan sonra çözüme varılamaz.
5.Tekrar belirtmekte fayda var:Ben sözkonusu partiyi savunmak yada savunmamak derdinde değilim.
Çifte standartlara karşıyım.Bir TV proğramında izledim (bu konu ile ilgili her programı izliyorum,özellikle dinci olmayanları;tarafsız,kendi yorumlarımı yaparak):herkes eleştiri yapıyor,herkes tüm dindar-başı kapalı-"beyni kapalı" insanlarımızı bir yerlere (siyasi parti-faşizm-terör grupları-çağdışı-atatürk düşmanı-mollacı-gamalı haç-radikal-....)dilediği gibi ,genelleme yaparak,uydurmaya çalışıyor.Açıklamayapmak yada hakları savunmak isteyen kişilerin ,ya sözleri kesiliyor,ya genelleme yapılmasına itiraz ediliyor,yada tamamen çarpıtılıyor.
Bu mu laiklik,bu mu demokrasi,bu mu özgürlük,eşitlik ilkesinin öğrettikleri.


Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili olarak, dinsel örtünmenin aynı zamanda eşitlik ilkesine de aykırı olduğu şeklinde bir karar verdiğini anımsattı.


Buyrun burdan yakın.Şimdide dinsel örtünme eşitlik ilkesine aykırı .Anayasada hangi ilkeye , ülkemizin asıl ve en çok mensubu olan dinimizin gereğini yapmakla,aykırı düşmüyoruz?

6.Bu tartışmalardan asıl yararlanacak olanlar, ülkemizi bölmek için fırsat kollayanlar olacaktır.Kışkırtarak,işi yokuşa sürerek gerilime sebebiyet vermekle,daha sonra "bakın biz size demiştik,bunlar dini alet ederek farklı niyetler peşinde ...." diyebilme zevkine erişebileceğini zannedenler,yanlış hesabın kendilerine zarar vereceği ihtimalini göz ardı etmesinler.

mehmet emin sezen
04-02-2008, 01:21:04
Dış güçler PKK terörü ile bölemedikleri karıştıramadıkları ülkemizi Kürt Türk kavgasını Askerimizin kararlı tutumu sayesinde gerçeklestiremeyenler,Alevi Suni catışması çıkaramayanlar,Simdi durduk yerden ünüversitelerimizi karıştırıp ülkemizin huzurunu bozmaya halkı ikiye bölmeye çalısıyorlar.

unbelievable
04-02-2008, 20:48:53
Güzel bir soru."Sizinkide dertmi?"dedirtecek tarzda.

Ramazanda bu saydıklarınızı yapamanıza mani olan bir durum yok.Varsada bulunduğunuz ortamdan kaynaklanıyordur. Buna yasak değil,çevreye saygı denir.
Bugüne kadar hiristiyan arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını görmedim.:rolleyes:

Yoksa böyle bir yasamı çıktı?:o

Bu yazdıklarınızdan müslüman olup da namaz kılmayan ya da oruç tutmayanlara karşı ne kadar tahammülsüz olduğunuz anlaşılıyor,mademki inanç özgürlüğü; çevreye saygı diye bişey olamaz, isteyen ramazanda sokakta sigara da içer yemek de yer eğer çevrenin baskısı nedeniyle bu yapılamıyorsa bunun adı çevreye saygı değil, dinin yanlış olarak kullanılan toplumsal baskı işlevi olur.

Kaldı ki arkadaş yasak diye bi terim kullanmamış sadece izmir dışında bütün anadoluda olan ramazandaki fiili durumu belirtmiş,gerçekten de ramazanda tüm yurtta sokakta birşey yendiği ya da içildiği zaman insanlar kötü kötü bakıyorlar, laf atıyorlar (ben de daha orta 1 ya da 2 ye giderken , ramazanda , ben sokakta elimde birşeyler yiyerek akşam üzeri okuldan eve dönerken sakallı bir amca sen niye oruç tutmuyorsun demişti) kimi yerlerde de dayak atıyorlar bu da insanların sokakta yiyip içememesine neden oluyor, elbette saygı duyduğu için de sokakta yiyip içmeyenler de vardır ama çoğunluk baskıdan dolayı yiyip içmiyor, kimse de saygı duymak zorunda değil, ayrıca senin oruç tutmanı engellemiyor bu kişiler ya da orucunu zorla bozdurmuyorlar, o halde sana saygısızlık yapmıyorlar, o zaman sen de onlara saygısızlık yaparak sokakta yeme içme özgürlüğüne müdahale etmeyeceksin ya da senin anlayacağın şekilde başka bir dine inanma ya da inanmama özgürlüğüne ya da müslümansa da dinin gereğini yerine getirip getirmemekteki özgürlüğüne müdahale etmeyeceksin.

Bugüne kadar hiristiyan arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını görmedim.:

Bunun zıt anlamından müslüman arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını gördüm sonucu çıkar ki ben de diğerlerinden baya ucuz ve üniversiteyi kazandırıyor, en iyisi diye fethullah gülenin dershanesine gitmiştim,ramazan boyunca kantin kapalıydı, hafta sonları ben de oruç tutmak zorunda kalıyordum.Madem ki demokrasi inançlara saygı o zaman bir eğitim kurumunda ramazanda kantin kapanmayacak kapanıyosa da kimse niye türban serbest bırakılmıyo diye ağlamayacak.

avmuratsahin
04-02-2008, 22:05:49
Emre Aköz`ü çok severim uzun süre önce yazılmış bir yazı inanca saygı demiş iken;

"Ikınmanın' bu kadarı

Genç, tecrübesiz, epeyce bilgisiz olup, iki satır yazabilmek için kanaat önderlerinden işaret bekleyenlerin ('liderini takip et'); düşünmeden, soruşturmada, bir kez dahi "acaba" demeden şu "mahalle baskısı" hokkabazlığının üstüne atlamasını olağan karşılıyorum.

Ama yaşını başını almış, epey mürekkep yalamış, tecrübe sahibi olanlar da aynı şeyi yapmıyor mu? İşte ona aklım pek ermiyor. Yoksa arkada bırakılan yıllar, onları zihinsel açıdan tembelleştiriyor mu?

"Bizim çocuklar ortaya bir laf atmış, bari ben de bir iki örnek vereyim, gündemin dışına düşmeyeyim" mi diyorlar?

Efendim beni böyle düşündüren Mehmet Ali Kışlalı oldu. Kışlalı 1961'den beri her yıl Mut'tan geçerek Mersin Taşucu'na gidermiş. (Radikal, 26 Eylül)
Sanırım temmuz ve ağustos aylarında güney illeri hayli sıcak olduğu için eylülü tercih ediyor Kışlalı.

Geçenlerde aynı seyahati yinelemiş. Bir cuma günü (14 ya da 21 Eylül olsa gerek) öğle saatlerinde Mut'ta mola vermiş. Çevresi namaza gelmiş insanların otomobilleriyle dolu olan caminin (Lal Ağa Camii olabilir mi?) hemen yakınındaki lokantada yemek yiyecek...

Lokantacı, mahcup bir şekilde, "Benim için önemli değil, yanlış anlamayın ama yemeğinizi dışarıda değil de içeride yeseniz, bir olay olup rahatsızlık duymanızı istemem..." demiş.

Kışlalı "Uyarısını anlamakta güçlük çektim" diye yazıyor, "Tam 46 yıldır, her sene geçtiğimi ama böyle bir durumla hiç karşılaşmadığımı söyledim."
Sonuçta yemeğini içeride yiyor.

Ve kıssadan hisse olarak, şeriatın, bir çiçeğin fark edilmeden büyümesi gibi, ağır ağır gelmekte olduğunu saptıyor.

Şeriat geliyor mu gerçekten? Ben bu yazıda onu tartışacak değilim.
Sadece Kışlalı'nın yazısındaki bir iki noktaya değinmek istiyorum. Aklıma takılan sorular var.

1) Şu anda kullandığımız takvime göre ramazan her yıl 10 gün geriden başlar ve yuvarlak hesap 36 yılda bir aynı döneme denk gelir. Eğer yukarıda değindiğim (tatil, sıcak) nedenlerden dolayı Kışlalı, Taşucu'na eylül aylarının başında ya da ortasında gidiyorsa... 36 yıldır ramazan ayında Mut'tan geçmemiş demektir.

En son 1971 ramazanında geçmiş olabilir ama bilemiyoruz: Belki de o tarihte Mut'ta durmadı. Ya da durdu da, yemek yemedi.
Ayrıca lokantacıya, "Ama geçen yıl (ya da 'evvelki') böyle bir uyarı yapmamıştınız, yine ramazandı ve ben yemeğimi dışarıda yemiştim" demediğine göre... Belli ki en azından iki yıldır böyle bir 'ramazan-yemek' çakışması olmamış. Dolayısıyla, eğer varsa, 'değişimi' anlayabilecek, 'karşılaştırma' yapacak konumda değil.

2) Anadolu kasabalarındaki lokantacıların çoğunluğu, ramazanda dükkanı kapatır. Bunun çeşitli nedenleri vardır: a) Kendileri de dindardır, b) Müşteri sayısı azalır, c) Fırsattan istifade biraz dinlenirler, d) Boya-badana gibi işleri ramazanda yaparlar.
Dolayısıyla Kışlalı'nın ramazanda Mut'ta açık lokanta bulması şanslı olduğunu gösterir. Tek şanssızlığı dışarıda değil de içeride yemesidir.
3) Adabımuaşeret, yani görgü kuralları, mesela bir erkeğin kadının solunda yürümesinden ya da otobüste-uçakta bağıra çağıra konuşmamaktan ibaret olmasa gerek.

İlkokulu bitirdiğimden beri oruç tutmuyorum. Ancak Kışlalı'nın yerinde olsaydım, zaten "dışarıda" yemek istemezdim. Cuma namazına Müslümanlar ayrı bir önem verirler. Onların karşısında, ramazan günü, soğuk hoşafa kaşık çalmayı uygun bulmam.

Bir iftara davetliysem, nasıl olsa oruç tutmuyorum diye ezan okunmadan, niyetliler oruçlarını bozmadan iftariyeliklerden atıştırmam.
Davranışımın sebebi korku ya çekinme değildir. Tam tersine mutlu olurum. Benzeri bir özeni diğer dinlerden olan insanlara da (elbette bildiğim kadarıyla) göstermeye çalışırım.
Dedim ya, benim için bu bir adabımuaşeret meselesidir. Ama belli ki Kışlalı ile aynı frekansta buluşmuyoruz.

Yine de itiraf edeyim: 'Mahalle baskısı' illüzyonunu ispat edeceğim diye, böylesine azimli bir ıkınmayı anlayabilmiş değilim. En azından sağlığa zararlı...

Emre Aköz - Sabah

unbelievable
04-02-2008, 22:33:23
Emre Aköz`ü çok severim uzun süre önce yazılmış bir yazı inanca saygı demiş iken;

"Ikınmanın' bu kadarı

Genç, tecrübesiz, epeyce bilgisiz olup, iki satır yazabilmek için kanaat önderlerinden işaret bekleyenlerin ('liderini takip et'); düşünmeden, soruşturmada, bir kez dahi "acaba" demeden şu "mahalle baskısı" hokkabazlığının üstüne atlamasını olağan karşılıyorum.

Ama yaşını başını almış, epey mürekkep yalamış, tecrübe sahibi olanlar da aynı şeyi yapmıyor mu? İşte ona aklım pek ermiyor. Yoksa arkada bırakılan yıllar, onları zihinsel açıdan tembelleştiriyor mu?

"Bizim çocuklar ortaya bir laf atmış, bari ben de bir iki örnek vereyim, gündemin dışına düşmeyeyim" mi diyorlar?

Efendim beni böyle düşündüren Mehmet Ali Kışlalı oldu. Kışlalı 1961'den beri her yıl Mut'tan geçerek Mersin Taşucu'na gidermiş. (Radikal, 26 Eylül)
Sanırım temmuz ve ağustos aylarında güney illeri hayli sıcak olduğu için eylülü tercih ediyor Kışlalı.

Geçenlerde aynı seyahati yinelemiş. Bir cuma günü (14 ya da 21 Eylül olsa gerek) öğle saatlerinde Mut'ta mola vermiş. Çevresi namaza gelmiş insanların otomobilleriyle dolu olan caminin (Lal Ağa Camii olabilir mi?) hemen yakınındaki lokantada yemek yiyecek...

Lokantacı, mahcup bir şekilde, "Benim için önemli değil, yanlış anlamayın ama yemeğinizi dışarıda değil de içeride yeseniz, bir olay olup rahatsızlık duymanızı istemem..." demiş.

Kışlalı "Uyarısını anlamakta güçlük çektim" diye yazıyor, "Tam 46 yıldır, her sene geçtiğimi ama böyle bir durumla hiç karşılaşmadığımı söyledim."
Sonuçta yemeğini içeride yiyor.

Ve kıssadan hisse olarak, şeriatın, bir çiçeğin fark edilmeden büyümesi gibi, ağır ağır gelmekte olduğunu saptıyor.

Şeriat geliyor mu gerçekten? Ben bu yazıda onu tartışacak değilim.
Sadece Kışlalı'nın yazısındaki bir iki noktaya değinmek istiyorum. Aklıma takılan sorular var.

1) Şu anda kullandığımız takvime göre ramazan her yıl 10 gün geriden başlar ve yuvarlak hesap 36 yılda bir aynı döneme denk gelir. Eğer yukarıda değindiğim (tatil, sıcak) nedenlerden dolayı Kışlalı, Taşucu'na eylül aylarının başında ya da ortasında gidiyorsa... 36 yıldır ramazan ayında Mut'tan geçmemiş demektir.

En son 1971 ramazanında geçmiş olabilir ama bilemiyoruz: Belki de o tarihte Mut'ta durmadı. Ya da durdu da, yemek yemedi.
Ayrıca lokantacıya, "Ama geçen yıl (ya da 'evvelki') böyle bir uyarı yapmamıştınız, yine ramazandı ve ben yemeğimi dışarıda yemiştim" demediğine göre... Belli ki en azından iki yıldır böyle bir 'ramazan-yemek' çakışması olmamış. Dolayısıyla, eğer varsa, 'değişimi' anlayabilecek, 'karşılaştırma' yapacak konumda değil.

2) Anadolu kasabalarındaki lokantacıların çoğunluğu, ramazanda dükkanı kapatır. Bunun çeşitli nedenleri vardır: a) Kendileri de dindardır, b) Müşteri sayısı azalır, c) Fırsattan istifade biraz dinlenirler, d) Boya-badana gibi işleri ramazanda yaparlar.
Dolayısıyla Kışlalı'nın ramazanda Mut'ta açık lokanta bulması şanslı olduğunu gösterir. Tek şanssızlığı dışarıda değil de içeride yemesidir.
3) Adabımuaşeret, yani görgü kuralları, mesela bir erkeğin kadının solunda yürümesinden ya da otobüste-uçakta bağıra çağıra konuşmamaktan ibaret olmasa gerek.

İlkokulu bitirdiğimden beri oruç tutmuyorum. Ancak Kışlalı'nın yerinde olsaydım, zaten "dışarıda" yemek istemezdim. Cuma namazına Müslümanlar ayrı bir önem verirler. Onların karşısında, ramazan günü, soğuk hoşafa kaşık çalmayı uygun bulmam.

Bir iftara davetliysem, nasıl olsa oruç tutmuyorum diye ezan okunmadan, niyetliler oruçlarını bozmadan iftariyeliklerden atıştırmam.
Davranışımın sebebi korku ya çekinme değildir. Tam tersine mutlu olurum. Benzeri bir özeni diğer dinlerden olan insanlara da (elbette bildiğim kadarıyla) göstermeye çalışırım.
Dedim ya, benim için bu bir adabımuaşeret meselesidir. Ama belli ki Kışlalı ile aynı frekansta buluşmuyoruz.

Yine de itiraf edeyim: 'Mahalle baskısı' illüzyonunu ispat edeceğim diye, böylesine azimli bir ıkınmayı anlayabilmiş değilim. En azından sağlığa zararlı...

Emre Aköz - Sabah


Satılmış bir gazeteden çıkan ıkınılmış bir yazı.

Harun Gür
04-02-2008, 23:30:44
Yargıtay'dan türban tepkisi"Yasama yetkisi laiklik ilkesine dokunmaya izin vermez"

04.02.2008 19:49http://www.haberturk.com/kuturesim/yargitayyyykckk.jpg

Yargıtay'da bugün gerçekleştirilen emeklilik töreninde türbana sert eleştiriler geldi. Yargıtay Başkanvekili Şirin: "Yasama yetkisi laiklik ilkesine dokunmaya izin vermez. Yasama laikliğe dokunamaz. Laiklik zayıflatılamaz" dedi...

Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun 28 Eylül 2007'de yayımladığı bildiriyi anımsatarak, ''Başkanlar Kurulu, Cumhuriyetin temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceğini, laiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilmez olduğunu belirtmiştir'' dedi.

Şirin, yaş haddinden emekliye ayrılan 2 Yargıtay üyesinin veda töreninde yaptığı konuşmada, emekli olan 2 arkadaşıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde 1960 yılında birlikte okuduklarını söyledi.

Arkadaşlarına seslenen Şirin, şöyle konuştu:
''İstanbul Hukuk Fakültesi'nin içinde ne örtünme ihtiyacını duyan bir kızımız vardı, ne de kapıda 'örtünmeliyim', 'dini inancımın gereği budur' diye eyleme giden bir kişi vardı. Hiçbirisi mevcut değildi. Türkiye'de 3 üniversite vardı. Her birisi çağdaş görünümleriyle, o mükemmel tavırlarıyla, o coşkulu ve birbirini katiyetle ayırmayan giysileriyle eğitimlerini sürdürdüler. Ne oldu o bizim üniversitelerimize? Bugün kapılarında 'inancımın gereğidir' diye bar bar bağırılıyor ve 'inancı gereğidir' diye o bağırmalara kendi anlayışları doğrultusunda destek verenler, bugün Türkiye'nin gündemini sadece ve yalnız diğer gündemleri unutarak ya da gerilere öteleyerek, anayasa ve yasa değişikliklerini konu ediyorlar.''

-''SÖZLER DUYULMALI VE DİNLENMELİDİR''-

Anayasa'nın özünü teşkil eden başlangıç bölümündeki kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmediğini ifade eden Şirin, ''Medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu hükmü bugün acaba ne durumda?'' diye konuştu.
Anayasa değişikliği hazırlıkları evresinde Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun 28 Eylül 2007 tarihinde yayımladığı bildiriden bölümler okuyan Şirin, şunları söyledi:
''Başkanlar Kurulu, orada, Anayasa'nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunmuş gibi görünse bile, başka maddelerde yapılacak değişikliklerle Cumhuriyetin temel ilkelerinin, zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceğini, Cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan laiklik ilkesinin ve Yüksek Mahkeme kararlarıyla çerçevesi çizilmiş olan laiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle
kabul edilmez olduğunu belirtmiştir.

Bugün Yargıtay bu sözlerinin arkasındadır, hukuken arkasındadır, hukuki eylemlerle de arkasında olacaktır.''
Şirin'in bu sözleri, salonda uzun süre alkışlandı. Osman Şirin, yasama, yürütme ve yargının kalp, beyin ve akciğer olarak düşünülebileceğini belirterek, ''Bunların birbirine hasım olduğu düşünülebilir mi?'' diye sordu.
Anayasa'da uygar işbirliğinden bahsedildiğini ifade eden Şirin, ''Sözler duyulmalı ve dinlenmelidir'' dedi.

Habertürk

marita
05-02-2008, 00:12:20
Hafıza zayıflığı için aynı pencerede bulunmasında fayda var.


Benim derin din ve hukuk kültürüm yoktur.Anlamadığım birşey var.
Deniyor ki;İNANCA SAYGI. Demirel'in dediği gibi:Eyi..Tamam.
"İnanmak" inançsa,"İnanmamak"ta bir inançtır.Öyle mi?Öyle..
O halde nerede benim "Ramazanda içki,sigara içme ve yemek yeme hakkım"
Niye bu hakkıma saygı yok?
Bu meseleyi bir türlü çözemiyorum.


Yanıt:

Ramazanda bu saydıklarınızı yapamanıza mani olan bir durum yok.Varsada bulunduğunuz ortamdan kaynaklanıyordur. Buna yasak değil,çevreye saygı denir.
Bugüne kadar hiristiyan arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını görmedim.


Eleştiri:
(Sadece karşı çıkmış olmak için yazılmış herhalde.)

Bu yazdıklarınızdan müslüman olup da namaz kılmayan ya da oruç tutmayanlara karşı ne kadar tahammülsüz olduğunuz anlaşılıyor,mademki inanç özgürlüğü;
Anlamsız.Yazılandan bu sonuç çıkartılmışsa,çok yazık derim.Ama şunu belirtim: "inançsızlık da bir inanç yazan üye" için verilmiş cevap "mani olan bir durum yok" nasıl namaz-oruç - tahammülsüzlük merak ettim.Üstelik kişi "müslümanım,ama uygulamıyorummu demiş:D ?


Kaldı ki arkadaş yasak diye bi terim kullanmamış sadece izmir dışında bütün anadoluda olan ramazandaki fiili durumu belirtmiş,
Böyle bir iddiası var gibi cümle kullanılmamıştır.Bir hak aranıyorsa eğer,sonuç olarak birseylerin yasaklandığı kanaatindedir kişi.Ayrıca kişinin anadoluda yaşadığı ,"haksızlığa" uğrayan vatandaşın sözcüsü olduğu,iki kelimeden anlaşılabilmiş.Ama benim cevabım anlaşılamamış.


Bugüne kadar hiristiyan arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını görmedim.:

Bunun zıt anlamından müslüman arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını gördüm sonucu çıkar ki
Yine yanlış yerde yanlış meal .Cümle aynen okunduğu gibi.Yani,anlamayana:Farklı inançta olanlara baskı yapılmıyor.Nerden çıkarıyorsunuz?İsteseydim açık bir şekilde yazardım.Benim dolaylı yazmak gibi bir korkum hiç olmadı bugüne kadar.


Madem ki demokrasi inançlara saygı o zaman bir eğitim kurumunda ramazanda kantin kapanmayacak kapanıyosa da kimse niye türban serbest bırakılmıyo diye ağlamayacak.
Demokrasi İslamiyeti yaşamaya gelince ön plana çıkarılmıyor ,islami çevreden rahatsızlık duyulunca çok önemli bir kelime haline getiriliyor. Armutlarla elmaları karıştırmak gibi.Kantin veya yeme-içme özgürlüğü ile ilgili anayasada bir madde henüz yok.Ama Türban'a gelince Anayasada kendi içinde çelişen maddeler tartışılmakta.


Bu kadar uzatmamın nedeni okumak =okumak değil.
Yazdıklarım aynen ilk yazdığım gibi anlaşılmalı.Farklı yönde eleştirmek isteseydim, 3.üncü şahısların tefsirine fırsat vermezdim.

Bu yanıtım sadece çarpıtılmış bir yazı için bir açıklamadır.

Tangör Evren
05-02-2008, 16:31:54
Sayın Marita ;
Sadece tek bir soru , iletinizdeki
''
Alıntı:
Bugüne kadar hiristiyan arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını görmedim.:

Bunun zıt anlamından müslüman arkadaşlarımın ramazanda oruç tutmak zorunda kaldığını gördüm sonucu çıkar ki
Yine yanlış yerde yanlış meal .Cümle aynen okunduğu gibi.Yani,anlamayana:Farklı inançta olanlara baskı yapılmıyor.Nerden çıkarıyorsunuz?İsteseydim açık bir şekilde yazardım.Benim dolaylı yazmak gibi bir korkum hiç olmadı bugüne kadar.''

bölümündeki yani anlamayana diye başlayan ve FARKLI İNANÇTA OLANLARA BASKI YAPILMIYOR. Cümlenizi gene sizin deyiminizle 3. şahısların tefsirine fırsat bırakmadan anlatabilir misiniz ?

Çünkü ben FARKLI İNANÇLARDA OLANLARA BASKI YAPILMIYOR demek istedim cümlenizden AYNI İNANÇTA OLANLARA BASKI YAPILIYOR anlamını çıkarttım. Yani hristiyana başını ört demeyiz ama müslümanım diyen varsa deriz gibisinden.. Yanlış mı anladım ?

kgurleyen
05-02-2008, 16:45:21
Yargıtay Başkan Vekili Sayın Osman Şirin, Türkiyenin tüm hukukçularına...İktidar sahiplerine sesleniyor:

''Bir hukukçu sadece ülkesinin Anayasasının önünde eğilebilir...Anayasa dışı tüm girişimlere nereden gelirse gelsin karşı koyar...

İktidarlara yaranmaya tenezzül etmeden,her türlü makam ve çıkarı elinin tersiyle iterek sadece hukukun ve özgür vicdanının gereğini yapar...''


İşte gerçek bir hukuk adamı...Saygıyla selamlıyorum...

aysemebe
05-02-2008, 23:38:56
Özgürlük bildirisine destek veren öğretim üyelerinin sayısı 2 bin 836'ya çıktı

Üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması için AKP ve MHP tarafından hazırlanan yasa tasarısı yarın mecliste görüşülecek. Konuyla ilgili tartışmalar devam ederken öğretim üyeleri tarafından hazırlanan "Türbana Özgürlük Bildirisi"ne destek verenlerin sayısı da 2 bin 836'ya ulaştı.

Habertürk

marita
05-02-2008, 23:43:13
Çünkü ben FARKLI İNANÇLARDA OLANLARA BASKI YAPILMIYOR demek istedim cümlenizden AYNI İNANÇTA OLANLARA BASKI YAPILIYOR anlamını çıkarttım. Yani hristiyana başını ört demeyiz ama müslümanım diyen varsa deriz gibisinden.. Yanlış mı anladım ?

Sayın Tangör Evren,

Yanlış anlamışsınız.Sorduğunuz için teşekkür ederim.
Ben kendim başı kapalı olmadığımı daha önce ifade etmiştim(olsaydımda fikrim aynı olurdu).Dinimi seviyorum ve herşeyden üstündür benim için.
Ama bu şu anlama gelmez:başkaları dinini sevmiyor,başka dinden veya dinsiz olanlara saygı duymuyorum,yada her ifade ettiğim cümlenin aksini düşünenlere tahammül edemiyorum.Böyle bir durum yok.Yazmış olduğum hiçbir cümlenin altında tam tersi bir niyet veya ima olmadığından emin olabilirsiniz.Her türlü inanca saygılıyım anlamındadır

"Türban" konusunda tepki göstermemin sebebi,daha önce yazdığım gibi,dinimizin gereği kapanmanın suç gibi gösterilmesine karşıyım.Din değistirilemez,modernize edilemez.Ama dine uymak yada uymamak herkesin kendi fikri,kendi kararı.Sadece Allaha hesap verir.Kimse kimsenin zorla başını açtırma hakkına sahip olmadığı gibi,hiç kimsede zorla başkalarının başını kapattıramaz.Bu zaten dine aykırıdır.

Baş örtüsü konusunda "Türbanı" savunsamda,örtünmek için baskı yapıldığı taktirde bunun dine aykırı oluşunu savunurdum.
Belli bir yaştan sonra anne baba dahi baskı yapamazlar ve bu konuda kişinin kendi rızasına bırakılması gerektiğini dinimiz açıklamıştır.

marita
06-02-2008, 00:50:05
Eklemem gerektiğini düşündüm:

Yabancı bir ülkede insan farklı dış görünüş,kılık,kıyafet,inanç,ırk veya uyruğu yüzünden 2.nci,3.üncü sınıf insan muamelesi görmesi,zaman zaman üzücü ve ağır gelsede,anlayışla karşılayabiliyor,belki hak verip görmemezlikten gelebiliyor.
Çünkü yasalarla keşinleştirilmiş,insan haklarından mahrum edici açık bir eylem yok.

Kendi ülkesinde bir insanın aynı durumlara maruz kalması,üstelik kesin yasalarla hakları çivilenmiş,çok daha acı ve ağır .
Ajitasyon değil bizim vatanımızdaki manzaralar.İkiye bölümüş fikirler,anlaşma,uzlaşma yerine güç meselesi haline getirilmiş davalar.
Neyi paylaşmaya çalışıyorlarda paylaşamıyorlar?
Türkiye hepimizindir ve bölünemeyeceği gibi,sadece tek tarafın çıkarlarına hizmet etmeyecektir.

hilaldeniz
06-02-2008, 10:09:25
Dinci gazetelerin ortak sloganı

Özgürlük !!!

Ne özgürlüğü ?

Elin de bir pankart, kafasında kese kağıdı !!!

Bu bir özgürlük savaşçısı!!!

Pankarttaki yazıya bakın ?

Önemli olan kafaların içidir!!!!

Kafanın içi önemli ise kafanın dışı ile seni uğraştıran ne?

Kafanın dışı öyle için de ne olduğunu biz biliriz..

Komik olmaya başladılar..

Dinci gazeteler yazıyor,

Özgürlük karşıtları Ankara da toplandı...

Sordukları sorulara bakın

Laiklik çağdaş bir bağnazlıkmı ?

İnsan bir an soğuk kanlılığını yitirebilir.

Ama daha sakin olup yeniden bakınca insan kendi kendine soruyor

Bir gerçek bu kadar çarpıtılıp kavramlar nasıl yer değiştirebilir?

Neyin özgürlüğü?

ABD emperyalizmine karşı bir kavgamı veriyorsun?

Ülkenin bağımsızlığınımı savunuyorsun?

Özelleştirmeye karşı pankartmı açtın?

Kaz dağındaki altın çetesinemi karşısın?

İncirlik üssünemi gidiyorsun?...

Irak işgalinemi karşı çıkıyorsun?

Hayır hiç biri değil.

Kendilerine göre inançlarını temsil eden bir simgenin peşindeler.

Dinsel inançları yönünde bir rejim kurmanın adımlarını atıyorlar.

Tarikatların egemenliğinde bir İslam Cumhuriyeti istiyorlar.

Türkiye Laiktir Laik kalacak sloganına öfke duyuyorlar.

Kısacası Takkiye yapıyorlar. Kafanın dışı değil içi önemlidir gibi demogojik bir çarpıtmayı da ihmal etmiyorlar.

Aslında kendi söyledikleri ise ortadadır.

“Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip(lerin) karşısına aceleyle çıkılmamalı… Yoksa bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-ı memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar-3, sf. 40 fehttullah)

Yerle bir olmamak için epeydir acele ile değil adım adım hareket ediyorlar..

Sorunu bir özgürlük tartışmasına getirip tarihsel bir hesaplaşmanın içerisindeler. Bütün işleri güçleri dine dayalı bir yaşam tarzı.

Kendilerine din tüccarlarının vaad ettiği cennetin kapısına doğru yürüyorlar.

Ellerinde pankart kafalarında kese kağıdı.

Diyecek bir şey varmı? Yok.

Özgürsünüz.

Siz kendiniz için haklısınız.

Türkiye ise demokrasi ve bağımsızlık için kendi kavgasını verecek ve özgür olacaktır.

Söylenecek esas söz bunlara destek veren söz de aydın ve sol olduğunu söyleyenleredir.

Ali Nesin’den, Ufuk Uras’a, Ahmet Altan’a, kadar uzanan bir yelpaze.

Siz eğer tarihten bir ders çıkarmadıysanız?

Kapayın gözlerinizi karanlık sizin olsun.

commodore1tr
06-02-2008, 19:25:23
Sayın marita bu konuda ciddi bir yazı hazırlığındayım ama sanırım çok uzun olacak kitap gibi içinde de yok yok... Muhtemelen de Başlığı Şeriat Türban Kadın olacak daha karar vermedim. Ama içinde Kur'an ı Kerim den Peygamber hadislerine büyük din alimi kabul edilen kişilerin sözlerine yer vereceğimden uzun olacak.
Yazdıklarınızı dikkatle okuyorum kabul edip etmemek hiç önemli değil fikirlere daima saygı duyarım hele hele fikrini doğru düzgen kimseye sataşmadan hakaret etmeden açıklayanlara bu yüzden sizi okuyorum. Dikkat ederseniz bu foruma pek müdahil de olmuyorum fikrim benim açık ve net.
Ancak sizden bir iki konudaki düşüncelerinizi belirtmenizi isteyeceğim. Lütfedip yanıtlarsanız çok sevinirim.
1. Çok ciddi din bilginleri ilahiyatçılar bile örtünme Kur'an emri değil derken hatta bir islam ülkesinin Başbakanlığını yapmış ve maalesef şimdi katledilmiş Benazir Butto açıkça '' Kur'an da da dinimizde de örtünmeyi emreden bir esas yoktur'' derken niçin ısrarla bu örtünmeyi savunuyorsunuz ?
2. Özgürlükleri savunur görünme adına ''Kadını'' özgürlüğünden eden II. sınıf vatandaş yapan '' aman saçının bir teli görünürse erkek tahrik olur diye örttürülen'' ( Nasıl bir ruh halinde ki sapıtık erkekse saçtan tahrik olan) kadının hangi özgürlüğünden söz edilebilir ? Yani kadının saçını ''Türban''la örterek '' özgürlüğün ciddi bir ihlalini'' özgürlük olarak nasıl tanımlayabilirsiniz ?
3. Türban yada baş örtüsünün '' çene altından'' veya her meredense bağlanmasını sırf erkelerin olduğu bir yerde bir tek kadına sorulmadan kabul etmeleri aslında kadınların aşağılanması değil midir ?
4. Nasıl bir özgürlüktür ki kadının saçı örtülürse tamam oluyor ? Ya erkekte mess fes burka kipa isterse ? Kadın inancım çarşaf derse ne olacak ? Bu aslında çok kısmi göstermelik bir özgürlük şovu değil mi?
5. Daha 4-5 yaşında yamalı bohça gibi çarşafa sokulan türban taktırılan ufacık kız çocuğunun özgürlüğü hakkında ne düşünüyorsunuz ?
6. Peki özgürlük neden sadece üniversiteyle sınırlı ? Üniversiteyi bitiren kızlarımız ne olacak daha büyük sorun olmayacak mı? Ya Lisans üstü yapmak isterse ne olacak ? Bu kızlar '' Özgürlüklerini'' yaşamak için ölene kadar üniversite öğrencisi mi olacaklar ?
Şimdiden teşekkürler. Bende size yanıt vereceğim ama özel açacağım forumda...

Av.O.Murat Uçak
06-02-2008, 21:41:21
Tüm HUKUK.NET camiasına sormak istediğim tek soru var sizce hukukilik ve kanunilik aynı anlamda ve değerdemidir ?

Bir uygulamanın ya da değişikliğin pozitif kanunlara dayanması(kanunilik) onu meşru kılar mı?

marita
06-02-2008, 23:14:31
Sayın commodor1tr,
Sorularını memnuniyetle cevaplama çalışacağım elimden geldiğince.4/4 bilgi sahibi olduğumuda söyleyemem,hangi ilahiyatçı,din adamı neyi -nerde-neden-ne zaman ve nasıl söylemiş.Fakat sizin hazırlıklarınızı merak etmiyorda değilim. Fırsat buldukça kendimce araştırmada yapıyorum bu sıralar,ama daha çok türk siyaset ve tarihi ile ilgili.Eksik bilgilerle kafaların karışmasından yana değilim.
Sorularınıza gelince:
1)Örtünmenin dinin esaslarından olmadığını bildiren İlahiyatçıları henüz inceleyemedim (inceleyeceğim!). Burda dikkate alınması gereken bir husus var,o da bu kişilerin aldığı eğitim ve sürdürmekte olan görevleri.Yanlış anlaşılacağından eminim,ama demek istediğim ,devlet eğitimi ve kontrolü altında bulunan İlahiyatçılarımız,ne yazıkki dini "modernize"ederek beyanatlar vermekteler .Çoğu devlete bağlı ilahiyat fakültesinde prof yada dekanlık görevleri nedeniyle,anayasaya aykırı davranışları destekliyor görünmekten çekiniyor.Yada dinimizi aklı sıra evrimleştirebileceğini düşünerek,kendi fikirlerine göre yeni bir din icadına başvurmaktalar.(Yaşar Nuri Öztürk gibi;Zekeriya Beyaz 'a ne dersiniz:o ).
Benazir Bhutto'ya gelince ,araştırmış olmalıydınız.Bhutto Müslülümanlığı temsil edecek bir örnek değil.Her "müslüman ülke"nin yönetimi müslüman olacak diye bir kayde yok.Suriye'de müslüman ülkeler arasında ,ama ülkede hristiyan ve müslüman vatandaşlar huzur ve birlik içinde ,alevi bir devlet adamı tarafından yönetiliyor(DEMOKRASİ!).Bhutto'ya dönelim:Parkistanlı sinti ve şii babanın ve şii iran-kürt annenin kızı.Mademki dinimizi açıklamamı istediniz,o halde şiilik dinimizdeki 4 mezhebin dışındadır.Şii yada alevilik eleştirisi değil bunuda özellikle belirtmeliyim.Burda tartışılan "türban"a ve Kurana dair açıklama yetkisi yoktur Bhutto'nun.
2)-3)Kısa cevaplayacağım.Eğer tahrik ile ilgili cevap vermem gerekiyorsa,size-bize anlaşılmaz gelsede,var böyle ruh halinde kişiler(yalnız:bu tek sebeb değil).
Bu konuda soru ile cevap versem?-ll.sınıf olması için kadının kapatılması değil,isteyerek kapanan kadını açmak,hatta kadınları her fırsatta fazlasıyla açarak ,malzeme yapmak,alakasız ürünlerin reklam-promosyon-satışında cinsel obje haline getirmek,eğitiminden mahrum etmek,ekonomik ve sosyal arka planda tutmak,ve en önemlisi kadınları kadınlara karşı kışkırtarak,kenara geçerek ataerkil zihniyetle gülümsemek ,yeterli değilmi?
Özgürlüğü savunmak, kişilerin isteği doğrultusunda yapılıyor ise,anlam kazanır.Buda yine Özgürlük demektir.
Bakın,rahibelerinde dini gereği kapandığı bilinmekte.Hatta erkeklerin olmadığı ortamlarda dahi.Örn.Rahibe Theresa afrikadaki ,dertlerinden başka birşey düşünmeyen,erkekler farklı gözle bakacaklar diye mi başını açmamıştır?
Yada boynuna ait olduğu dini göstermek yada inancını sevdiği için hac takanlar;takmayanların "devlet elden gidiyor" tepkisine maruz kalıyorlarmı?Yoksa "takmayanlar bizden değil"mi demekteler?
İsrail'de kep takanlar,radikal erkekler lüleli saçlarla üniversitelerde yada herhangi bir yerde vatandaşları tarafından tepkilere maruz kalıyorlarmı?
4)Kadının örtünmesi dinen emredilmiştir.Ama çarşaf ve erkeklerde fes,cübbe....gibi bir mecburiyet yok.Tek belirtilen dar, vücudu saran giysi giyilmemesidir.Bu kadar.Zamana uyarak hoş,yani abes ve hor görülmeyecek şekilde.
5)Küçük kız çocuklarının "türban" takmasını onayladığımı söyleyemem.Öyle bir mecburiyet yok,ancak ergenlik çağına girmiş bir kız çocuğu için dinen var.Eğer kendi rızası ile başını kapatmak istemezse,zorlama yok.Dinimiz alında gösterildiği gibi korkulacak öcü birşey değil.Çok hoşgörülü.Dinini seven bir kişinin kendi iradesi ile kapanmasınıda kimse karışamaz.Kapanmayan dinini sevmiyor gibi anlaşılmasın;ısrarla bu şekilde yorumlamak isteyen olursa,yapacak birşey yok.
Söylenecek belki tek şey,çocuklarımızın din ve ahlak açısından güvensiz bir geleceğe(tüm dünyayı kastederek) doğru gittiğinden dolayı,endişe içinde veliler erken yaşta eğitimi kontrol etmeye yöneliyordur.Burda belirtmekte fayda görüyorum:müslüman olmayan vatandaşlarımızda aynı endişeler içindeler.
6)Artık bu konuların sakız şekli almaması için bir çözüm bulunmalı.Ülkemizin daha büyük sorunları varken.


Umarım şimdilik yeterli bir açıklama olmuştur.Ve umarım söylemek istediğimden farklı bir anlam çıkartılmaz.Bunlar kendi düşüncelerim.
Saygılar